28 Ekim 2014 Salı

Periler Neredesiniz?


Geçen gün, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okuyan bir öğrencim dedi ki “sanırım hayallerimi kaybediyorum, çizemiyorum." Hayallerimizi okula yazdırınca bazen boğulur ve kaçarlar.  Şevkimizi kıran nedir? Enerjimizi ne emiyor? Biri utandırıyor mu bizi? Ne haddime diye mi düşünüyoruz? Yoksa ruhumuzu mu beslemiyoruz? Az mı okuyoruz? Çok mu yalnızız yoksa çok mu kalabalığın içindeyiz? Rutinlerimiz olması, üretmek için çok gerekli diyorlar. Ama hiçbir şeyin değişmediği bir hayattan bahsetmiyorlardır herhalde.

Suyun, iyi etkisi olduğuna inanıyorum. Aklına iyi bir fikir gelmesini isteyen insan yüzsün, yağmurda gezsin, duş alsın mesela. İşe yarıyor. Temizlik yapmanın, ortamı düzenlemenin, fiziksel olarak yorulmanın da iyi geldiğini biliyorum. Haruki Murakami’nin bir kitabı var ya, Koşmasaydım Yazamazdım. Zihinsel aktiviteler fiziksel olanlarla el ele gidince daha kolay akıyor işler. Ben yürümeyi çok severim. Hatta bazı yazıları müzik dinleyip yürürken yazıyorum. Hayatta bazı noktaları anlamak için de yürümek önemli gibi geliyor hep. Yürürken bazı sorunlara çözüm bulduğum çok oldu mesela.

Temiz hava, ağaçlar ve yeşillik görmek iyi geliyor, biliyoruz. Yeni bir yere gitmek öyle. Kitapçıda gezmek. Derinliği olan bir film izlemek. Özel bir vakit ayırıp sadece dua etmek. Bir de Allah’ın katında her şeyden bol bol olduğuna inanmak. İstediğimiz her ne ise, onun stoğu sınırlı değil. Başkasının iyi bir şey üretmesi veya kazancının bol olması, bizim üretmemize ve kazanmamıza engel değil.
Hep insanlarla ilgileniyorsak biraz kendimizle ilgilenmek. Hep kendimizle ilgileniyorsak dışarıya el uzatmak. Ufak farklılıklar yapmak bile insanı iyileştirebilir.

Bir de bir işe devam etmek. İstikrar. Mesela bir şey çizemiyor musunuz? İşin başına geçin karalamaya başlayın, diyorlar. Yazamıyor musunuz? Oturun üç sayfa hiç durmadan, aklınıza ne geliyorsa yazın. Saçma sapan da olsa yazmaya devam edin. Bu, içinizde yüzleşmek istemediğiniz şeyleri keşfetmenizi sağlayacak, işinize gelmeyecek şeyler de ortaya çıkacak ama çok güzel şeyler de çıkacak. The Artist’s Way diye bir kitapta okumuştum.

Hayatlarımızın tasarlanışında hep bir devinim, sürpriz oyuncular, konuk sanatçılar olmuyor mu? Bakarsınız televizyonda gördüğünüz birinden gelir ilham. Sabırla beklemeye çok inanıyorum. Şikayet etmek yerine kalkıp kendi başının çaresine bakmaya da çok inanıyorum.

İnsan bazen tıkanır, kalır. Bazen bir şey üretemez, sadece yaşar. O yaşanan yerler, manzaralar, kulağımıza değen müzik, hayatımıza katılan insanlar, her biri bize yeni bir şeyler getiriyor. Bir gün tuvalinizin başına geçersiniz ve bir bakmışsınız o günlerden bir şeyler resmediyorsunuz. Bir gün içinizden bir şarkı yükselir, bir bakmışsınız o günleri söylüyorsunuz. Her şey birikir ve bir çoğu da bir işe yarar.


Kübra Ankara’lı oldu. Kentparkta buluştuk, oturup çay içtik bugün. Sonra Arkadaş’ta dolaşıp kitaplar karıştırdık. Bazen en iyi bildiğimiz, en sevdiğimiz, bize en heyecan veren işin yanı başında perilerimiz bizi bekler. Bugün çokça ilham ve sevdiğimiz işlerden konuştuk. Çok güzeldi sohbet, hafifletici, rahat, canlı… Uzun zaman olmuş bir yere gitmeyeli, böyle sıcak sohbet etmeyeli. Ne iyi geldi.

26 Ekim 2014 Pazar

Kitaplar, Rüyalar, Yeni Sayfalar




Eline aldığı bir kitabı uzun süredir bitirememiş olan herkes yeni bir sayfaya geçmek ister. "İlerleyemedim bir türlü," der. "Gitmiyor. Vadettiğini vermedi." Yine de gözünün önünden ayırmaz; "bari metroda okurum" der çantasında gezdirir. Sonra işler çok yoğundur veya kapı çalmış, çocuklar eve dönmüş, yemeğin altını söndürmek gerekmiş, biri aramış, derken o sayfa, bir ayraçla veya kıvrılmış kulağıyla sehpanın kenarında beklemiştir. Geçen günler sarartır mı sayfaları, eskitir mi? Geçen günler, bize asıl hikayeyi unutturabilir mi? Bana çoğunlukla unutturur. Böyle olacağını bilirim. O yüzden önemli satırların altını çizerim. Uzun bir aradan sonra devam etmek gerektiğinde önemli yerlerin beni orada bekliyor olması bana teselli verir. Ufak tefek şeylerle oyalanır insan, zaman geçer, yeni sayfaya geçilemez. O ufak tefek sandığımız şeyler bazen kocaman şeylere dönüşerek insanı kendine getirir. Gidip o kitaba devam etmemiz gerektiğini hatırlatır. Zamanı gelmiş. Bazen de kitap kaybolmuş olur. Kitabın kaybolmasıyla, hikaye kaybolmaz gerçi ancak bunun da belki bir anlamı vardır. Bazen bir kitabı okumak için sadece bir şans verilir bize. Böyle olmamasını umarak yaşarız. Ömrümüzün daha uzun olacağını.

Geçen zaman, çoğu şeyi umduğumuzdan daha iyi yapar aslında. Çünkü sayfayla aramıza ha bire girip duran işler ve elimizde olmayan çıkıp gitmeler, sayfaya her defasında daha başka biri olarak dönmemize yardım eder. Başka biri olmak her zaman, daha iyi biri olmak anlamına gelmese bile. Yine de bir kitabı layıkıyla okuyabilmek için bazen onu uzunca bir süre okumamak, okuyamamak gerekebilir. Yeni bir sayfayı hak edene kadar bazen gidip patates soymak gerekebilir. Düşününce, yemeğin altını söndürüp döndüğümüzde bile 1 dakika daha ihtiyarlamışızdır. Belki bir şey hatırlayıp gülümsemiş, belki radyoda yeni bir şarkıya denk gelmişizdir. Geçen zamanın, ömürden geçtiği doğrudur ama geçerken olgunlaştırabildiği, serinlettiği, iyileştirdiği de olmaz mı? İdrak etmesi beklenen veya fazla heyecan duyan her insana “zamana bırak” derler. Zamana bırakılan şeyler aynı kalmaz. Zamana bırakılmayanlar bile kalmıyor ki.

Kitaplar bazen rüyalara benzer. Yataktan kalkmadan önce bir süre tavana dalıp gitmek gerektirir. Hayır olsun. Bu rüyayla bir şey yapmak mümkün mü? Rüyayla amel edilmez demişler. Herhangi bir insanın yazdığı bir kitapla da öyle. Ancak bir rüya gibi bir kitap da insana başka bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatıp uçar gider. Elle tutulmaz, gözle görülmez bir dünya... Okuduğunun dünyasında bir süre yaşar gider insan. İyi kitaplar, kapakları kapatıldıktan sonra bile o dünyayı çantamıza sığdıranlardır belki de. İyi kitaplar, ilham veren, mümkün dünyayı genişleten, gözümüzün önündeki perdeleri kenarlardan ufak ufak çekiştirip içeriye ışığı sızdıranlardır belki de. 

Peki kitabına devam eden insan yeni sayfalarda eski sayfaların benzerini mi bulacak yoksa rüyasının katmanları açılıp bambaşka bir şeye mi dönüşecek? Belki de okuduğu kadarının, okuyacaklarına dair hiçbir fikir vermediğini fark edecek. Belki eski bir kitap olacak okuduğumuz. Sadece bir zamanlar bizi umutla dolduran o altı çizili satırları yeniden okuyunca canlanacak dünya ve bu da yetecek hikayemizi hatırlamak için. Belki de yeni bir kitap okuyacağız. Hikayemizi tamamlamak için yepyeni bir kitap daha. "Her kitap aslında tek bir kitabı anlamak içindir" derler. Belki de yarıda bıraktığımız aslında tek bir kitaptır her seferinde. Her seferinde daha arayarak dönelim diye yeni sayfamıza.

24 Ekim 2014 Cuma

Buena Vista Social Club



19-20 yaşlarımdaydım. Evde ders çalışıp bir yandan da radyo dinliyordum. Trt 3 olmalı. Ders çalışırken bazen dinlerdim. İşte onlarla o zaman tanıştım. Radyoda ilk duyduğum şarkılarını hatırlamıyorum. "Pamuk tarlalarında işçilerin söylediği şarkılardan esinlenerek bestelenmiş" diye anons etmişti spiker. Sonra, Buena Vista Social Club'tan seçtiği diğer şarkıları dinleyerek devam edeceğimizi söyleyince tüm programı bir kasete kaydetmeye başlayacak kadar sevmiştim o şarkıyı. Elbette en bilinen, en sevilen şarkıları Chan Chan'dır. Yıllardır, ilk duyduğumdaki sevgiyle hiç usanmadan sevdiğim başka bir şarkı olmadı. Chan Chan'ın sözleri öyle anlamlı değildi de ama hoş bir hissi vardı. Hepsi eski bir şeyi anlatan şarkılardı. Çok eski zamanları. İnsanların daha yoksul, daha çalışkan, daha iyi olduğu zamanları.

Onları sevdiren, efsane yapan nedir? Belgesellerini ve konser görüntülerini izleyen biri, özenle ve sevgi katılarak yapılan duygu yüklü bir müziğin yanı sıra  müziği de, sanatçıyı da geride bırakan bir zarafet, diğerkamlık ve naiflik görür. Birini alkışladığınızda o alkış hep seker ve başkasına iletilir. Birine çiçek hediye ettiğinizde o çiçeğin mutlaka yeni bir sahibi olur. Orlando bası güzel çaldığı için Ruben piyanosunu daha güzel çalmış, Ruben öyle yaptığı için Omara güzel söylemiş gibidir. Bunu ilk kimin başlattığını bilemezsiniz.

Birbirlerine bakışlarından gözlerinden anlarsınız, sadece ortaklık yoktur aralarında. Bir orkestranın üyesi olmak bir arada tutmuyordur da sanki, birbirlerine muhabbet besliyorlardır. Yaşlı olmakla da ilgili olabilir mi? İnsan yaşlandıkça neyin kıymetli olduğunu daha iyi anlıyordur belki de.

Grupta her birinin ayrı ayrı solosu vardır. O kişi trompet de çalsa marakas da çalsa solosu vardır. Grubun bel kemiğini oluşturan tek bir kişi yok gibidir. Biri olmazsa grup eksik kalacaktır ama dağılmayacaktır da. Piyanist Ruben Gonzales veda ettiğinde bir başka piyanist gelecektir. (Bu arada grubun yeni piyanisti, sanırım adı Ramos, çok iyiydi.) Compay Segundo gittiğinde bir başkasıyla devam edecektir grup. Bir grupta çalıyor gibi değil imece usülü bir iş yapıyor gibidirler. Albüm kaydediyor gibi değil, birinin ev taşımasına yardım ediyor gibidirler. 

Gidenleri özleten şey sanırım enstrümanlarını çok iyi çalıyor olmaları değil sadece. Dün akşamki solistlerin seslerindeki yumuşaklık, renk ve güç İbrahim Ferrer'in sesine benziyordu. Hatta çok ufak bir çabayla aynı sesi çıkarabilirler gibi geldi. Ama İbrahim Ferrer'i özleten, sadece sesi mi? İbrahim Ferrer'in gözlerindeki hüzün, duruşundaki tevazu, insanları seven sıcaklığı, yakınlığı. Havana'ya giden insanların, onun evini müze gibi ziyaret ettiklerini biliyor muydunuz? Kapısını hayranlarına açıp onları ağırladığını, sohbet ettiğini? Ve bu adamın, müzisyenlikten para kazanamadığı için ayakkabı boyadığını? İnsan, sesini kullanmayı, enstrüman çalmayı öğrenebilir. Ama star olmamayı nasıl başaracağını, onu nasıl öğrenir? O çok uzun bir yol. Bu gruptaki herkes birer yıldız ama hiç biri yıldız gibi davranmıyor. Güzel ahlak. İncelik. Sevimli yapıyor insanı. 

Konserde koruma görevlileri yok. Sahneyi kimse korumuyor. Kimsenin taşkınlık yapmayacağından emin herkes. Çıkışta minibüslerine binerlerken onları bekleyen 6 kişilik genç bir hayran grubundan başka kimse onları rahatsız etmiyor, kimse çığlık atmıyor. Efsaneler, tıpkı yaşadıkları gibi zarif, gösterişsiz, gürültü patırtısız uğurlanıyor. Tüyleri diken diken eden bir duygu yayıyorlar ama şaşaalı da değiller. Taşkın olanlar çevrelerinde de taşkınlık uyandırıyor diye düşünüyorum bir an, tüm o "efsaneler"i düşününce. 

Efendilikleri, esprileri, ufak sevimli, gülümseten sahne şovlarıyla, harikalardı. Çok şey eksikti. İbrahim Ferrer'siz, Compay Segundo'suz bir Buena Vista Social Club nasıl olursa öyle hüzünlü. Yarattıkları eksiklikle bile konseri onlar verdiler aslında. O hüzün, bunun son turneleri olması, onları ne kadar sevdiğimi bir kez daha anlattı. Konserin açılışında piyanistin, üzerine vuran o tek spot ışığı ve nefesini tutmuş bir seyirci eşliğinde çaldığı parça ve perdede geçen Ruben Gonzales görüntülerinde tabi ki yine ağladım biraz. Her şey geçiyor. Gençlik geçiyor. Bu harika insanlar, tanıdığımız, bildiğimiz diğer güzellikler, her şeyin bir sonu var. Bir ömrü güzel yapan, sadece iyi çalmak iyi söylemek iyi yazmak değil... Güzel yaşamak, güzel durmak, güzel ahlaklı olmak. Onlar minibüslerine yerleşirlerken baktım. Dinlettikleri bu güzel müzik, içimde canlandırdıkları, hatırlattıkları her şey için onları sessizce selamladım. Hayatımda ilk kez bir konserden huzur ve selametle ayrıldığımı hissettim. İnsan konser için de şükreder mi, bu konseri izleyebildiğim için şükrettim.

Bu sabah Ankara'da yağmur var. Bu çiçekler de sizin için :

21 Ekim 2014 Salı

Prensesler de eşofman giyer mi?




Ayşe 4 yıllık hayatında önemli kafa karışıklıklarından birini, kreşte bir arkadaşı ona prenseslerin de eşofman giyebileceğini söylediğinde yaşadı. Defne böyle böyle diyor? diye geldi. Verdiğim cevaba inanmadı. Bir daha sordu. Belki cevap değişirdi. "Bence de prensesler eşofman giyebilir" dedim. Yok artık, barbie'lerin, prenseslerin bile balo elbiselerini çıkartıp şöyle rahat rahat oturdukları zamanlar vardır. Olmalı.

+Hayır giymezler çok saçma!
 -Yani kesin şöyle yaparlar diyemiyorum ama giymek isterlerse giyebilirler. Sonuçta prensesler canlarının istediği şeyleri yapıyorlar.

Prenseslik kurumunun da bir kitabı var. Kuralların bir kısmını prensesli hikayeler veya çizgi filmler yazıyor, geri kalanını ise küçükler kendi hayal dünyalarında tamamlıyorlar. Mesela Defne, 6 aydır hiç çıkarmadan aynı tacı takıyor. Yeterince uzun süre takarsa bir gün prenses olacağına inanıyor. Sohbetlerimiz dönüp dolaşıp eşofman meselesine geliyor:


-Bence prensesler hep elbise giyer. Ben hep öyle yapıyorum.
+Gece ne giyip yatıyolardır Ayşe?
-Bence güzel gece elbiseleri vardır.
+Ama bazen rahat olmak isterler
-Belki elbiseyle rahat ediyolardır
+O da doğru

Ayşe'nin çözüm odaklı dünyası karşısında ne kadar sabit fikirli, dar görüşlü olduğumu dehşet içinde fark ediyorum. Prenseslere eşofman giyme özgürlüğü tanımaya çalışırken bir çocuğun hayallerini yıkıyorum. Bu bir. İkincisi, benim özgürlük tanımaya çalıştığım prenses cidden eşofman giymek istiyor mu ki? Yani bana ne? Eşofman giymek isteyen prenses çıksın kendi mücadelesini versin. Prensesi balo elbisesine mahkum eden sistemle başa çıkamayacağıma göre. Ayrıca dünyamızda artık çok az prenses bulunduğunu Ayşe'ye söylemeye cesaret edemiyoruz. Henüz erken olabilir. 

Yine de kafam soru sormaya devam ediyor. Prensesler parmak arası terlik giyip büfeye ekmek almaya gider mi mesela?  Veya prenseslerin de buzdolaplarında arkaik dönemden kalan bir havuç veya yarım demet maydanoz olur mu? Bunları Ayşe büyüdüğünde bile tartışmayı düşünmüyorum.

17 Ekim 2014 Cuma

Her Gün Yeniden



Bunu paylaşan kişi videonun altında şöyle demiş: Güzel olan her şey zor bulunur ve gidilmeye değer hiçbir yolun kestirmesi yoktur.

Eşiyle her gün yeninden tanışan adamın hikayesi: http://youtu.be/QuFoKcPuq7Q