24 02 2015

Kırık kalpler için kek tarifi



Bir bardak süt. Bana süt sağmayı öğreten kadının parmakları arasından süzülen sütün kovaya değdiğinde çıkardığı ses. Köyün üstüne çökmüş gri bulutlar. O sıcak, sarıp sarmalayan ritm. İnsan bir şeyin tadını, kokusunu ilk iki lokmada alırmış. Her lokmada, her yudumda daha da silinirmiş tatlar. Bir yudum alınca sütten, içinde şifa, tanıdık bir köy, gri kış havası, ocakta çıtırdayan odun sesi, korkutan parlak kızıllık. İçinde Peygamberimizin aynı kaptan içip dolaştırdığı ve herkesin içip de kandığı süt. Bardaktaki süt azaldıkça kenarlarda kalan bulanık izleri, hayatın öğrendiğimiz dersleri, şifası bulunmuş hastalıkların artık acıtmayan, sadece şükür getiren anıları… 

Birer çay kaşığı zencefil ve zerdeçal. Sarı, turuncu, uzak ve fakir bir ülkenin bir garip köyündeki bir garip şifacının bildiği renkli ve acı tarifler. Her bir acıda, dertte ne kadar da yalnız hissedişimiz ama şifa için tek bir kaynağa doğru yorgun yürürken omuz omuza denk gelişimiz. Dünyanın en eski ilahilerini dinleyerek ve ağlayarak tekrar bir, tekrar bütün ve kardeş olarak şifaya kavuşmamız. 

Bir çay kaşığı tarçın. Azı karar ve çoğu zarar her bir lezzet gibi azı baş döndüren rahiya, çoğu acı gelen nimet. Herkesin arasının iyi olduğu, yakın düştüğü biri nasıl varsa tarçının da en çok cevizle, elmayla arası iyi. Bugünse onlar yok. Zencefil ve zerdeçalla dostluk edecek. 

 Üç tane yumurta. Kırılgan kabuk içinde kabuk, zar içinde zar, dünya içinde dünya… Kırıldığında tazeliğini yitirip kurumaya başlar. En taze yerinde kırmalı insan kendi kabuğunu. Açtın mı dikkat etmeli tazeliği bitmesin, uçup kurumasın. Sahip çıkıp, onu olabileceği en güzel yere götürmeli. İşte bu üç yumurta, diğer malzemeleri birbirine kenetleyen harç olacak. Bazen her şey ayrı ayrı çok güzel ve değerlidir ama bunları bir araya getirmek için bir tutkal gerekir. 

 Bir su bardağından biraz az pekmez. Kalbe iyi gelecek, kim olduğunu tekrar ilham edecek, aklının ve kalbinin zulmünden, hayatın yavan tadından kurtaracak bir nefes kadar tatlı. Üzümlerin şekerinden, özünden kaynamış, suyunu atmış, posasından kurtulmuş pekmez… 

Yarım su bardağı sıvıyağ. Katı kalbi yumuşatmak, gözyaşını, kederi rahatça akıtıp arınmak duasıyla.

İki buçuk su bardağı un. Yüzü çayırlardaki rüzgarlarda, soğukta yanmış çobanlar gibi esmer ve yalın… Bazı şeyleri ilk ve el değmemiş halleriyle görmek onlardaki sanata daha yaklaştırır ya insanı, un da böyle... Her şeyi her şey yapan ama her şeyin gerisinde duran gizli bir el gibi un. Rengini, kokusunu, lezzetini talip olduğu işin niyetinden alan. 

Kekin hayatına heyecan üfleyip tüm duyguların şöyle bir havalandırılması için kabartma tozu. Güzelliğini aslında kalbinden, malzemesinden, özündeki baharattan alan keki, bakan göz için güzel gösteren biraz da bu. Önceden ısıtılmış fırına verilir. Kendini bulması 180 derecede 40 dakika kadar sürer. Pişerken fırının kapağını açıp o sevgi, o coşku hala orada mı diye dürtmemek, kurcalamamak, çok soru sormamak lazım. Yoksa sönüp gidiverir. Sabırla zamanına bırakmalı ki kendi başına büyüsün, güzelleşsin. 

 Mutfak pek benim alanım değilse de, dünyada tarif soracağınız en son kişilerden biriysem de bu keki Ayşe çok sever. Genelde de beraber yaparız. Bu tarif, özellikle gurbettekilere gelsin ve öyle hissedenlere. Allah, yiyenlerin kalplerindeki üzüntüyü, sıkıntıyı, kederi gidersin. Yerine sevgi, coşku, sağlam bir inanç ve umut versin.

19 02 2015

Ankara Kitap Fuarı


 21 Şubat Cumartesi günü saat 15.00-17.00 arası
A-60 Artıfarma Yayınları standındayım. İnşallah.
Onun dışında da kitapların arasında uzun uzun gezmek istiyorum. Gelirseniz karşılaşırız belki.

16 02 2015

Sevgi Eğitimi

Sevmeyi öğretmek. Sevgi öğretilebilir ama pek çok insana bir şeyler öğretmek için bazen çok geç kalmış olabilirsiniz. Onun için erkenden, içinde bir şeyler yoğrulurken, şekil alırken hamuruna sevgiyi katmalı. Herkese çocukları sevmeyi öğretmekle başlamalı. Anneler ve babalar için devletin açtığı kurslar, şirketlerin sosyal sorumluluk projesi olarak açtığı kurslar, Diyanetin, sivil toplum kuruluşlarının verdiği eğitimler önce sevgiyi anlatmalı. Sevgi eğitimi. Merhamet eğitimi.

Herkes kalbini başkalarının çocuklarına da açmalı. Çünkü sevgisiz, ilgisiz anne babası olan veya şiddete, tacize maruz kalan çocukları bir gün bir arkadaş, bir komşu, bir akraba, bir öğretmen kurtarabiliyor. Küçük insanlara kendilerini değerli hissettirmeliyiz. Kendini sevilebilir ve değerli hissetmeyen çocuklar içlerinde kocaman bir boşlukla büyüyor ve  o boşlukları kariyer, para, güç, cinsellik ve şiddetle doldurmaya çalışıyorlar. Sadece iyi meslekler kazandırmakla olmuyor. Bu, pek çok kötülüğün önüne geçebiliyor ama diğer o şeyi eksik bırakmamalıyız. Tacizci doktorlar, öğretmenler, sanatçılar, "önemli adamlar" yok mu? İlle cinsel taciz değil duygusal olarak da taciz eden yok mu? İçleri çürük çürük olan, içleri kokuş kokuş olan insanlar yok mu, mesleği, kazancı, geliri olduğu halde?

Sadece meslek değil birer yumuşak ve merhametli kalp kazandırmak. Sevgi ve eğitimle. Bu yüzden sağa sola göz kulak olarak. Birinin bir derdi olduğunu gördüğün zaman görmezden gelmeyerek. Bir çocuğun elinden tutup bir kursa yazılmasına ön ayak olarak, birine her gün gülümseyerek selam vererek. Küçüklere sevildiklerini, yalnız olmadıklarını hissettirmeliyiz. Okullara sevgi ve empati dersleri koyarak. Belediyelerde etkinlikler, seminerler düzenleyerek. Orada insan sevgisini, hayvan sevgisini, doğa sevgisini yücelterek. Okullar bu dersleri pek güzel verebileceğinden demiyorum bunu. Bazen insanın kulağında tek bir cümle kalır, hayat kurtarır o cümle. O cümleyi çocuklar duymalı. Her evde bahsedilmiyor böyle şeylerden. Her evde kitap okunmuyor. Bazen de çok kitap okunuyor ama çocuklar sevilmiyor. Çocuklar bazı evlerde görünmez şeffaf yaratıklar gibi, içlerinden geçip gidiliyor.

En kötü ihtimalle, hani fen bilgisi öğretmeninin girdiği ve çocukların önündeki kitaptan okuttuğu sevgi dersinden bir cümle kalır… Ben çocukların okulda, her şeye rağmen, evde olan her şeye rağmen hayata ne kadar tutunmaya, ne kadar inanmaya hazır olduklarını biliyorum. "Bir şey olsa bugün" diye bekliyorlar. "Bugün bana kendimi değerli, iyi, başarılı hissettiren bir şey olsa..." "Bugün seviyorum" demek istiyorlar. "Bugün seviliyorum" demek onlara ne kadar iyi geliyor bir bilseniz... İnsan, yapısı gereği yaşamak ve yaşadığına anlam vermek, yaşama sevinci dolu olmak istiyor. Bazen okulda kendilerine birer aile kurduklarını ve bu aileden aldıkları sevgiyle hayatlarını kurabildiklerini biliyorum. Arkadaşlar, öğretmenler hiç de azımsanacak etkenler değildir. Okullarla uğraşmalı ve onları birer sevgi kurumu yapabilmeliyiz. En kötü okulda bile iyi bir şeyler olabilir. Devlet okullarından tümden vazgeçmemeliyiz orada iyi şeyler olabilir. Bu şartlarda bile her şeye ve herkese rağmen oluyorsa biraz inanır ve uğraşırsak kim bilir neler olur. Tek tek her öğretmenin yapabileceği bir şeyler var. Bir kısmı zaten yapıyor. Ve bu işleri yapabilecek öğretmenleri de seçmeliyiz. Var olan gönülsüz bazı öğretmenleri teknik konularla ilgili seminerlere zorlayarak işlerinden daha da nefret ettirmek yerine hem işin ruhunu ve anlamını yani en temelini anlatan eğitimler vermeli hem de bu işi gönülden seçen, aklı, ruhu, kalbi yerinde olan insanlar almalıyız eğitim kurumlarına. Sadece bir eğitim fakültesini bitirip Kpss’den yüksek puan alanları değil. Eğitim sevgi ve inanç işidir. Sevilmeden uğraşılmaz. Eğitimciyi yücelten, eğitimci olmayı sevdiren yeni bir anlayış getirmeliyiz. Ve böylece yıllarca özlediğimiz o prestije belki kavuşabiliriz. (bunları bir öğretmen olarak söylüyorum)

Bunların hepsi taciz ve şiddetle ilgili cezaların artırılmasıyla aynı anda olmalı. 
Sesimizi yükselterek tepkimizi koyarak duyarlılık yaratabilir, sesi çıkmayanların sesini duyurabilir, suçluların yakalanmasını ve ceza almalarını sağlayabiliriz. Böylece sadece kendimizi, ailemizi değil başkalarının çocuklarını da koruyabiliriz. 

Ancak taciz ve şiddeti kınarken kullandığımız dil ve hitap şeklinde, onların kullandığı dil, küfür ve hakaretlerle beslenirsek onları daha iyi insanlar yapamayacağımız gibi biz de onlara benzer bir şeye dönüşürüz. Bu dil zaten kendi öfkemizi, acımızı dindirmeye bile yetmez ki biliyorsunuz yetmiyor. Büyük ihtimalle, emin olamayız ama, onları daha iyi insanlar yapacak tren çoktan kaçıp gitmiştir...

Bunların afişe edilmeleri ve cezalarını çekmeleri ve ait oldukları o cehennemde unutulmaları gerek. Dünyamızda yerleri olmadığını onlara sakince, soğukkanlılıkla göstermeliyiz. Yakalanması, afişe olması, Allah'ın ve kullarının hakkına girmekten ötürü tadacağı dünya veya öte dünya cehenneminde onu Rabbiyle başbaşa bırakmak fikri benim içime su serpiyor. Benim Allah'ım bunu böylece bırakmaz inancı beni böyle zamanlarda ayakta tutuyor. 

Ben, henüz suç işlememiş olanlara yani şu anda tam da yukarıda bahsettiğimiz o insan olmak üzere bir evde yetişmekte olan çocuklara karşı devletin ve bizim sorumluluğumuzdan bahsediyorum. Kötülüğe engel olmak, onu cezalandırmaktan daha çok emek ve dikkat ister ama daha az acı verir. Bu yazdıklarım size çok safça gelebilir ama herkes kendi mizacına göre karşı koyar, herkes kendi içinden gelen dilin döndüğünce acı çeker ve çözüm bulur. Kimi yürüyüşlerle, kimi gösterilerle, kimi kampanyalarla... Benim içimden de bunlar geliyor. Tek bir insan olarak, dua etmek, bu konuda hassas, çabalayan, bilinçli bir öğretmen olmak, yazmak... Şu an bu alanlarda çaba harcayabiliyorum. Çaresiz olduğumu hiç düşünmüyorum. Herkesin çaresi kendi içindedir. Allah, böyle bir zulmün karşısında bize herkese en az bir tane de kendi mizacına ve mesleğine uygun çare vermiştir diye inanıyorum. Sen bir resim çizersin, ben bir yazı yazarım, diğeri meydanlara çıkar, bir başkası bir imza kampanyası başlatır. Hepimizin yapabileceği küçük bir şey vardır. Böylece büyürüz. En çok neden bahsedersek onu büyütürüz.

14 02 2015

Sevgililer Günü Yazısı




“Evlenelim mi?” dedi. “Ne zaman?” dedim. “Haftaya Çarşamba” dedi. “Olur” dedim. “Şurda bi çay içelim mi?” demiş gibi. Doğal olarak dünyanın en romantik evlenme teklifi değildi ama en beklenenlerinden biriydi. Birkaç kez birbirimizsiz kalmış ve dünyanın kaç bucak olduğunu (sayı vermeyeyim) anlamıştık. Bir daha birbirimizsiz kalmak istemiyorduk. Gerçi evlenmek bunu garantilemeyecekti ama en azından safımızı, niyetimizi belli etmiş olacaktık ki bu da iyi bir adım olsa gerekti. Bence daha romantik olsun diye, ben Aşti’de otobüse binmeden (ama bu durumda beni bırakmaya gelmemesi gerekirdi) hemen önce peronu filan bulup, ki Muş Yolu Turizm’in değerli bir yolcusu olacaktım, “dur, gitme” filan diye ağlamaklı koşup ellerimi tutarak bir yüzük de takabilirdi. Ben de ona sarılıp ağlardım. Her şey filmlerdeki gibi olabilirdi. Gerçi filmlerdeki gibi olsaydı ben havaalanında veya tren garında olurdum. Aşti biraz daha sanki asker uğurlamalık bir yer, neyse birkaç yıl sonra onu da yaptık.  
Sonraki Çarşamba günü evlendik. Gençlik Parkı Nikah Salonunda Ahmet’in ailesinden birkaç kişi ve iş arkadaşları, kalabalık bir kız isteme seansı yapmadığımız için (aslında kız isteme yerine Ahmet’in ailesi ve annemin nikahtan bir gün, evet yanlış duymadınız tam bir gün önce tanışma seansları olmuştu) kırgın aile efradı, küçük altınlar, balayları için  Malazgirt/Muş’u tercih eden genç çifti o akşam yolcu edecek olan annem, kardeşim ve gözyaşları hazır bulundular. Pek çok kategoride (gelin kafam ve makyajım birinciliği kaptırmamak üzere) tuhaflık ödüllü bir evlenme hikayesiydi.
Ahmet’in kolları uzun damat ceketi, kafamı bir disko küresine çeviren fütürist gelin makyajım, rengi solmuş antika skodasıyla (bakın yine skoda - ki aynı zamanda gelin arabasıydı) kuaförü bulmaya çalışırken paniklemiş ve kendini Ankara turu atarken bulmuş nikah şahidimiz, kral bir fotoşop efektli gün batımlı deniz kenarlı fotoğrafımızla birleşince ortaya harika anılarla dolu bir nikah hikayesi çıkmıştı. Tüm bunlara rağmen biraz fazla gülümsüyorduk, sarhoş gibiydik, kafamız karışıktı. Heyecanlı ve özel hissediyorduk. Hatta “biz düğüne, nişana, kız istemeye karşıyız” söylemlerimizle bir nevi savaşçılar, öncüler gibi hissetmiş de olabiliriz. 16 saatlik Muş yolculuğu da kahramanlığımıza kahramanlık katacaktı.
Anlatmadığım pek çok ayrıntısıyla beraber içini, dışını, her şeyini bildiğim tek aşk/evlilik hikayesi bizim hikayemiz. Bazen daha ilginç, daha romantik, daha heyecanlı veya daha üzücü hikayelere denk geliriz. Duyduğumuz hikayelerden sadece bize anlatılan kadarını bilebiliriz. Şu an benim hikayemin bu kadarını bildiğiniz gibi. Hatırlayıp anlatmayı çok sevsem de en doğru, en güzel aşk veya evlenme hikayesi bu değil. Belki de doğru hikaye diye bir şey yoktur. Gerçek hikaye diye bir şey vardır.
En iyi bildiğimiz, en sahip çıkmamız gereken hikaye her zaman kendi hikayemizdir. Bu hikayede çoğunlukla bir Meg Ryan bir Drew Barrymore değilizdir. Yıllar içinde birbirimiz uğruna veya birbirimizle hangi savaşları verdiğimizi sadece biz bilebiliriz. Anlatırken, olduğundan daha komik, daha romantik, daha üzücü veya daha sıradanmış gibi anlatabildiğimiz hikayemizin, derinlerde bir yerde bize tam olarak ne hissettirdiğini sadece biz bilebiliriz. Biz tam olarak oyuz işte. Bu yüzden bir When Harry Met Sally, Serendipity veya Jeux d’enfants hissi yaşatmıyorsa aşkımız, kendi filmimize içeriden, kalbimizden bakmalıyız belki de. Kaç hastalık, kaç çocuk, kaç iş yeri değişikliği, kaç dostluk, kaç arayış, kaç yaş, kaç yolculuk ve kaç umutsuzluktan sağ çıktık? Ve yaralandığımız savaşlarda neden yara aldık? Her bir insanın tek veya çift olarak, kendine ait bir hikayesi, hikayesinin de kendine ait bir versiyonu vardır. En geçerli olan, bizi en derinden etkileyen her zaman budur. Herkese anlatmasak bile kendi hikayemizle barışmak, hikayemizin kusurlarını ve kahramanlarını bağışlamak, sevdiğimiz yanları için şükretmek ve kendi hikayemize sahip çıkmak, elimizden geliyorsa kendimize bundan sonrası için daha iyi bir hikaye yazmak. Belki de bunlar, başkalarının romantik komedi gibi gelen sempatik aşklarından, derin tutkulu dramlarından daha önemlidir...


12 02 2015

Aynı Takımda


Ben eskiden kalbime koyduğun kuşları, “Ben gelemem ama sen git biraz dolaş” diyerek uçuruyordum. Geri döndüklerinde ayaklarında kalan çamur kırıntıları ve boyunlarındaki tozlardan çok şey öğreniyordum. Başka ülkelerin iklimleri, bitki örtüleri mesela.
Bir gün yoruldum kuşları uçurmaktan ve kendim gidip o ülkeleri görmek istedim. Kendim uçmak istedim diye çıktığım yolu sen açtıkça açtın. Gökyüzümü bulutlardan arındırdın. Görüş mesafemi uzattın. Biri, neyin niyetine giriyorsa onu mümkün kılman senin adetlerindendir. Birini ne için yarattıysan o yolu kolaylaştırman senin adetlerindendir. Yolları aça aça kucaklarsın nereye gitmek istediğini bileni. Ne için yaratıldığını bulmak ve dünyaya bunu sunmak, yarattıklarının sana şükür dili. Başka türlü şükürlerin, dilimle kalbim arasında bağlı bir ipi yoktu. O yüzden ben ilerlerken arada bir sana yüzümü dönüp “biliyorum ben değil sen yapıyorsun” dedim. “Bu insan işi değil.”
Şimdi istediğim ve istemediğim yolların arasında, her biri birer şükür sebebi olan yollar arasında, ki görmeyi çok arzulayan herkesin vardır böyle yolları- istemediğimde olan hayrı biliyorum, gösterdin. İstediğimde olan hayrı biliyorum, kalbimde içimi tırmalayarak hissettirdi, yalan değildi, rüya değildi. Tattığım o lezzetten dönüp başka biri olmam ve başka bir yoldan gitmem bana mümkün gelmiyor, beni ne için yarattığını ucundan kavrar gibi olmuştum. O arada bir yerde ikimizin de benim tarafımda olduğunu anladım bir süre sonra. Bana, olmak ve yapmak istemediğim bir hayatı yazmadığını, gönlümden geçeni önümde hazır ettiğini sanıyorum.
Seninle ilişkimizde kendimi şeytana daha yakın ve sana daha uzak konumlandırmıştım. O yüzden benim istediğimle senin istediğin ezelden beri çatışmalı, kavgalı, ebede kadar savaş sahneleri dolu olmalıydı. Peki ya senin benim için dilediğini ben de kendim için diliyorsam? 
Ya illâ elemdeki lezzetleri bulup kalmamı amaçlamadıysan da lezzetlerdeki lezzetleri anlamak ve her adımda seninle olmak önemliyse? Ya elemlerin içindeki elemleri ta iliklerimde ta damarlarımda sızım sızım hissederken de sana dönüp beni bunun içinden bu acıyla geçirmenin herhalde bir sebebi vardır, ki eminim vardır, hep vardı diyebilmekse…
Aynı takımda olduğumuz gerçeğini, benim nefsimin aslında senin çağırdığın şeyle mutluluk bulduğunu  anlıyorsam? Buna savaş, çatışma, mücadele, kavga değil, sadece kendi evime kendi yuvama dönmek deniyorsa ya? O zaman bildiğim, o zaman beşinci sınıftayken ilk gittiğim camiden beri, o zaman çok az kitapta rastladığım gibi, aslında hep seninle bir işbirliğiyse hayat? Sen benim düşmanım değilsen. Ben senin kulunsam, ama sen benim beni duymayan dinlemeyen önemsemeyen kafası vurulsun diye hatasını bekleyen hükümdarım değilsen? Sen benim hayat elbisemin terzisiysen ve iğneler taktığın bu elbiseyi prova edip çıkarırken arada bir bir yerime iğne batıyor olması, elbisenin daha güzel olması için bazen lazımsa ve ikimiz de bu elbisenin muhteşem olması konusunda aynı hevesi duyuyor ve aynı hayali kuruyorsak. Sen benim kötü öğretmenim değilsen. Sen benim kötü ebeveynim değilsen. Sen benim evimsen. Sen benim için dünyanın en huzurlu, en güvende olduğum yeriysen. Sen kendimi en kendim hissettiğim yersen. Sen yanında en kendim olduğum kişiysen. Sana varmak için bazen kırmam, parçalamam, içimin ayrık otlarını söküp atmam, kanımı, gözyaşımı akıtmam, pençelerimle savunmam gerekse de bu bir ön koşul değilse ve sana varmak için aslında kırılanı onarmam, parçalananı birleştirmem veya ortaya çıkan yeni şekillerden bir şeyler öğrenmem, otları ayıklarken mutlaka çiçekler ve ağaçlar da dikmem ve gözyaşımı silmem gerekiyorsa ya?
Senin yasaklarının benim yasaklarım olduğunu, senin kitabının benim mahzun hayat mektubumun cevabı olduğunu, senin çağırdığın yerin benim evim olduğunu görüyorsam. Ama bunun bir zalimin dize getirilmesi gibi değil de evini kaybetmiş çirkin ördeğin ait olduğu kuğu sürüsüne kavuşması olduğunu… Nasıl desem… Mesela nasıl dersem diyeyim, senin bunu herkesten daha iyi anladığını biliyorsam. Ve bende bulduğun her yanlışı da daha önce yaptığın gibi bana çeşitli şekillerde göstereceksen ya…
Kalbimin özgür şarkısının aslında beni hep sana getirmek için çalıp durduğunu, o çizik plağın aslında hep senin şarkına dönmem için en acıklı yeri tekrarladığını anlıyorsam ya?
Tüm mutluluk, dağından akan nehir, gökte süzülen kartal, toprağı koklayan tilki, hepsi beni sana getiren arkadaşımsa. Tüm kötü huylarım, günahlarım, senin bende en sevmediğin yanlarım aslında benim de kendimde en sevmediğim yanlarıma denk geliyorsa. Ayakkabımın içindeki küçük taş gibi düzgün ve rahat yürümemi engelleyen ne varsa bir bir temizlemem, çıkarıp atmamsa dilediğin ve ben “hayır bu taş benim bir parçam” diyecek kadar ahmakça ısrar etmiyorsam günahlarımda. Tenime değen rüzgar, alnımdan aşağı süzülen bu yağmur, elimi yakan kar, saçlarımı rengarenk yapan bu güneş, hepsi benim arkadaşım, hepsi senin birer hediyense. Eskiden içimde bir şey, bunlardan aldığım mutluluğu bile kıskanırdı. Suçlu hissederdim yarattıklarından mutluluk duymaktan. Mutluluk duyarak, daha neler var diye ufak kırıntıları takip ederek, izleri sürerek sana doğru bir yolsa bunlar ya? Hilal bugün sevinsin de bana bol bol şükretsin diye yaptıysan? Hilal mutluluğun dibini kazıp köklerini araştırsın diye, Hilal insanlardan sıkılır, bari kitap okusun da yalnızlığı geçsin ve beni bulsun diye dünyanın başka başka yerlerinde başka başka insanlara yazdırdıysan bu kitapları? Her şeyde bir ve el eleysek ve sadece ben bunu her zaman anlamıyorsam ya? Benim anlamıyor olmam hiçbir gerçeği, hele seni asla değiştirmiyorsa ya?

Benim eve dönüşüm, sen çağırdın diyeyse ya? Benim aradığım ev, senin tarif ettiğin evin aynısıysa ya?