25 11 2014

Çirkin Ördek Yavrusu


Oğuz futbol takımına çay taşıyor. Antrenman sabahları, hocaya. Elini ve kimseyi yakmadan en hızlı şekilde. Mavi formaları ve beyaz çoraplarıyla patır patır koşturup duran 15 yaş civarı erkek çocukların arasında Oğuz en uzun boylusu, en kıvırcık saçlısı. Takımda abisi de var, Kaan. Kaan fena oynamıyor. Oğuz da iyi oynuyor ama kendini bir türlü ifade edemedi, açılamadı bir. Oğuz kendini takıma adamış. Oğuz çay getirsin, ortalığı toplasın ve coşkuyla amigoluk yapsın.

Oğuz takımın derdiyle dertlensin, Oğuz takımın sevinciyle coşsun. Amigo Oğuz, iyi kalpli Oğuz. Bu kadar takımdan olsun, ama bu kadar da takımdan sayılmasın. Bu kadar çok ortada dolaşsın ama kimse Oğuz’u görmesin. Oğuz’un herkesi bunca var saydığı kadar Oğuz var olamasın. Oğuz kim ki? Olsun. Bir gün o da sahada olacak. O zaman anlayacaklar yeteneğini. Fark edecekler. Ünlü bir futbolcu olacak. Hayır bilmiyor ki bir gün taşıdığı çaydan eli haşlanacak, üç hafta sonra geldiğinde yeni çaycıyla tanışacak. Futbolcu olarak veya olmayarak o takıma hiç giremeyecek. 

Oysa yıllar sonrasından, misal, Oğuz’un Coğrafya öğretmeni olduğu yerden seslenip bir şeyler diyesim var. Takımın eli ayağı olmak da çay taşımak da iştir ama Oğuz, senin işin bu değil. Kaptandan azar işitmek de elbet bir şey öğretir ama sen gezmelere gitmekle bulacaksın  kendini asıl. Sen Coğrafya anlatırken yollara düşüp her yeri gezesimiz gelecek ileride. Sen dünyayı gezmek ve heyecanla anlatmak için yaratılmışsın. Sen Afrika'yı ülke ve Tac Mahal'i şehir sanan fanilere gülüp onları eğitmek için yaratılmışsın. Elinle koymuş gibi ağaçları, çiçekleri, bitki örtüsünü o söylediğin yerde bulmak için, çocukları oralarda gezdirmek için varsın asıl. Sen bulutlardan bizim bilmediğimiz anlamları çıkarmak için varsın. 

Sen değil takımın çaycısı, arka toplayıcısı, takımın sahibi olsan da orası değil senin yerin. Oradan çık, sağa dön Oğuz. Dümdüz git sonra da. Bulutları, kuşları, ovaları ve ağaç isimlerini öğreneceğin, gezip keşfedeceğin, kitaplar karıştırarak geçireceğin vakti, hiçbir zaman bir parçası olmayacağın bir takımın dağınıklığını toplayarak harcama… demek isterim. Diyemem. Yaşayıp görecek. Elini yakmadan anlamayacak. Elini yaktıktan ve acısı biraz azaldıktan ve bazı soruları kendine sormaya başladıktan sonra belki oturup konuşurum onunla. O zaman anlar belki.

Bir başka mesajlı hikayede buluşmak dileğiyle sayın okurlar. Belki size bir gün deniz yıldızını kurtaran adamı anlatırım. Haha. Şaka yaptım. Yine gelin.

24 11 2014

Karışık Kaset

Karışık Kaset filmini izleyince içimden eski şarkılardan bir liste yapmak geldi. Genelde sakin şarkılar dinlerdim. Hala da öyle. Listelerim hep böyle biraz karışık olurdu. O dönem bizim oralarda metalci olmak çok revaçtaydı. O kadar olmasa da en azından bir rockçı olmam gerektiğini düşünürdüm olamazdım. Mesela tam karar verirdim böyle çok sert şeyler dinleyeceğim, kral tv izlemeyeceğim ama Yaşar diye biri çıkıp gelirdi, duyar duymaz içimin yağları eriyiverirdi dayanamaz severdim. Sevince de o kulüpten direk atıldığımı düşünürdüm. Siyah fan tişörtü giyeyim derdim Karanfile giderdim tam parayı denkleştirip. Yok, yani sevmiyorum, sempati bile duymuyorum ki hiçbirine. Öyle böyle derken işte aynen karışık devam ettim böyle. Bir gün baktım ki tam da "kulağa hoş gelen her müziği" dinleyen o insan oluvermişim. Ne yapayım olan oldu artık.

96-97-98 yıllarından en çok aklımda kalan veya en sevdiğim şarkılar şu şekilde buyrun:

Mavi Sakal, İki Yol'la başlıyor liste. Ben Kimleyim? diye bir şarkıları da vardı mesela, o da iyiydi.


Yaşar Kurt-Ruhum: http://www.youtube.com/watch?v=mGulMLEzDNo Uçaktan atlama meselesini hiç anlayamadım ama bu şarkıyı sınıfta filan hep bir ağızdan söylediğimizi hatırlıyorum u oho u oho aa aiya...

Yaşar, Kör Bıçak. Yaşar o zaman bir pop müzik efsanesi. Kör bıçak da en sağlam şarkısıydı bence.


Sting-Shape of my heart. Aslında 93'te yapılmış ama ben ilk kez 96-97' gibi duymuştum. Bir Oxford English kasetinin üstüne çekmiştim bu şarkıyı radyodan. İlk sigaralarımızı içtiğimiz, sokak lambalarına filan bakıp bakıp ağladığımız öyle bir şarkı işte. Bıkmak mümkün değil gibi.


Randy Crawford, Almaz. Hayatı bilmeyen, hanyayı konyayı bir gün öğrenecek saf birini anlatır bu şarkı. Bir arkadaşımla onun odasında oturup bu şarkıya eşlik etmek özel zevkimizdi. Almaz you lucky lucky thing kısmını bilirdik sadece. Bir de pure and simple kısmını.


Bu şarkıda çok hayal kurduğumu hatırlıyorum. Bir gün hayatımın aşkı gelip bana bu sözlerle seslenecekti. 


O yıllarda bir Smokie çılgınlığımız vardı okulda bir arkadaşımla. Dön dolaş hiç bıkmadan dinlerdik.


Araya bir Metallica karışmış ama o dönem Metallicasız ev kalmamıştı. Akran baskısıyla Metallica'dan nasibim ancak Fade to Black oldu.


Rafet El Roman-Seni Sevmiyorum. Külahımıza anlatılacak bir nefret. Acılı umursamaz neşesiyle I will survive'ı ikiye katlar.
 

Pentagram olayı bu şarkıyla başlayıp bu şarkıyla bitti benim için. Önceki ve sonraki kariyerleriyle ilgili en ufak fikrim yok ama buna bayılırdım. Ah kırmızı ikarus, dersane yolları, Ankara'nın kışı...

Cranberries'in en güzel şarkısıydı bence bu. Sonrasında bir Ode to my Family var o da güzel ama bu dubidaplı şarkıyı ne severdim. Gün boyu başa sarar sarar balkona çıkar dinlerdim.


96/97 yılı olsa gerek, Resul abimiz sağolsun okul servisinde durmadan bu şarkıyı çalardı. Bir de Aşk Yok Olmaktır. Okula yıldız tilbeyle gider gelirdik, içim ezilirdi, kafamı cama yaslar, sanırım bir tür uyuz olurdum bu şarkıların olduğu albüme. Yıllar sonra kült olacağını bilemezdim tabi.  


Şebnem Ferah, Bu Aşk Fazla Sana. 96'da o kasetin çıkışını, nasıl aldığımı ve bir iki yıl nasıl hiç bıkmadan bu şarkıyı  dinlediğimi, bu şarkıyla gittiğim her yolu çok iyi hatırlıyorum. Ankara'ya taşındığımız yıldı. Bir gün arkadaşlarım için oraya geri dönerken bu kaseti dinliyordum. Her şarkıyı ezbere bilirim. Ne gözyaşlarına ne kavuşmalara tanıklık etti bu kadın. Ne çok anıma eşlik etti.



Şimdilik bu kadar. Belki başka yıllar için yine bir liste yaparım. Bu arada Karışık Kaset filmini çok sevdim. Böyle karışık kaset işlerine girdiyseniz küçüklüğünüzde, mutlaka o hallerinizi hatırlayıp gülümsersiniz. Sevimli, sıcak bir şeyler bulursunuz. Bir de şu yazıyı çok sevdim: Karışık Kasete İhtiyacımız Var

20 11 2014

Sonbaharlı yazı

Bugünkü konumuz sezgiler. Vesvese değil, sezgi. Vesvese, takıntılı kötü fısıltı. Sezgi, içinizde size kendini koru, doğruyu seç, doğru bu değil diyen, sesini kısmaya çalıştığımız güzel fısıltı. O insan, bu iş, şu yer, hayır olmaz diyen küçük ses.

Ben genellikle kendimi seçeneklerimin azlığına ikna ederek o sesi dinlemeden, “yoo herşey yolunda görünüyor” diye devam eden bir insan evladıyım. Bugün bir karar vermem gerekiyordu. Bir görüşmeye gittim. Bir saat kadar süren görüşmede her şey çok mantıklı, çok şeffaf, çok netti. Oysa derinde başka bir işlem devam ediyordu. Böyle zamanlarda yüzümde beni yoran zoraki bir gülümseme olur. Çıktığımda yorgundum. Çıktığımda kendimi buna ikna etmeyeceğim dedim. Her şeyin yolunda olduğuna ve içimdeki bu hissin yanlış olduğuna bu sefer kendimi inandırmayacağım. Az seçeneğim olursa olsun. İsterse hiç olmasın.

Sonra Botanik Parkı’na girip yürüdüm. Yürürken müzik de dinlemedim ki duygularımla aklım birbirine karışıp beni yanıltmasın. Kendi sesimi dinledim iyice.  Bazen insan kendini yenik hisseder. İnsan bazı ilişkilerde, işlerde, ortaklıklarda görünür bir sebep olmaksızın yenik hisseder. Seçtiğiniz doktorda bile böyle olur bazen. Çıktığınızda bir şeyiniz eksilmiş gibi hissedersiniz. Bundan sonraki seçeneklerim için doğru karar verip vermeyeceğimin garantisi olmamakla beraber bugün sezgilerimi dinlemeye karar verince kendimi iyi hissettim, kendim gibi hissettim.

Botanikte çimenlerin üstündeki nemli piknik masaları sarı ağaçlar, her şey güzeldi. Parkın diğer ucundan çıkıp ara sokaktan yürüdüm. Bir süre sonra Cinnah’a çıkan büyük merdivenlerden çıktım. Şehirde çok sonbaharlıydı her yer. İnsanlar ha bire sarı dev yaprakları süpürüyorlardı. Yürürken kendimi çok yalnız hissettim. Sonra geçen günkü dua kitabını hatırladım. İçimden Allah'la konuştum. Dünyada kimsem yokmuş gibi konuştum.

Kuğulu’ya kadar yürüdüm. Kuğulu çok güzel değil mi sevgili Ankaralılar? Oradaki seramik pano filan çok sevimli değil mi? Kuğulu’da çaycı yoktu bugün. Uzun zamandır mı yok? Sonra bir bankta oturdum. Karşıdaki bankta oturan yaşlı bir adam mızıka çalıyordu biraz onu dinledim. Belediye işçileri ağaçların çevresini kazmışlar, gübre döküyorlardı. Tunalı Hilmi’nin bir milletvekili olduğunu biliyor muydunuz? Ve Kuğulu’nun girişindeki heykelin Atatürk heykeli değil Tunalı Hilmi’nin heykeli olduğuna dikkat ettiniz mi? Kuğuludaki cafe'de oturup bir de Allah'a mektup yazdım. Her şeyi biliyordu ama ben yine de anlattım ve hangi konularda yardım istediğimi açık açık yazdım. 

Sonra öğle yemeği için Ahmet’le buluştum. Yemekten sonra kitapçıdan bir Pablo Neruda kitabı aldık. Pablo Neruda’nın şiirlerini çok küçükken evde bulduğum kalın ciltli bir kitaptan okumuş ama anlamamıştım. Büyüyünce bir daha baktım harika yazıyormuş. Bir Yıldıza Övgü’yü okudunuz mu?

Sonra Kızılay’dan bir adet Eryaman otobüsüne atlayarak ve otobüste birkaç sohbete kulak misafiri olarak mahalleme vardım. Bir çocuk diyordu ki, ben vegan oldum üç gün önce. Memleketi arayıp anne ben vegan oldum diye haber verdiğini filan hayal ettim. 

Otobüsten eve epey yürümem lazımdı. Yağmurlu havayı seviyorum. Her şeyin rengi daha parlak oluyor. Otobüsten indim yürürken dinlemek için şu şarkıyı açtım. Yürüdüm. Gri süet ayakkabılarımdan sular girdi filan ama güzeldi.




18 11 2014

Kızım


Gökkuşağı renklerindeki hırkasıyla kaydırağın merdivenlerinden tırmanırken ona bakıyorum. Parktaki en yüksek kaydırağın yani ejderhalı kaydırağın en tepesine çıkar önce. Sonra oradaki küçük balkonda çevresine bakarak, adeta halkını selamlayarak ve bana mutlaka el sallayarak bekler. Hemen kaymaz. Arada bir kaydıraktan aşağı bakar. Diğer çocuklar, yollarını tıkadığı için kızarlar; kaymayacaksan geri çekil derler, kaşlarını çatarak geri çekilir. Bir süre sonra kaydıraktan neşeyle kayar. Siz tam, merdivenlerden geri döneceğini düşünürken.

İnadıyla, çatık kaşları, büzdüğü dudakları ve kırıştırdığı burnuyla oradaki benim kızım. Doğduğunda saçları simsiyah ve dimdikti. Gür siyah saçları, kocaman gülümsemesiyle işte benim kızım. Hastalanmadıysa ve çok uykusu yoksa sokulmaz insana. Ben giderim. Kendini sevdirmeyen hallerinin sebebini kendimden bulmaya uğraşarak kendimi hırpaladığım çok olur. Ve uzaktan onun içinin en kırılgan yanlarını görürüm. Özlemiştir. Özlememiş gibi yapar. Bazen okuldan paramparça gelir. Hiçbir sürpriz yumurtayla düzelmeyecek kırıklarını ufak teneke kutular gibi dizmiştir bir ipe, her akşam peşimizden tıngır tıngır sürükleriz o ipi. Bazen ödevim var diye birkaç sayfa iş uydurur kendine onu yaparız. Okulculuk oynarız. Bazen Arda’yı okuldan uzaklaştırmamız gerekir, bazen Zeynep’in doğum gününü kutlamamız. Uzaklaştırırız. Kutlarız. Pericilik oynarız bazen. Kanatlarımız yağmurdan ıslanır, uçamayıp kalırız. Dün masada duran kitaba bakarak bir kelime yazdı. Outlier. Okulda adını yazmayı öğrenmişti. Babası da soyadını yazmayı öğretti. Yazdığı üçüncü kelimenin bu olmasına çok güldüm.

Yaptığı ve olduğu her şeyle sizi içinizdeki daha güçlü biriyle tanıştırır. Dahasını da kaldırabilirsin, der. Bundan daha da güçlüsün. Daha da dayanıklısın… Daha çok sevdirerek kalbini genişletir insanın. Daha çok iterek kendini daha anlaşılır kılar. O kadar kararlı o kadar gözü karadır ki bazen karşısında kararlı biri olmaktan başka çareniz kalmaz. Kendinizi eğitemediniz mi? O zaman onu nasıl eğiteceksiniz? Okula hoş geldiniz. O kadar sıkı tutar ki elindeki oyuncağı, hayatta ne çok şeyden ne de kolay vazgeçtiğinize yanarsınız. Aman bununla mı uğraşacağım dediğiniz her şeyin bir çözümü varmış, vardır… Ona vazgeçmeyi de öğretmeniz gerekecektir. Ona savaşmayı da öğretmeniz gerekecektir... Peki uzmanlık alanınız hangisi? Onun küçük evreninde ona kurallar koyup kendi ebeveynlik mücadelenizi verirken geride bıraktığınız hayatta ne kolay pes ettiğinizi, ne çabuk teslim olduğunuzu ve hayatınızın ne kadarına sahip çıktığınızı da göz ucuyla görmüş olursunuz… 

Sessizce uzakta durur incelerim bazen onu. Bazen incelemem kendi işime bakarım. Bazen tekrar sarılırım. Bazen birinin bana kocaman sarılmasını gerektirecek kadar yorgun olurum. En zoru, bir daha geri itemeyeceği kadar çok sarılmaktır… Anne olmak, tüm reddedilişler tüm geri püskürtülüşlere rağmen başka kimseye gitmeyeceğiniz kadar çok gitmektir. Hayatta hiç bu kadar çok reddedildiğimi hatırlamıyorum. İhtiyaç duyduğunu gizleyene annelik yapmak nasıldır peki? Üzüldüğünden değil sinirinden ağlayana nasıl annelik edilir? Sevgi. Sorumluluk. Sınırlar. Sabrın sonu burada da selamettir. Çerçeveyi çizince anlar. Ve sohbete daldınız mı dünyanın en tatlı arkadaşı oluverir çünkü kendini bir bıraktı mı en sevgili, en güzel, tanıdığınız en muhteşem insandır. Totoro’yu anlatır, okuldaki Ceylin’i anlatır, servis maceralarını ve İngilizceyi anlatır.

Arada bir köşesine çekilir. Ben şurada biraz yatıcam, ama uyumuycam sadece gözlerimi kapatıp hayal kurucam der. Babasına kızınca: Bensiz oyna da hayatı anla! diye rest çekip gidiverir, ağzınız açık arkasından bakakalırsınız. Korktuğu bir şeyden bahsederken o kadar korktum ki içim zigzaglandı der… Şaşırtıcı biridir. Heyecanlıdır, dramatiktir, maceracıdır, konuşkan ve dediğim dediktir. Zaman zaman ormanda büyümüş vahşi birine benzer, sonra bir an gelir, göz göze gelirsiniz, içinde kendinizden bir parça bulursunuz, içinde “sev beni, daha çok, daha çok, daha da çok sev” diyen bir küçük kedi görürsünüz veya gelir sizi öper, veya bir şey anlatır, çok önemsediği bir şeyden bahsederken gözlerine bakarsınız ve içiniz sıcacık olur. O anı bir şeyin içine koymak istersiniz. O an öyle şeffaf, öyle camdan bir andır ki kibritçi kız gibi ışıklı mutlu bir evi dışarıdan izler gibi gözleriniz dolar, asla ulaşamayacağınızı sandığınız bir masalın tam ortasına ansızın bırakıldığınızı hissedersiniz… O anları bir küçük değerli tane gibi incitmeden ve üstünü bir öpücükle kaplayarak bir yere koyup arada bir açıp bakmak istersiniz. Şükretmek, sahip çıkmak, unutmamak… 

14 11 2014

Avize



Hayatın avizesi bazen şangır şungur yere düşer. İyi ki altında kimse oturmuyordu o düştüğünde diyerek bir süpürge, bir eldiven, bir torba alıp kırıkları toplamalı. Durup bakakalmak gelir insanın içinden. Durup dalmak, gitmek. Belki kendine biraz zaman vermeli idrak etmek için. Gerçi bir şeyin bir hikmeti varsa zaten dirensek bile buldurulmuyor mu? Düşen avizenin başında nöbet tutarak bulamadığını, yeni avizeyi takarken buluveriyor insan.

Önce kaybı inkâr edermiş; bakakalırmış düşen avizenin ardından. Yok canım, yanlış gördüm. Koskoca avize, düşer mi öyle pat diye? Hem kancaya takmıştık biz onu. Sonra öfkelenirmiş; Neden bu avizeyi seçtim? Avize avize söyle neden sağlam çıkmadın, düşünce kırıldın? Adam adam, söyle neden güzel takmadın avizeyi tavana? Sonra konuşurmuş kırık avizeyle: Ah avize keşke böyle olmasaydı, alışmıştım ben sana. Çok güzeldin sen. Bir sonraki aşamada, avizenin düştüğü odaya girmeyi reddedermiş. Sonra küsermiş başka avizelere. Bir daha da avize takmam, çıplak ampülle aydınlansın burası! Düşüyor sonra.

Sonra bir an gelirmiş, başını önüne eğer, kırıkları toplamaya koyulurmuş. Arada bir koltuğa oturup avizeden kalan boşluğa hüzünle bakar, “ne yapalım hayat bu, yaşamak biraz böyle”* dermiş. Bazen iyi olurmuş, bazen kötü. Sonra çöpe dökermiş parçaları, parça parça. Koltuğun arkasından arada bir başka kırık parçalar buldukça onları da dökermiş. Ta ki avizenin şeklinin şemalinin ayrıntıları zihninde belirsizleşene kadar.

Hayat da kırılır dökülür. İnsan da parçalanır, bir gün gelip ayağına batacak o kayıp parçasını bulamaz zaman zaman. Sağlamdı, güzeldi, aklından geçmezdi böylesi. Senin işin mesela, süpürgeyi başkasına verip olay mahallinden kaçmamak. Senin işin, kırıkları kırık kırık toparlamak ve onları ait oldukları yere götürmek. Sağol avize, evimi bir süre güzelleştirdin, severek aldım seni, gözüme gönlüme iyi geldin. Tozunu da aldım. Bir avizeye nasıl bakılırsa baktım da sana. Her kazancı şükürle karşıladığı gibi her kaybını da şükürle uğurlamalı insan.

Senin işin ayrıca, yeni bir avize almaktan kaçınmamak. O gün geldiğinde, anahtarı kapının üstünden alıp evden çıkmalısın. Tekzen’in yolunu tutmalısın. Ağır olmayan bir avize seçmelisin, mümkünse. Daha da mümkünse, sağlamca takmalısın avizeyi eskisinin yerine. Gözün alışsın diye tüm gün oturup tavana bakmaya lüzum yok. Gözün zamanla alışır. Zaman, göze de gönle de iyi geliyor. Olmadı bu buraya diye söylenmeye de lüzum yok. Onu da sen seçtin. O da oraya olur. Hem de gözün ve gönlün zevkini mümkün kılan, avizeden çok lamba değil mi aslında? Işık olmasaydı avize neye yarardı tek başına? 



*Fethi Giray / Biliyorum