30 08 2015

Okul açıcam o olacak



Konu şu: Çocuğa okul arıyoruz. Bu aşırı sıkıcı konuda yazmayalı uzun zaman olmuş. 

Hepimiz insanken ve ihtiyaçlarımız üzerine bunca araştırma yapılmışken, okulların bu temel ihtiyaçları karşılamayı bu kadar ısrarla beceremiyor oluşu karşısında hayretim her geçen gün artıyor.
Yüzme havuzu, spor, dans salonu ve her bir branş için ayrı odası -atölyesi bulunan bir okulda her yeri gezdirip “işte şu da kütüphane” diye parmakla işaret ettikleri yeri “görebilir miyiz aceba?” diyerek açtırınca “aferin bravo süpersiniz” deyip alkışlamamak için kendimi tuttuğum kütüphanede duvardan duvara raflar ama abartısız raflaaaaar boyu sadece test kitabı dizili olduğunu gördüğüm o an’ı da bir kenara yazmak isterim.
Okul, “Velilerimiz böyle istedi” demesin. Velilerinizin böyle istediği şey, televizyona çer çöp dizileri koyup halk istedi demeye benziyor. Mesela ben de bir veliyim. Benim istediğim de olacak mı? Okul, çoğunluğun her zaman doğru ve haklı olduğuna inanmasın.
Özgür düşünce sadece okulun belirlediği sınırlarda özgür düşünce olmasın. “Sadece benim kadar özgür düşünenlere özgür düşünüyor derim” olmasın.
Okul mümkünse altı buçuğa kadar çocuğu okulda tutup ödevlerini yaptırıp eve posasını göndermesin. “Çocuğunuzun evde yapması gereken tek şey dinlenmek ehe ehe.” Çok tatlısınız sağolun.
Okul mümkünse ödev vermesin.
Okul seçkin imajı vermek için mahsusçuktan mülakat yapmasın.
Okul üniforması mümkünse örneğin Lakers forması gibi olunca otomatikman Amerikan Rüyasının çocuklarımız için tıkır tıkır işlemeye başlayacağına inanacağımızı sanmasın. Ayrıca o rüyanın matah bir şey olduğunu düşündüğümüzü varsaymasın.
Okul mümkünse herkese eşit davranacağız derken herkesin “aynı” olduğunu sanmasın. “Bireysel farklılıklar konusunda ne düşünüyorsunuz?” deyince “Sonuçta o sırada E harfi işleniyorsa herkes E harfini işlemek zorundadır” demesin. “Kimse ileri gidemez, geri de kalamaz.” Demesin. Çünkü gidebilir ve kalabilir. Bunu bilsin. “Zaten merak etmeyin, öğretmenlerimiz çok hırslıdır herkesi yetiştirler” hele bunu hiç demesin.
Okul mümkünse öğretmenin cep telefonu numarasını bize bildirmenin çocuğa dair geçerli ve güvenilir bilgi alma ve bunun sağlıklı okul-aile işbirliği garantisi anlamına gelmediğini anlamış olsun. “Bize gelişimle ilgili nasıl-ne sıklıkla bilgi veriyorsunuz?” deyince “merak ettiğinizde ararsınız” demesin. Çünkü öyle derse ben de “kusura bakmayın ama o kadar parayı tam olarak neye veriyorum?” diyebilirim (Sanırım havuz önemli bir unsur burada). Bunu deyince de niyeyse ben ayıp etmiş olacağım için böyle şeyleri oralarda hiç konuşmuyorum.
Okulda mümkünse robotlar, tüccarlar, makineler, akıllı tahtalar dışında birileri çalışıyor olsun.
Bizim zamanımızda insan öğretmenler ve zalim öğretmenler vardı. Şimdi çok yeni bir tür var: Makine öğretmenler.  Duyguları yok gibi. Karşınızda bir insanla değil de bir şirketin kapısıyla veya oradaki bir bilgisayarla konuşuyormuşsunuz gibi. Gözlerine bakıp oradaki insanı, hani şu sıcak, duyguları olan o şeyi beyhude ararken buluyorsunuz kendinizi.
“Burası çok disiplinli bir okuldur” dedikten sonra, “hm peki neler yapıyorsunuz?” deyince “velisiyle işbirliği yapıyoruz” dan öteye gitmeyen yuvarlak cevaplar vermesin. “Nasıl yapıyorsunuz işbirliğini?” deyince ve buna verecek bir cevabı olmadığında kendine kızacağına bana kızmasın. “İnanın ilk defa karşılaşıyorum böyle bir soruyla” diyerek karşısındakine anormal hissettirme sapağına sapmasın. Üç kağıt yapmasın.
İkiyüz tane branş dersi koymak zorunda hissetmesin. Az ders öğretsin, güzelce, sakince ve tam öğretsin.

Arkadaş’ta oturmuş bu tuhaflıkları düşünürken yan masada biri bir okuldan bahsediyor. “Çocuk bir yakınını kaybettiğinde okuldan çok destek olmuşlar. Çocukla ilgilenmişler. Eğer çocuk o okulda okumasaydı bu zor zamanları böyle atlatamayabilirdik diyor annesi.”
Evet diyorum ya, kapısından girdiğimde içinde insanların olduğunu hissettiğim bir okula ihtiyacım var. Ticarethane veya bir devlet kurumu gibi değil bir yuva gibi olabilen. Kütüphanesinde canavar gibi test çözen değil, gerçek kitapları severek okuyabilen çocukların olduğu. Yok mu arkadaş bunun bir yolu? Bulacağıma da biraz inandım onları duyduğumda. Umutlandım. Bakalım neler olacak… 

Yukarıdaki şarkıyı da Çağdaş'ın bu çocuklara özel hayranlığını anlattığı yazısı sayesinde buldum. Pek iyi gitti bu ağır konuya :)

26 08 2015

Kökler, kabuklar, dallar



Zamanı gelmişti. kalbin bahçesinde toplandık. köklere, kabuğa, zor yıllara, güzel yıllara, yaralara ve mutluluklara hak ettikleri sevgiyi, ilgiyi, merhameti hediye ettik. meyvelere, çiçeklere, tomurcuklara "ha gayret..." diye fısıldadık. doğadan büyülendik. birbirimizi büyüledik. gözyaşlarını, kahkahaları ve hikayeleri şifa diye şal yapıp omzumuza doladık. çokça göz göze geldik ve "iyi ki geldin" dedik birbirimize. güvende ve evde hissettik. çaylar içtik, salıncaklarda sallandık, bir ağacın gölgesinde sırt üstü uzandık ve bazen de kimsenin dokunmayacağından emin olduğumuz yalnızlığımızın battaniyesine sarıldık. döndüğümüzde çemberdeki herkesi kabul eder, kucaklar ve anlar bulduk... bu bahçeden yeni ilhamlar ve taze bir umutla ayrıldık. tekrarı için niyet ve dualarla...















17 08 2015

Homosapiens

"İstersen vazgeçebilirsin," dedi. "Vazgeçmek için söylemedim" dedim. "Ben sadece işimi daha ince, daha iyi yapmak istiyorum." O da her işi iyi yapmak isterdi; anlardı beni. Anlamamış gibi davrandı. "Belki de" dedi, "en iyisi bu işlere hiç kalkışmamaktır. Başına iş alıyorsun." Sanki kendisi başına bir sürü iş almıyormuş gibi söyledi bunu. Sanki insanların hayatlarına hiç dokunmamış gibi. Sanki ben onun gözlerinde bir şeyleri değiştirmeye dair o umudu hiç fark etmemişim gibi söyledi. Aptal olmak gerek bunu görmemek için... Ama şimdi ya bana inanmıyordu, ya da başka bir şeyden dolayı kendisi vazgeçmek istiyordu sanki...
"Neden uğraşıyorsun ki?" dedi. Bu homo sapiensler adamın umutlarını kırar. Hayallerini kıracaklar…" İş, ayrıntıları konuşmaya gelince niye böyle davranmaya başlamıştı ki? "Belki de evin senin için daha iyidir." Şaşırdım ama daha çok panik oldum. Ya beni ortada bırakırsa? "Benimle oynuyorsunuz değil mi?" dedim. Gözlerim doldu. Yemeyi bitiremediğim mıhlamayla dolu tabağımı alıp mutfağa yürüdüm. Mutfağa giden yol yeşil. Mutfağa giden yol üzgün. İnsan üzgünken bir şeylerle uğraşmalı. Bulaşığa verdim kendimi. Baktım ki tabaklar tek tek geliyor peşimden, yıkadım da yıkadım. Thich Nhat Hanh’dan Allah razı olsun. Bulaşık yıkamayı öyle anlatıyor ki hiç uzaklara gitmeden kendi içinizden çıkıp tekrar içinize daha berrak dönebilirsiniz (farkındalığın mucizesi sayfa 14). Biraz yıkadım biraz ağladım. Ahmet geldi. "O seni deniyor dedi, pes edecek misin, sana güvenebilir mi, onu ölçüyor". "Beni çok yanlış bir zamanda deniyor," dedim. “Belki bugün iyi bir gününde değildir” dedi. “Belki ben de bugün iyi bir günümde değilimdir”… Keşke bilseydi…
Bulaşıkları bitirip döndüğümde çayımı aldım ve hayallerime kaldığım yerden devam ettim. Ne ara böyle oldum bilmiyorum. Bir ara, kendine inanan biri olmuştum. Bu bulaşıklarda bir şey var. Hem bazı kimselerin sizi incitmesine uzun süre kızamazsınız ve bunun sizinle değil onun kendisiyle ilgili olduğunu derinde bir yerde bilirsiniz.

Sonra oturduk. Uzun uzun müzik dinledik. Bitince, her şeyin hallolacağını biliyor gibi konuyu tekrar açtım. Güldü. "Hala vazgeçmiyor musun?" dedi. "Hayır" dedim. "Değerini bilmeyecekler" dedi. "Benim hayallerimde, değerinin bilinmesi yok ki" dedim. "Ben bunu kendim için bir kere denemeliyim. Bir işin olmayacağından emin olmak için onu bir kez olsun denemek gerekmez mi? Ben sizin geçtiğiniz yollardan daha geçmedim ki. O sizin yolunuz. Hiç denemeseydiniz bilir miydiniz?" Güldü. Sonra anlaştık. Hayallerimden bile fazlası üzerinde anlaştık… Benim için fazladan uğraştığını biliyordum. Bende bir ışık mı gördü yoksa ona kendindeki bir şeyi mi hatırlatıyorum bilmiyorum. Teşekkür ettim. Benim için özel şeyler yaptığınızın farkındayım dedim… Yine güldü. Homo sapiensler... diye söylenerek uzaklaştı…

10 08 2015

Peki sen bir ağaç olsaydın?

Peki sen bir ağaç olsaydın? dedim.
Kocaman bir ağaç olurdum, dedi. "Herkesin gölgesinde dinlendiği ve herkesi çevresinde toplayan...
Ama şimdi yorgunum."
Neye ihtiyacın var? dedim. "Benim de bir gölgede oturmaya ihtiyacım var. Bir de insanlar güneşte kaldığı zaman çok endişeleniyorum. Belki daha büyük bir ağacın gölgesinde durmaya ihtiyacım var... Belki bu görevi paylaşmaya..."
Ağacı incelerken omzundaki yükün ağırlığından nasıl kurtulacağını kendisi bulmuştu. Hayatımın en büyük derdi dediği derdin dermanı bir ağaca bakmakta gizliydi: Ağaçlar gölge olmak için hareket etmezlerdi.
Bir süre sonra ben bir ağaçla sohbet ettim. Dere kenarında bir söğüt ağacı beni çağırdı sanki. Gittim ve içimdeki üç soruyu sordum. Sorularımı söylemeyeceğim. Cevapları söyleyince zaten anlarsınız smile emoticon1. Soruma dedi ki: Derdini kederini bu dereye anlat. Akıp gitsin. 2. Soruma dedi ki, benim de kimim kimsem yok ama Rabbim var. Bak bir anneden bir babadan doğmadığım halde Onun yardımıyla burada kuşlara böceklere yuva insanlara gölge oluyorum; nefes oluyorum. Hiçbir kimsesizliği kendime bahane etmeden... 3. Soruma dedi ki, sen sadece yaklaş ve meyvelerini paylaş. Gerisi hallolur.
Oracıkta ağacın gölgesinde ağladığım yetmezmiş gibi gidip arkadaşlarıma anlatırken de bir kaç kişiyi ağlattım 
��
1. Metaforlar derdimizi tam anlatamadığımızda derdimizi anlatan dil olurlar. Şarkılar yoluyla anlaşmak da böyledir mesela. Kendinizi bir şeye benzetseniz neye benzetirdiniz?
2. Doğada sessizce tefekkür etmede çok büyük yardımlar ve şifalar gizli. İçinizde, kalbinizde yazılı olanın rahatça dışarı çıkması için sessiz yürüyüşler, sizi çağıran bir şeye yaklaşıp (hani bazen bir ağaç, bir hayvan çok dost gibi gelir ya) onunla söyleşmek veya toprağa uzanmak çok iyi gelir.
Bu iki çalışmanın etkisini paylaşmak ve büyütmek için "Bir ağaç olsam" adında iki günlük bir etkinlik tasarladım. Kendimizle, doğayla sohbet, müzik ve yazı çalışmaları çokça "kendine koçluk" içeren bir buluşma. Ve kendimi çok ait hissettiğim güzel bir bahçe bulmak nasip oldu. Ankara Kazan'da yazıbeyli köyünde ütopya diye bir yer.
Son kayıt tarihi 16 Ağustos 2015
Ayrıntılı bilgi için tıklayın
Bu da bugünün şarkısı olsun: 

7 08 2015

Kozalar

https://youtu.be/TOpqwsEtEMg 

Geçen yıl Bursa'da Kitap Evi Otel'de kalırken bir yazı masası gördüm. Üstünde bir de güzel lamba. Orada dedim ki keşke günlerce otursam ve yazsam. Sonra Bozcaada'ya gittik. Kitap fuarında Yazma Cesareti diye bir kitap gördüm. Bozcaada'da okudum bitirdim. Yazmak yazmak yazmak istedim. Zaten içimde bir şeyler yer değiştiriyordu. Ne yapıyordum ne yapacaktım? Eve döndük. Eylül'de altı aylık izin aldım. Altı ay okul tatili yani. Sadece kendim için. Düşünmek için. Yazmakla ilgili kitaplar aldım. Biraz okudum biraz yazdım. Anlatmayı çok istediğim bir hikaye vardı. Onu yazdım. Sonra sildim. Baştan yazdım. Derken o hikaye aslında bir masal olmak istermiş. Aylar sonra o masalı yazdım. Şimdi bir öğrencimin resimlerini çizeceği diğerinin şarkılarını yazacağı bir masal oldu. Yazdıklarım iyiydi ya da değildi diye bakmamaya karar verdim. Sadece cesaret ettim. Cesur biri olduğumdan mı bilmiyorum. Belki de insan, hayatının bir döneminde bir ses duyuyor ve o sesi duymamış gibi hayata devam etmek mümkün olmadığından ben ona çaresizlik değil cesaret dedim. Eve kapanma ihtiyacımı ve daha pek çok şeyi duymazdan gelemedim. Doğum günümde bir yazı masası bir lamba hediye etti eşim. Sessiz ve kendime ait bir dünyaya çekildim gündüzleri. Volkan aradı bir gün. Yeni bir yayınevi varmış. Kendi kitabı oradan çıkacakmış. İstersen sen de gönder dedi. Gönderdim. Ocak ayında kitap çıktı. Bu hikayeyi yazmak tabii ki yaşamaktan daha kolay. Destek olan bir eşiniz, kendinize ait bir köşeniz ve izin alma imkanınız olmayabilir. Kimini dış koşullar zorlar kimini içerisi. Ben, içindeki seslerle zorlanan biriyim. O yüzden dış koşullarım mükemmel olduğunda bile bazen mücadele etmem gerekiyor. Dış dünyadaki engellerle mücadele edenler kadar... içimde başka dünyalar ve o dünyanın kendine has engebeleri. Bugün tekrar Bursa'ya kısa bir ziyaret sırasında Koza Han'ın koca ağaçlarla, ilham ve muhabbet dolu avlusunda oturmuş çay içerken fark ediyorum iyi ki taşlar yerinden oynamış gözyaşları akmış... yine de tek bir formülü yokmuş. Pes etmeyin diyemem. Cesaret her şeyin başı diyemem. Her şey var. İçinizde bir ses sizi daha anlamlı daha doyurucu bir hayata çağırıyorsa o sesi dinleyin. Cesaret budur. Ama kısmete nasibe inanın. Bu da cesaret gerektirir. Herkesin bir kısmeti vardır. Orada değilse buradadır. Önemli olan kitabın çıkması veya satması gibi gelmişti. Sonradan anladım ki önemli olan bunlar olmasa bile hala inanmaya devam edecek miydim? Allah'a her koşulda işleri teslim etmek ve güvenmek. Asıl cesaret budur. Hayaller gerçek oluyor, inanın diyemem. Bazen gerçek olmayacak. Bazen tam istediğiniz olacak ama yanında getirdikleriyle baş etmekte zorlanacaksınız. Hayallerin gerçekleşmesi de gerçekleşmemesi de birer sınavdır. Bu içimde duyduğum ses anlamsız mı olacaktı gerçekleşmese? Asıl sınav buydu. 

Koçluk eğitiminde tanıştığım bir arkadaşım bana bir veda notu yazmıştı. "Eğer bu öğrendiklerini ve yeteneklerini kullanmazsan Allah bunun hesabını sorar :)"
Ben küçükken Bursa'ya geldiğimizde babam bana Koza Handa bir ipek böceği kozası hediye etmişti. Bu gelişimizde bir dükkan sahibine sordum nereden koza bulabilirim diye. Çekmecesinden bir tane çıkarıp verdi. Kızıma verdim. Sonra bir tane daha verdi: bu da sizin için... 
İpeğe dönüşebilir, kozada kalabilir, kelebek de olabiliriz. Her biri ve belki başka hayatlar da mümkündür... mümkün olan için gayret, inanç ve umut; mümkün olmayacağında teslimiyet ve yeni bir yol çizmek... ve daha aklımın ermediği kim bilir ne çok yol ne çok kapılar vardır hayatta... Duyduğunuz kalp seslerini susturmayın. İnanın. İnancınızı sağlamlaştırın. Durun manzaraya bakın yorumlayın. Nefes alın ve hazır hissedince yolunuza devam edin...