7 Nisan 2014 Pazartesi

Gece yürüyüşü

 Gece yürüyüşüne çıktık... Gecede insanı en anlayan, insanın en ince yerini bilen bir şey var. En derin halini bilen bir şeyler. Seni şeffaf bir şekilde görüyor gibi gece, ay... Belki herkes evine çekilince insan ne kadar yalnız olduğuyla baş başa kalıyor ya ondandır. Üç kişi gezerken bile evrendeki yalnızlığına çekiliyor insan. Şarkı da söylesen böyle bu. Sevdiğinin elini de tutsan. Hüzünlü de olsa dünyada en sevdiğim hislerden biri bu yalnızlık hissi. Onun insana verdiği o dehşeti ve omuriliğinde hissettirdiği o titreşimi seviyorum...
Dünyanın yuvarlak olduğunu anlayınca yıldızlara, ayla aydınlanan bulutlara bakınca... Her şeyin geçiciliği fikri su serpti ama neden üzgünüm... Geçen yıl bir arkadaşıma bir derdimi anlatmıştım çok üzgündüm. Bunu pek yapmam. Haydi güzel şeyler konuşalım demişti... O arkadaşımı hiç unutmayacağım... Haydi güzel şeyler konuşamayacağı zamanları olur insanın. Güzel şeyler konuşamayacağını bile bile yanında herkes duramaz...
Hırkamın her bir incecik ilmeği arasından sızıp üşüten rüzgarda yürüdüm. Çevre evlerin bahçelerindeki ağaçlarda asılı ayrı ayrı seslerde rüzgar çanları... Ağaçların yeni yeni çıkmış yaprakları arasındaki hışırtılar. Kedilerin devirdikleri plastik kaplar, asfaltta uçuşan kağıdın sesi... Evlerin ortasındaki o geniş düzlük ve tam üzerine denk gelen ay, bulutlar, yıldızlar... Havada kiraz çiçeklerinin kokusu. Arada bir koşturuyor bizi Ayşe. Tuhaf şarkıları var, bazen hayatımız bir müzikal gibi. En sıradan cümleleri şarkı olarak söylüyor ve karşısında birer Gene Kelly olmamız lazım. Bence hayata karşı Gene Kelly olmak lazım. Yağmur mu yağıyor kapat şemsiyeni şarkını söyle yürü.
İdama giden insanlar, paylaşılamayan güçler... Dünyada kendimizi sorumlu saydığımız binlerce acının üstümüzdeki kokusu, ağırlığı... Sonra kaderin ve bunları bir gören olduğunun varlığı, sonra başka bir dünyanın...
 Başka bir dünyada sorulacak sorular var... Bilmiyorum bir haberi instagram hesabımızda paylaşmanın bile bir vebali bir ecri var mı... Belki de daha farklı şeyler için daha çok dualar etmeliyiz dedi Ahmet. Belki de aynı şeyleri yeniden yeniden istemeliyiz ta ki verilene kadar. Bunu da dedi.
Allah'tan başka anlayanın olmadığı bir yerde havada asılı kaldım. Mutlu, neşeli, ümitvar olamadığın zamanlarda insanların nasıl hızla uzaklaştıklarını ama uzaklaşmadan önce senin bir mutlu yaşam gurusu olmadığını anladıklarından nasıl da şaşırıp ne diyeceklerini bilemedikleri yerde kaldım. Hayır öyle olamazsın, sen de öyle dersen... dedi arkadaşım. Hayır, ben kendime seni örnek alıyordum... Senin enerjinle dolmak istiyordum...
Burası yalnız yapayalnız bir yer ama burası çok meyvesi olan bir yer. Burası aklımı kalbimi doğrultup bakıp karşımda yine bana kalan tek bir inanca tutunduğum yer. Burası partinin dağılıp herkesin evine gittiği o karmaşık mutfak. Ama buradan başlıyor insan temizlemeye. Buradan başlıyor insan dağınıklığı toplarken o günü değerlendirmeye. Dağılmadan toplayamıyorsun. İşin kuralı bu.
Nohut Oda Bakla Sofa diye bir çocuk kitabı var bilir misiniz? Bir kadına evi çok dar gelir. Gider bir bilgeye danışır. Evim çok dar ne yapsam? O da der ki, evine bir tavuk al. Alır ama daha dar gelir. Yine gider. Bu sefer bilge der ki bir koyun al, inek al... Böyle böyle eve çeşitli hayvanları doldurur. Hareket edecek yer kalmayınca kadın, bilgeye yine gider ve bilge bu sefer der ki: şimdi hepsini evden çıkar. Kadın, hayvanları evden çıkarınca ortalık bir ferahlar bir ferahlar ki kadına evi yayla gibi gelir.
Sıkıntı olmadan ferahlığın değerini anlayamıyor ya insan, öyle. Dağılacak ki toplayacaksın. Aşınacak ki tamir edeceksin. Kopacak ki bağlayacaksın. Ağlayacaksın ki güleceksin... Yapayalnız kalacaksın ki çoğalacaksın, içinin meyvelerini bulacaksın. Bu böyle gider...

Chopin: Nocturne No. 20 in C-sharp minor, Op... 

26 Mart 2014 Çarşamba

Babam, müzik, matematik

Yokuşu çıkmadan arabayı kenara çekişin geldi aklıma. Abidinpaşa'da vitrini arabesk şarkıcıların posterleriyle dolu o küçük dükkana "burada yoktur ya bi bakayım" diye girip elimde Teoman'ın ilk kasetiyle çıkıp gelişimi bekleyişin kapıda. İçimdeki geçici çocuk hevesleri ve aciliyetleri öldürmezdin. Dünyanın en önemli şeyinin Teoman kaseti almak olduğu o yaşıma senin çocuk kalbin eşlik ediyordu... Sevdiğim şeyleri niye sevdiğimi bilmeden anlamak zorunda da olmadan yollar açardın ki onlara ulaşayım... İnsan sana tuhaf hayallerini anlatabilirdi. İnsan saçmalayabilirdi. Hem de saçmaladığını hiç hissetmeden. Şimdi anlıyorum bunu. Ruhun nasıl da çocuk gibiymiş. Nasıl da saf, şeffaf...
Hayatımızın direksiyonunu tutan ellerin. Ellerini çok severdim. Sen beni çok iyi anlardın. Konuşmasan da bilirdim. Ben konuşmasam da bilirdin. Konuşmadan bilmeyi senden öğrenmiştim ama unutmuşum. Yıllardır kendimi konuşarak anlamaya ve anlaşılır kılmaya çalışıyorum. Sonra bir yaşım geldi. Sonra konuşmasız bir yaşım geldi... O yaşın ortasında sadece sessizlikte bile duymanın nasıl bir şey olduğunu anladım.
Dizine yatardım. Dizinde güvendeydi dünya. İnsan birilerine dünyanın iyi bir yer olduğunu hissettirmeli bunu da senden öğrendim...
Uzaktan incelerdin beni gençliğim başlarken, vahşi bir hayvanın huyunu suyunu kitaplardan öğrenir gibi. Hakkımda araştırmalar yapardın. Genç kızlar neler düşünür, onlarla nasıl konuşmak lazımdır? Gidip başkalarına sorardın önce. Sonra da sessizce dururdun gençliğimin ortasında sakin bir krater gölü gibi. Sessizce oturulacak zamanları hissetmeyi senden öğrendim.
Müzik severdin. Seninle müziğimiz hep vardı. Hiç olmayacak yerlerden bulunmayacak kasetleri bulurduk. Birbirimize kaset hediye ederdik, içlerine bir şeyler yazarak. Seninle yanımızda taşıdığımız küçük bir radyomuz vardı. Sabah çantama koyardım onu. New Kids On the Block çalan bir sabah hatırlıyorum köyde okul yolunda. Bomboş toprak yolda çimenlerde dans ederek yürümüştük beraber. Hayatın şarkısına dans etmeyi senden öğrendim.
Sana anlatmak güzeldi. Sana ağlamak güzeldi. Çarpık bacaklarımla dalga geçtiklerinde, fizikten matematikten kimyadan bir aldığımda orada olurdun. Bunlara üzülme. Bunlara üzülme. Bir çaresine bakılır her şeyin. Bir çaresine bakardık. Bir çaresine bakmayı senden öğrendim. Çaresine bakılamayan zamanlarda, ağlamış gözleri silip yüzünü yıkamayı senden öğrendim. Zayıf düşme ve güçsüz kalabilme hakkım olduğunu da senden öğrendim. Yalnız olmadığımı senden öğrendim. Allah'ın olduğunu, beni gördüğünü, koruduğunu...
Üzülürdün haberlere, yoksullara, çaresizlere. Kalkıp fakir çocuklara matematik anlatmaya giderdin. Bildiğini bedava dağıtışın ne güzeldi... Matematiği anlamamak ne güzelmiş meğer seninle uzun saatler geçirmek demekmiş... Allah bizi o masada benim matematik karşısındaki çaresizliğimi önüme koyup saatlerce oturtunca tanımıştım belki de seni. Sabrını, sevgini öyle anladım belki de...
Kafana taktığın şeylerle başını ağrıtırdın. Bazı günler yatardın göz ağrısından... Üzgün şarkılarda ağlardın. Çizgi film izlerken kahkahalarla gülerdin. Erkeklerin nasıl olması gerektiğini anlatan bir el kitabın yoktu. Nasıl olacağıma dair bir kanuna uymamayı senden öğrendim.
Çocuklar sana bayılırdı. Her çocuğu kendine çeken doğal bir komikliğin vardı. Bir mıknatıs gibiydin, senin yanından ayrılamazdım. Öğrenecek ne kadar çok şeyim vardı. Kampa giden bir adamdın, senden macera dolu çocukluğunu dinlerdim. Çocukluğunun baş rolünde sen oynamazdın hep amcam oynardı. Sen o akıllı ağırbaşlı çocuktun. Tıpkı benim çocukken çok büyük, şimdiyse çok çocuk olmam gibi sen de büyüdükçe çocuk olanlardandın. Matematiği severdin. Matematiği bir meyve gibi doğal... Matematiği içinden gelen bir hediye gibi verişin. Anlamazdım ama matematik senin mavi dolmakaleminle ve harika yazınla yazılmış defterler, formüller, ders planları demekti. Matematik senin oyunun. Zor soruların olurdu elinde, günlerce kafana takıp çözemediğin, peşine düştüğün ve bulunca yorgun düşmüş çocuklar gibi rahat bir uyku uyuduğun. Kendime çözünce sevinecek sorular bulmayı senden öğrendim.
Kocaman adamlar, kadınlar bile çocuktu senin gözünde. "Çocuğa yazık" derdin. Hep bir çocuğun olurdu hakkında endişelendiğin. Nasıl da herkesin abisiydin, babasıydın. Nasıl da hep büyük olmayı başarıyordun ki her toplulukta...
Seni kaybetme ihtimaline karşı bazı geceler yatağımda ağlardım. Ya bir gün giderse diye. Gittin de. Birileri birilerini kaybetti, gördüm. İnsanlar ne zaman birilerini kaybetse dönüp dönüp sana tekrar el salladım. Bir gün kavuşuruz belki. O zaman konuşuruz her şeyi. Belki gülümseriz sarılırız susarız... Bilmiyorum. Hala eksiksin. Cennetlerde bahçelerde sevinçle buluşup sana bunları ve her şeyi anlatmak umudum...

21 Mart 2014 Cuma

kara gözlüm kapkara saçlım. sana şimdi bir dağ gibi kocaman bir sarılmak lazım. sana şimdi yumuşacık bir yatak bir battaniye ve gözyaşının gömülüp kalacağı kendi kendine zamanla kuruyacağı kocaman yumuşak bir yastık olmak... seni şimdi acının içinden alıp kaçırmak...
kaç kere göz göze gelip kim bilir, biz bile bilmeyiz, nelere uzun uzun gülmüşüz seninle. o uzun gülmelerin ardında hiç konuşmadığımız komiklikler, bir şeyler... şimdi seni bir sonraki görüşümde yine bakacağız birbirimize ve kimbilir nasıl ağlayacağız. ağlamaktan korkuyorum. ağlayıp duramamaktan çok korkuyorum...
şu an ve kim bilir daha kaç ay daha ağlamak senin... ağlamak nerede bitecek gülmek nerede başlayacak bilemiyorum... ama güldüğün günler de olacak.
daha iyi bir yerlere varmıştır annen şimdi. bir gün kavuşacağız bunları düşün. aklına güzel şeyler gelmez insanın ama o ağrıyan boşluğa elini her koyduğunda oranın muhteşem bir ışıkla dolduğunu ve güzel günlerin seni ve onu beklediğini düşün. hayatı oyun ve eğlence sanışımız, hep sağlık hep esenlik sanışımız yaratanın bize bir hayata devam hediyesi. unutmasaydık gidemezdik hayatın içine. unutarak avunuyoruz mahzun bakışlı güzel kızım.
neden onca insan içinde neden bir ben böyle acı içindeyim dersen hepimizi kaybedecek bir gün birileri, biz hepimiz kaybedeceğiz birilerini. sadece unutarak yaşıyoruz diye neşemiz...
sırasını beklerken oyalananlar gibi sağa sola bakıp oyuncak oynuyoruz... o kadar.
azalacak bir gün. seveceksin. sevileceksin. ağrının yerini bir uyuşukluk, acının yerini hafif bir boşluk, sonra güzel anılar, güleryüzlü hallerin hayali alacak. yavaş yavaş geçecek. bir gün ağlayarak uyanmayacaksın. bir gün onun yanına kaçıp gitmek istemeyeceksin. bir gün hayat kaldığı yerden devam edecek...
kimsenin oturup kimsenin acısını çekemiyor olması ne tuhaf... Allah yanında olsun, yardımcın olsun. Elini hiç bırakmasın.

17 Mart 2014 Pazartesi

sevmek



aşk. insan en çok sevip sevildiğinde büyüyor. aşk insanın huyunu suyunu bilen bahçıvan gibi gelip o bahçeye yerleşince ve dikkatli gözlerle bakınca, özenli gözlerle ve seven gözlerle, insan çiçekler gibi...
sevmek benimsemek güvenmek, ne uzun yollar... bir gün geliyor bir saniyede aşılıyor. insan ağlayarak dokunur mu, insan kendini bir gül gibi açmış hisseder mi... can yücel geliyor çokça aklıma. ağlaması, karısının yanında...
aşk insanın içindeki insanları ve hayatları ve tüm olmamış rüyaları çıkarıp yıllar sonra bile olsa kanında deli kanlar akıtıyor. insan kocaman bir deryaymış yalnız yaradan görüyor içimizde ne canlılar ne mercanlar ne kayalıklar var daha o denizlerin içinde...
en olmayan yerlerimizi bir şifalı dil gibi yalıyor aşk. aynı ponyo'nun susuke'nin yarasını yalayıp iyileştirmesi gibi bir büyüsü var. insanlar olmadan hızırlarımız olmazdı insanlar olmadan şifalarımız olmazdı...
bugün bir röportaj okudum. ferzan özpetek, birini teselli etmek için demiş ki en önemli şey sağlık. o da demiş ki, hiç de değil, en önemli şey dayanışma... böyle. sırtını dayayabileceği yaradanı var insanın önce. ama sonra insanları olmalı herkesin. ve insanın aşık olduğu bir kişisi... ve insanın aşık oldukça ürettiği emek verdiği bir şeyi... sevgiyle iyileşmeyen bir insana hiç rastlamadım henüz. yeter mi sevgimiz, oraya yetiştirebilir miyiz, o var. çünkü bazılarını sevemiyoruz. ama bir sevdik mi, bir sevdik mi dünya bir bahar tacı olup başımıza konuyor. kayısı ağacının dalları gibi neşeli, tomurcuklu bir şey sevmek. insan sevmeli. insan sevdikçe insanlaşıyor. insan paradan puldan yanlıştan kötü yoldan sevdikçe hem edebiyle layıkıyla sevdikçe uzaklaşıyor. kendini aşan, her şeyi aşan haddini bilmeyen sevgiler gün geliyor duruluyor ve karşısında sakin bir denizin güvenli berraklığı gibi çağırıyor. bende yüzebilirsin. bende yolculuk edebilirsin.
insan eşini dostunu çocuğunu dosdoğru, yaradanı unutmadan ve bir gün er geç ondan ayrılacağı fikriyle gelen hafif hüzünlü bir mutlulukla sevdiğinde dahası bir de güzelce sevildiğini hissettiğinde, insana haydi yürü haydi başar haydi gülümse denmiş gibi nasıl da güvenle ve huzurla kapatıp kapısını gidebiliyor gideceği yerlere. seveceğimiz birilerimiz olmalı. seven daha çok koşar, seven daha genç daha sağlıklı daha olgun olur, sevmeyi sevilmeye kurban etmemeli. sevmek kendini aşıp cömert olmayı öğretir, sevmek yaradanın ne çok şeyi affettiğini hatırlatır, sevmek nasıl olup da yorulmamaktır, sevmek dikkatli olmak özenli olmaktır, insan sevince tekamül ediyor. sevilince dünya apayrı güzelleşiyor, o zaman sırtı yere gelmeyecekmiş gibi boynu dik ve alnı açık yürümeyi öğreniyor belki ama sevmek. sevmek apayrı. sevmek kırılmalara kendini açmak olduğu kadar muhteşem mutlu anlara da açmak kendini. sevenin sevdiğine duyduğu güven sapasağlam dağlar taşlar gibi... herkes hayatında bir kere güvenmeli birine tüm varlığını teslim eder gibi. kendini ıpılık berrak bir denize bırakır gibi tüm ağırlığı tüm varlığıyla bırakmalı en az bir kere... insanın bir evi olmalı. insanın evim dediği bir yeri olmalı. veya yanında evi gibi hissettiği insanları... üstünde dönüp durduğumuz gezegende bir yuvamız olmalı koşup gidip nefes alacağımız... bir sohbeti, bir sesi, bir kokuyu duymak iyi gelmeli her insana... insan bir kişiyi şöyle dağlar gibi ormanlar gibi kocaman sevebiliyorsa ümit var, pek çok kişiyi de sevebilir, sanırım yürek böyle bir şey, o zaman dünya daha güzel olduğu gibi öte dünyası da daha güzel olur belki...

5 Mart 2014 Çarşamba

Hayal Atölyesi

Hayatta en sevdiğim şeylerden biri birinin hayallerini dinlemek ve onları gerçekleştirdiğine tanıklık etmek. Sanırım en çok böyle şeyler konuşmayı seviyorum. Biri bir hayalini anlattığında onunla oturup pasta süsler gibi bazen ufak ayrıntılar ve bazen abartılar eklemeyi seviyorum. İnsanların yüzlerindeki hayal gülüşünü ve masumiyetini seviyorum. Hayal kuran herkes biraz çocuk gibi...
Hayal kurmak ve gerçekleştirmekten daha cazip belki de daha zahmetsiz buluyorum bunu. Proje dinlemeyi seviyorum, bu bir hobi diyelim.
Ama tabi benim de bir kaç hayalim var. Bir tanesi Amerika'da merak ettiğim bir kaç yer var oraları gezmek. 
Bir tanesi de ne olduğunu tek bir kelimeyle anlatamayacağım bir yer açmak. Öyle bir yer ki şöyle bir yer:

Soluklanacak bir yer, dünyadan kaçıp sığınacak bir yer
Gençler var
Gözleri parlayan yetişkinler, farklı renkler var
Edebiyat var, mesela bir dergi çıkarıyoruz, işin başına Büşra'yı getirdim. Serenay'ı da bu departmana atardım ama o psikolojik danışmanımız olacak.
Müzik var, mesela bir prova/kayıt odası bile var. 
Hakan çocuklara müzik öğretiyor. 
Sanat var, mesela Sinem orada keçe atölyesi yapıyor
Beraber üretiyoruz
Mesela Nuran Kansu çocuklara, gençlere doğadan dersler anlatıyor
Bir bahçemiz var
Ağaçların altında sofralar kuruyor ve beraber pişirdiklerimizi koyuyoruz. Sonra çay içerken hayattan, ölümden, sevmekten, hayallerden konuşuyoruz.
Paylaştığımız üzüntülerle sevinçlerle birbirimize ikinci bir aile oluyoruz.
Gelenler arkadaşlarını, çocuklarını getiriyor, biri toprağı anlatıyor, biri reçel yapmayı öğretiyor, biri turşu kurmayı, biri resim yapmayı...

Yıllar geçtikçe kafamda netleşiyor bu. Anne Cafe blogunu açarken anneler için cidden ayrı bir cafe olması gerektiğine inanıyordum. Orada anneler doğum sonrası depresyonlarını masaya yatıracak, konuşacak, birbirinin omzunda ağlayacaktı ve humana still tee ve ısırgan çayı içeceklerdi. O sırada müthiş sevgi dolu ablalar çocuklarla ilgileniyor olacaktı.
 Şimdi hayallerim büyüdü serpildi. Sadece anneler değil, çocuklar, gençler, büyükler... Ama birbirini anlamak ve anlaşılmak için, yalnız olmadığını hissetmek için gelecekleri, çalacakları bir kapı. Açık bir kapı. Huzur bulacakları bir yer. Ağlayacakları, gülecekleri, sanatla uğraşacakları, üretecekleri, ürettiklerine seyirci bulabilecekleri, sevildiklerini, hayatta bir anlamları olduğunu hissettikleri, içlerindeki renklerin kutlandığı bir yer. Cesaretle ayağa kalkabildikleri, sözlerini söyleyebildikleri, ellerinden gelenin, sadece dışarıda, işlerinde okullarında evlerinde yaptıkları olmadığını, çok farklı şeyler yapabildiklerini gösterebildikleri bir yer. 

Bu hayalimi şimdilik evde çok ama çok ufak ölçekte yapmaya başladığımı hissediyorum bir süredir. Bazen öğrencilerim geliyor. Onlarla oturduğum sofraları bambaşka bir sevinçle hazırlıyorum. Evin her yerine dağılışlarını seviyorum, bahçede oturanlar, salonda oturanlar, bir yerde müzik bir yerde ayrı bir sohbet, bahçede kestane yapanlar, mutfakta bulaşıkları dizenler (çok cazip bu inanın:) ve evimize getirdikleri bol neşe. Evde bir şeylerin yerlerini bilen insanların olması öyle güzel ki... Ayşe'nin onlar arasında büyümesi, farklı renkler, yüzler tanıması, hep dinamik, hep söyleyecek iyi bir şeyleri olan insanlar görmesi beni mutlu ediyor. Aşağıdaki şarkıyı, bu toplantıların birinde söylemiştik. Kışın toplanıp bize geldiklerinde cep telefonuyla aldığımız bir ses kaydı bu. Ben de vokal yapıyorum :) Şarkının sonunda ise Ayşe var küçücük. 
Hakan benim öğrencim. Onu size bir ara uzun uzun anlatmam lazım.  

Böylece ben Ahmet ve Ayşe'den oluşan minik ailemiz büyüyor... 
Bakalım hayallerimdeki yer bir gün gerçek olur mu?