29.04.2016

gülmelik şeyler



Anneliğin ilk yıllarında (gerçi anneliğe babalığa bakılmaksızın da görülüyor) insanın çok kastığı, dünya tehlikelerle, trajedilerle dolu bir yer, hepimizi korumalıyım ciddiyeti oluyor. Bilmiyorum belki de sadece bende olmuştur. 



O yıllardan birinde Ceren bize gelmişti. Ben böyle bir gerginim. Konu How I met your mother'dı. Normalde ikimizin de sevdiği bir dizi. Benim ağzımdan gayet ciddi şöyle bir şey çıktı. "Yahu her şeyi makaraya sararak içinden çıkıyorlar, hiçbir sorun gerçekten hallolmuyor!" Ceren bir dondu kaldı, sonra dedi ki "komedi dizisi olduğu için olabilir." O ara Big bang theory'yi de bırakmıştım.



Ama galiba benim mayamda vardı bu ciddiyet. Küçükken de fazla ciddiye alırdım. Ama Nazım Hikmet'in dediği bir ciddiye almak şeklinde değil. İdeolojik bir boyutu yok, direk varoluşsal bir gam kasvet, doğar doğmaz cennete varmayı arzulayan bir keder şeklinde. Yaptıklarım da çok ciddiye alınırdı filan. Kendimi öyle eğlenceli, hafif, şen şakrak bir çocuklukta hatırlamıyorum.Yaramaz, haylaz değildim resmen içli, düşünceli, büyük gibi bir çocuktum. Çok okurdum düşünürdüm filan. Dahası abuk sabuk DIY projelerim olurdu üzerinde çalıştığım. Yaz tatillerinde kendi kendime veya kardeşimle ortak dergi çıkarırdım. Köydeyken çocuklara garage sale'in ne olduğunu bilmeden eski kitaplarımızı oyuncaklarımızı filan satardık ama eğlenmezdim.
Bir iki kere zerdali ağacına taş atmıştım, bir kaç kez futbol maçı yapmıştım, bir kaç oğlanı dövmüştüm ve o kadar. Bunlarda biraz eğlenmiştim.
Ama benim için, böyle derelere tepelere gideyim, 10 yaşımda derin tefekküre dalayım, köpeğimle konuşayım, böyle şeyleri severdim.
Bu ciddi yarı yetişkin hayatta beni en çok güldüren şey kardeşimdi. Yani sanırım sadece onunlayken bir mizah anlayışım olduğu ortaya çıkardı. Sonra ortaokulda Didem vardı. Lisede de oldu böyle bir arkadaşım. Gülmek onlarla hayatın doğal mayası gibi olmuştu ama çabuk kaçtı.

                                 

Sonra yıllar içinde bu Ahmet'le de oldu. Allah'tan bir de çok komik öğrencilerim oldu. Sonra ağırdan ağırdan da olsa mizahı kendim aramayı öğrenmeye başladım. Gülmelik malzeme aramayı. Bu arada yine olanca ciddiyetimle şunu fark ettim ki işe kendini hafife almakla başlamak gerekiyormuş. Kendine gülemeyen biri gerçekten gülmüş sayılmayabilirmiş, ki bu zor. Öyle kendini aşağılama şakalarıyla geçiştirilecek bir şey değil. Bak bu bile ciddi yine.

Neyse, neye gülüyorum mesela. Dile getirilemez, sosyal medyada paylaşılamaz bir takım acımasız saptamalara gülüyorum. Siyaseten doğru olmaya da bilen şeylere. Şirin pembe bulutu Berfu'dan öğrendim. Ona çok gülüyorum.
Umut Sarıkaya'ya çok gülüyorum. Anne ve entel kadın tiplerine.
Kaan Sezyum'a da öyle. Hiç gülemem sandığım konulara.
En son delice güldüğüm şey dün  kısa kollu gömlek giyen adamlarla ilgili Ahmet'in gösterdiği yazıydı. "Neden kısa kollu gömlek giymeyecekmişiz?" diye ararsanız bulabilirsiniz. 

26.04.2016

İyi çılgınlık, kötü çılgınlık



Kötü çılgınlarla iyi çılgınların sayısının denklenmesi lazım. Güzel ve şaşırtıcı çok az şey geliyor başımıza. Çok az iyi çılgın var. Dolmuşta seyahat edip yaşlı birine yer veren kaç maymun gördünüz mesela? Deniz kenarında hoplayıp zıplayan kaç geyik? En son kime iyi anlamda “ilginç biri” dediniz? (ve psikopat çıkmadı?)
Sonra da aslında evet dünya da sirk değil. Bir kısmımız yaşamak (bile) konusunda zor yol alıyorken istediğim sürprize bak.
Dün ama güzel bir şey oldu. İyi çılgınlardan Müjgan’la bu blog vesilesiyle tanışıyoruz. Son zamanda karanlık karanlık şeyler yazıyorum diye bana bir hediye kutusu hazırlamış. Hediyelerin küçük bi kısmını instagramda paylaşarak görgüsüzlük kotamın bi kısmını doldurdum. Hep diyorum ki görgüsüzlük yapmayayım ama görgüsüzlük için gereken ruhsal koşullar oluştuğunda yapıyorum. Ama o yolladığı sözler… Altı çizili satırlarıyla beraber birine bir kitabımızı emanet etmenin kalbini vermek olduğuna dair bir Nazan Bekiroğlu sözü. Bir Didem Madak sözü, kadere ve çokomel kağıtlarına dair. Etamine işlenmiş mavi kuş ve “sıkıntılar Allah’ın kırlangıç kuşlarıdır.”
Bana gönderdiği kalbi hak etmek için ne yazmış olabilirim bilmem. Belki bana bir şeyi ille de hak etmemize gerek olmadığını hatırlatmak istedi. Unutulan sanatlarımızdan. İnsan insana nasıl da güvenmez olmuş’u konuştuk. Bazı şeyleri öğrenip kenara koymamanın faydaları var. Hüsn-ü zanda ısrarın dünyayı silkeleyip kendine getirmesini konuştuk. Herkesi değil ama bazen bazı kimseleri hüsn-ü zanla silahsızlandırabiliyorsunuz. Yok öyle kast etmemiştir. Aslında öyle birisi değildir. Değişir zamanla…

Yürüyüş Şarkıları
Bir niyetle bir yola çıkmak ve bir yere varmak üzere yürümek ve yürürken de dünyaya bakmak. Sırtımıza çantamızı kuşanıp bir noktaya doğru yürürken büyük iş yapmışız gibi gelir. Giderken büyümüşüz gibi gelir. Ben buradan Gurgum’a yürürken bile öyle oluyorum. Hacı Bayram'a yürüsem kim bilir neler olur.
Yaşlı ve kambur bir kadınla göz göze geldik parkta. Yarın yerlerimiz değiştiğinde hangi rüzgar bizi nereye atacak? Yaşlı ve hasta insanlar görmenin ve tabi yaşlı ve hasta olmanın, mahrum kalmanın dua ettiren, tevazu veren kapısından geçiyor insan. Bu ayağımdaki ayakkabılardan kardeşlerime de ver. Başımın üstündeki çatıdan onlara da ver. Bana verdiğini paylaşacak bir kalp de ver. Cömertliğinden de ver.
Özgürlük için savaşıyoruz sonra bir bakıyoruz ki kader var. Sizin veya bir yakınınızın hastalığı sizin tüm özgürlüğünüzü elinizden alabilir. Yine de bugün özgürlük için mücadele, yine de kendin olmak için… Sonraki mücadele ise özgürlüğün elden gitmesi, yapacak bir şey kalmaması durumunda nasıl biri olacaksın? Nasıl bir uyum hissiyle hangi dallarını budayacaksın? Şükretmesi de, paylaşması da, doğru düzgün bir niyetle yürüyor olması da, doğru düzgün kuyusunun suyunu arı ve duru tutması da dahil.

Bugün yürürken dinlediğim liste yukarıda. Postmodern Jukebox 4 Haziran'da Ankara'ya geliyor. Bir mani olmazsa canlı dinleyeceğim. Fazla çalınmaktan aşınmış, ciddiye almadığımız şarkıların içindeki cevheri çıkarıyorlar. 20'lerin, 70'lerin müziğiyle, jazz, swing veya başka bir tarzda yeniden çalıyorlar. 
The End of the World'le yürümeye başladım. Bu listede arada kaynamaması gereken harika bir şarkı. Yürüyüş listemin kraliçesi Twist in my sobriety ile Tanita Tikaram. Ritmim tam olarak buydu çünkü.

19.04.2016

ve rüzgar her şeyi değiştirir



"Yarın rüzgar her şeyi yeniden değiştirir" demiş adam. 
"İşimiz rüzgara kaldı" demiş kadın.
"İşimiz hep rüzgar" demiş adam. 
Sonra çiçekleri anlatmış. Çiçekler, uçuşan polenleri yakalamak için bir anafor oluşturup onları kendilerine çeker. Binlerce toz zerresi havaya saçılır. Kimisi yakalanır. Yeni bir hayat kurulur.
"Aslına bakarsan her şey yitip gitmekten sakınır." demiş. "Uçup gitmek kadar tutulmak da ister." "En kırgın zamanda kıvamını buluyor olabilir insan. Hayata o kıvamdayken yakalanabilir"
"Sadece hayatta kalmak yeter mi?" demiş kadın.
"Aslında yeten sadece hayatta kalmaktır" demiş adam. Çünkü şeyler, hayatta kalanların başına gelir ve ancak hayatta kalanlar bir şeyler yaparlar." 
 "Yapamıyoruz işte," demiş kadın."Acı ne olacak? Hesabı nasıl sorulacak?"
"İkibin sayfalık kitabın her sayfasına toplu iğneyle bin delik açmak gibi" demiş adam, "böyle ince ince."
"Gülümseyemiyorum bile" demiş kadın.
"Geçen gün gördüm seni gülümserken" demiş adam.
"İstisnalar kaideyi bozmaz ama" demiş kadın.
"Ama kaideleri bozanlar da hep istisnalardır" demiş adam.
"Aforizma gibi konuşma" demiş kadın. "Kaybolmak yoktu diyorum hesabımda."
"Yanlış anlamışsın" demiş adam. "En çok, kaybolmak vardı."
"İçim boşaldı." demiş kadın. "O kadar fark etmiyor ki, artık sevdiğim bir hava yok. Güneş, yağmur hepsi bir."
"Güzel" demiş adam. " "Hepsi bir", aşıkların düsturudur."
"Ben aşık değilim" demiş kadın. "Ben o yolda değilim"
"Hiç birimiz değiliz" demiş adam. "Yine de o yol bizde"
"Öyle değil" demiş kadın. "bittim ben"
"Güzel," demiş adam. "İnsan en iyi oradan başlar"

16.04.2016

İşleri yoluna koydum mu?



Şu film vardı hani, kadın çocukken kendine yazdığı mektupları 40 yaşında bir bir almaya başlıyordu. Ben de arada bir “işleri yoluna koydum mu?” diye bakıyorum. Birkaç yılda bir oluyor galiba, üniversite yıllığıma bakmayı da seviyorum. Eski bir defteri okumayı da. Hakkınızda yazılmış orijinal birkaç hikaye okumak için yapabileceğiniz eğlenceli ve tehlikeli bir şey.
İşlerin  büyük bir kısmını hallettim ve büyük bir kısmını halletmek de bana düşmedi bu bir. İkincisi, o su kuyusu bir şekilde açılır. Bunun başkasına da bağlı olabileceğini hesap etmemişim o kadar. Sözüm söz ve film güzel.
Sonra yıllıkta bana canım cicim yapmayıp sahici şeyler yazan arkadaşlarım olmuş. Gerek benim laflarımı tekrar ederek gerek ne kadar kayıtsız ve soğuk olduğumu söyleyerek bana kendimi anlatan veciz hikayeler yazmışlar. Azıcık insan olmaya davet edilmişim gizli ve açıktan. 
Çay, müzik, aşk ve doğa varmış. Yine var olması güzel.
Anlayışsız, paylaşımsız zamanları anlatmış Derya. Neden ve nasıl kanka olamadığımızı anlatmış. Bence anlatılmaya çok değer bir şey. Yıllık yazısı yazacak olanlara tavsiyem, sahici, edebi değeri olan, zekice şeyler yazmaları. Birbirini liseden alıp ta üniversiteden mezun olana kadar getiren ve çok seven iki insanın yaraları kaprisleri korkuları huyları bu kadar yakınken birbirini nasıl itip çektiğini ve çok seven, çok koruyan gerçek aile üyeleri gibi davranabildiğini anlatmış. Bir insanı çok iyi tanımanın, karşısında çok çıplak kalmanın, paylaşılacak şeylerin çokluğu ve derinliğinin verdiği korkuyu anlatmış. Cidden yıllıkta görmeye hiç alışkın olmadığımız şeyler yazmış. Bu gerçek şeyleri seviyorum. 
Bazen bunları bugünkü bir yere bağlayıp canımı acıtan bir adım atabiliyorum çünkü. Bazı atmaya değer adımlar böyle. Bazı adımlar, okul yıllığına bakılarak atılır mı? O-ho ben nelere bakarak ne adımlar atıyorum bi bilseniz.
Annemin benim için hayatta en çok dilediği şeylerden biri kendi yakamdan düşmemdir. Yüzyıllar geçtikçe inşaallah oraya doğru gideceğim. 
En sevdiğim şey ise Fulya’nın bana ayırdığı sandalyenin (bölümde sandalye bulmak zordu) Amerikan Tarihi dersinde boş kalması. O sandalyeyi boş bırakmak hâlâ hayatta en sevdiğim şeylerden biri çünkü dışarıda insanın işi gücü var, sevgilisi var, çimenler var, çay ve hatta kütüphane var. Hayatın oradaki sandalye sanki her şeyden daha gerçekmiş gibi yaşanmasını hâlâ anlamsız buluyorum. Derste imza demek bence "ha demek imza olmasa kendiliğimden gelmezdim" demek. Neden ne kadar önemli olduğunu anlatmak için ne kadar önemli olduğunu anlatmak dışında, yaratıcı bir yol denemez eğitim/öğretim camiası? Israrla.
Birinin sesi kötü olduğunda artık yüzüne söylemiyorum eskisi gibi. Şarkı söyleme özgürlüğüne inanıyorum.
Kadınlık halleri üzerine eskisi kadar kafa yormuyorum ve topuklu ayakkabıya o zaman bir kere inanmıştım artık hiç inanmıyorum.
Yazmayı yine seviyorum ama insanlardan izin almadan defterlerine bir şey yazmamayı öğrendim. 
Bir arkadaşım çocukluğunu anlatmıştı ve tüplü çokokremi özlediğini söylemişti. Bakkaldan tüplü çokokrem alıp hırkasının cebine koymuştum gizliden. Böyle şeyleri daha çok yapardım. Yine yapsam, daha çok yapsam sanki daha iyi.
Baleye hâlâ gitmedim. Sınıfça operaya baleye gidiliyordu, neden sınıfça bilmem. Ben kendim de gitmedim.
Rahat, vurdumduymaz, asi (bu kelimeyi yazan da sanırsın baba), umursamaz, bilge, asosyal evet hepsini cümle içinde kullanmışlar. Hâlâ kullanıyorlar ve bazısı değilim. Her sözcüğün altında yatan şey, hikayemi/fikrimi hemen anlatmıyor olmamdır belki.
Ağır sağlam sakin adımlarla yürürmüşüm. Hahaa bunu yine diyorlar ve nereye yürüdüğüme dair çoğunlukla bir fikrim veya bir planım yok. Oysa akıllı insanların olmalıymış değil mi? (5 yıllık planı yok diye insan küçümseyen koç gördüm)
Özgür bir hayat kuracaksın demiş biri. Tutku demiş. Heyecanla bahsettiğimiz kasetler ve sessizlik demiş diğeri.
Bugün bir arkadaşım dedi ki "insan zaten yarım bir hikayeyle ayrılıyor dünyadan." Hepsi tamam olmayacak ama nasıl bir hikayeye başlamışım, kalbimi ne niyetle, neye kaptırmışım? Bugün yarıda kalsa o hikaye, neresinde kalmış olur? Galiba buna bakılıyor.
İşleri yoluna koydum mu? Hayır daha. Ama bir kaç meseleyi hallettim gibi.

11.04.2016

Pazartesiye beş şarkı




Damien Rice- Eskimo.
Öykünün kahramanı iki çocuk eskimo. Bu çocuklar her gün birlikte vakit geçirir, birbirlerini çok severler. Günlerden bir gün, bir şeyler değişmeye başlar. Arkadaşlardan biri sürekli ya balığa gitmiştir, ya canı oynamak istemez, ya uykusu vardır. Diğeri buna çok üzülür ve arkadaşını özler. Durumu halasına anlatır.  Sorar: Arkadaşımı nasıl yeniden kazanabilirim? Halası der ki, bir fokun bıyığından üç tane koparıp getirirsen söylerim... Peki der gider. Ancak fokun bıyığını koparmak o kadar kolay değildir. Sinsice yaklaşır, olmaz. Fok onu yakaladığı gibi yere atıverir. Uyumasını bekler, yine olmaz. Tam yaklaştığı sırada uyanıverir. Fokun uykusu o kadar derin değildir. Derken çocuk, foku izlemeye karar verir. Sabah suya girip avlandığını, kahvaltı yaptığını, saat kaçta uyuduğunu, neleri sevdiğini öğrenir. Ona kahvaltı getirmekten tutun da sırtını keselemeye kadar bir dizi hizmetten sonra bekler, sonra yine bekler. Bir gün fok onunla konuşmaya başlar ve üç tane bıyık koparmasına izin verir. Bıyıkları halasına götürdüğünde halası onları alıp ateşe atıverir. Yok artık! diyen yeğenine der ki, şimdi git, aynı şeyi arkadaşın için de yap.

Coyotes - Don Edwards. Aşağıdaki hazin hikayede dostumuz, insanlarla olmuyor deyip dağlarda ayılarla yaşasa daha güvende olacağına karar veriyor.  Yazlarını ayıların arasında çadır kurarak geçiriyor. Lakin hiçbir şeyi abartmamak lazım. Ayı dediğin, evcilleştirilebilen bir tür değil. Yani evet biz küçükken mahalleye ayı getirilir, burnuna halka takılır oynatılırdı ama o ayı bu ayı değil. Hele ki kendi doğal alanında, hele ki özel ve zalimce bir eğitime tabi tutmazsan, vahşi doğasına dokunmazsan gelir seni yer. Öyle de oluyor. Yine de bu hikayede insanı cezbeden şey nedir? 

 


Kendi Evimde Deplasmandayım - Yüzyüzeyken Konuşuruz. Yaz günü duvar üstünde oturup dondurma yemeli. 


Never Going Back Again - Fleetwood Mac. Hipnotik country efektli tövbeli.




Stevie Wonder'dan Master Blaster. "Zimbabwe'ye barış geldi" diyor. "Kavgalarına biz de katılalım istiyorlar ama yok" diyor. Dertler parmaklarımızın arasından uçan rüzgar gibi esip geçecek" diyor.