8 02 2016

Aşk ve Gurur



Odasının duvarlarının tavana yakın kısımlarında kabarmış boyalar vardı. Oraya baktığımı fark edince dedi ki, “Duvar kağıdı alamadığımız için üstüne badana yaptık.” O küçük odada saatlerce oturur, konuşur, konuşmaz, sigara içer ve Ezginin günlüğü veya Sting dinlerdik.
Çok güzel kara kalem resim yapardı. Bir de siyah kağıtlara gümüş ve beyaz ve mavi gökyüzü boyamayı severdi. Kitapları vardı odasında. Mektuplar şiirler yazardı. Parfümümü ve Can Yücel’i severdi. Parfümümün adı far away’di. O yakın olmayı severdi. Bense yakın olursam beni sevmeyeceğinden korkardım. Duvarlarım katman katman soyulursa diye.
Bana boncuktan kolyeler yapardı. Bana kendimden, bende olduğunu hiç bilmediğim bir şey yapardı, anlayamazdım. Bense sevgi kapıma kadar geldiğinde onu nasıl buyur edeceğimi bilmezdim. Çünkü, çünküsünü de bilmezdim. Sadece öyleydim ben. Korkardım. Belki aptalca bir şeyin içinde yitip gitmekten, kendimi kaybetmekten.
Seven her zaman kazanıyordu. Bunu görebiliyordum. Benimle ve bensiz, birlikte ve yalnız, tanıdığım en mutlu adamdı. Ne kendiyle bir kavgası vardı, ne dünyayla, ne benimle. Onu üzmeyi istemezdim ama üzerdim. Sonra bir gün ona bir şey söyledim. Kendimle, sebebini bilmediğim bir savaşta açtığım bir ateşte sekip ona değen bir söz. 
O gün benden vazgeçti. Sevilmeye o kadar alışmış ve o kadar şımarmıştım ki vazgeçmesine bile kızdım. Nasıl olur da benden bu kadar kolay vazgeçerdi? O gün, otobüste, aramıza giren buz gibi perdeye neredeyse dokunabilirdim. Bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağı hayatımız o gün başlayacaktı. Usulca, bağırıp çağırmadan, susarak, yanımda olmasına rağmen gitti. Beni yine bir yerlere çağırdı. Ben yine gittim. Birlikte dolaştık eski yerlerde. Elimden tuttu. Sarıldı bana. Sıkı da sarıldı ama içinden ruhu gitmişti. Yine de beni iyi tanıdığı için, nasıl gururlu olduğumu bildiği için, terk eden olmama izin verdi.
Onu terk ettim ve meğer aşkı gerçek değilmiş diyerek kendime kocaman bir sırt çantası yaptım. Çantamı hazırlarken Sevgi sabırla ve üzüntüyle beni izledi. Sabahın köründe bir trene bindim ve İstanbul’a gittim. Sabah Esra çıkıp işe gitti. Bütün gün oturup ağlayarak ve evde bulduğum Zeki Müren kasetinde döne döne Bir Demet Yasemen’i dinleyerek Esra’nın eve gelmesini ve benimle konuşmasını bekledim. Konuştu da. Ama yaptıklarımın saçmalığını görebiliyordu. Onun sabrını da deniyordum ve benimle merhametle konuşuyordu, en dibe vurmuştum çünkü. Esra dibe vuran insanlara nasıl davranılacağını bilirdi.
Onunla oturduğumuz o odaya dönüp duvarları kazımak istedim. Altında ne vardı? Önce o kabarmış boyaya bir şeyle vurup onu patlatmak, sonra duvar kağıdını ıslatıp yırtmak, sonra altındaki alçıyı, çimentoya varana kadar kazımak istiyordum. Kendime gitmek istiyordum. En korktuğum şey olmuştum. En korktuğum böyle olmaktı. Ve kendimi bunca korumama rağmen yine kendimi burada bulmak bana hayatın ettiği bir küfür gibi geliyordu. En kötüsü terk edilmekti. Terk edilmiştim. Beni kendi kalıbımdan özgür kılmıştı. Daha kötüsünün olmadığı bu yerde ben de nihayetinde bir insandım. Ben meğer en çok, insan olmaktan korkuyormuşum.
Yıllar içinde, kendimden sıyrılmayı, aklımı başıma, kalbimi yerine almayı ve biraz da kontrolü kaybetmeyi öğrenmeye çalıştım. İnsanları denemeden, sevgiyi her gün sınamadan yaşamayı. Kaybolmaktan, perişan olmaktan korkmamayı. 
Duvarı kazıyayım derken yıkmıştım. Sonra onun gibi değil ama kendim gibi sevmeyi öğrendim.
Çenemle, boynumla yakamdaki kürkü okşar gibi. Yabani bir hayvanın gözlerine bakar gibi ve pençelerine kuru ellerimi uzatarak. Trenden indiğimde orada olacak mı diye korkudan ölerek, bazı geceleri uykusuz ve kolum dertli başımın gözyaşlarıyla su toplamış. Uyuyarak, uyanarak ve kabarıp inen denizler gibi.
Dünyanın kitabını okur gibi gözlerimi kısarak, kelimeleri yutup havaya yazı tura atarak. İçimden çiçekler açarak ve kalbimden taşan şarkıları dünyaya söyleyerek. Hayal gücümün bütün çılgınlığıyla ilham olarak, ilham alarak ve bazen çalarak ama mutlaka aldığımdan başka şeyleri yerine koyarak. Sevmek güzeldi. Sevmek çok güzeldi. Tattığım en güzel en çılgın en hayat veren şeydi. Tuhaf bir bağla bağlı ama vahşi ve özgürdüm.
Korkuya, arzuya ve tutkuya da, merhamete, ilahi duygulara ve yumuşacık bir yatağa duyduğum özlemi duyduğumu kabul ederek sevmeyi öğrendim. Parmak uçlarımla kendi kalbimin iğnesini başka bir kalbin plağına değdirerek ama batırmayarak ve gittikçe daralan daireler çizen eksenimde tozları toplayıp havaya üfleyerek. Bir de bazen boşa dönmeyi göze alarak. Tam merkeze varmışken şarkısız kalmayı, ölümü, kalımı, göze alarak...

6 02 2016

Kendinden bir yol çizer misin?



Benden önce yürüyenler varsa da ben ilk kez yürüyorum. Aynı yolu yürümedim onlarla. Aynı anda yürümedim. Kıyıya ulaşabilen herkes kendi hikayesini, “kahramanın yolculuğu” gibi anlatmaktan hoşlanır ancak dürüst olayım dostum, bir Odysseus değiliz. Yine de başkalarının başından geçen hikayelerin şifa veren yanına kendimi bırakmayı, onları dinlemeyi, okumayı seviyorum. Geçen hafta 1001 Gece Masalları’nı izledim. Oradaki usta diyordu ki, “insanlar, hikayeleri sever çünkü hikayeler bize neden ve nasıl yaşayacağımızı öğretir.” Vay dedim. Hem neden, hem nasıl… ikisini de kucaklarım ben.

Hayatların değişmesi ekseri, üç felaket+bir mutlu sonla 128 dakikada, filmlerdeki gibi olmuyor. Arkada ne iyi müzik çalıyor; ne ağır çekimler, ne de büyük zaferler var. Şu ara benim soundtrack albümümü dinlemek istemezsiniz (çünkü aynı sahnede hem şu hem şu çalıyor). Çoğunlukla, etkisi o gün fark edilmeyen adımlarla, tek başına verilen zor kararlarla, birer ikişer sayfası okunan ve dünyamızı bir anda değiştirmeyen kitaplarla değişiyor hayat. Bazen bizim zınk diye değiştiğini düşündüğümüz hayatların toprağındaki kazı çalışmaları bundan uzun uzun yıllar önce,  develer tellal iken başlamış oluyor. İlk görüşte aşk denilen şeyin kıvılcımının bile yıllar öncesinde başlayan bir hikayeyle, çok özleyerek atılması gibi.

Bazen biri bana sarılsa ve "her şey çok güzel olacak" dese ne güzel olurdu diyorum. Sırtımı sıvazlasa ve "aferin kızım böyle devam et" dese. Ah garantinacılık. Belirsizlik düşmanı sabırsız kalplerin terbiyecisi Hızır aleyhisselam: “sen benimle yürümeye tahammül edemezsin” demiş. “Bu kadarı”nın bana fazla geldiği ve "Allahınızın aşkına ben sağa çekip biraz uyuyacağım" demeyi düşündüğüm günler, Hızır aleyhisselam’ın, günlük burcumuz misali bir günlük kader olabileceğini düşünüp devam etmeye karar veriyorum. Emeğimle yaşayabilirim, peki kaderimle yaşamaya var mıyım? Okuduğum kitaba bakılırsa insanın ruhsal olgunluğunun en üst seviyesi, felaketlerin bile bir anlamı olduğunu kabul etmek. Orman yangınlarının bile ekosistemin sağlığı için hayırlı olabileceğini kabul etmeye var mıymışım? Hocam ama zor sormuyor musunuz? diyeceğim tam, ama kader bana "hah işte demiştim benle yürüyemezsin" demesin diye yutuyorum.

Yine de, her şeye rağmen, canını sevdiğim mucize payı. Çünkü Allah mucizeyi ve güldürmeyi seviyor değil mi?

Kalben’in albümü çıkmış. (iki favorim:Haydi Söyle ve Doya Doya) Kalben, tam cümleyi hatırlamıyorum, şuna benzer bir şey yazmıştı: “Yola çıktığımda tek başımaydım. Sonra çoğaldım. Güzel insanlar tanıdım.” Hayatta yapılmaya değer şeyleri yapanlar, ilk adımlarında hep yalnız oluyorlar gibi gelir bana. Öyle olmasaydı birlikten kuvvet doğması için önce onları organize etmek ve o ilk canlı çökelekli enerjiyi kaostan bir düzen kurmaya heba etmek lazım gelirdi.
El ele gidilen yerler var. Onlar da yeri geliyor güzel ve de heyecanlı oluyor çünkü bazı insanlar, bazı insanların kanatları oluyor. Bir de yalnız gidilen yerler var. Bazı yolları insansız, salim kafa yürümek icap ediyor. 

Yollar çizmek, o yollardan gitmek, gerek yalnız, gerek birlikte... Hikayeler okuyor ama çokça da, yaşarken yeni hikayeler yazıyoruz. Hayatı neden ve nasıl yaşayacağımızı da gün geliyor en zor ve en lezzetli yoldan, kendi hikayemizden öğreniyoruz.

28 01 2016

Kanatlar, Masallar



Bir kadının kanatlarını çalmayacaksın arkadaş. Yoksa acayip şeyler oluyor. Malefiz'de, kadının aşık olduğu adam, kadının gücünü kendi gücüne tehdit olarak görüyor ve Malefiz’in kanatlarını çalıyor. Sonuç, ortalık çok fena batıyor. Öyle güzel bir kadından hiç beklenmeyecek çirkin davranışlar vuku buluyor. Uyuyan Güzel, evet iyi bitiyor ama ne gerek var şu üç günlük dünyada değil mi?

Kurtlarla Koşan Kadınlar’daki fok derisi hikayesini anımsattı bu bana ama Fok derisi’ndeki adam deriyi çalıp kadından saklayarak kadını yanında tutmaya çalışıyordu; Malefiz’deki ise kanatları alıp kayıplara karışıyor. Hangisi daha fena bilemedim. 

Kanat meselesi çıkınca, Kate Chopin’in fi tarihinde okuduğum Uyanış adlı kitabını hatırladım. Matmazel Reizs, romanın kahramanı olan Edna’nın omuzlarına dokunup şöyle bir şey diyordu: “kanatlarına bakıyorum güçlü mü diye, çünkü geleneği ve ön yargıyı aşmak isteyen birinin kanatları güçlü olmalı.” Matmazel Reizs dost mudur düşman mıdır bilinmez, belki Edna'ya nazikçe ayar vermeye çalışıyordur çünkü Edna kendine bir stüdyo kurmak, resim yapmak gibi ıvır zıvır işler peşindedir. Kanatları da o kadar güçlü değildir. Kanatlar, gücünü biraz finansal durumlardan alıyor gibi geldi bana ama günahını da almayayım belki sadece imanı zayıftır. Oo bakın yine günah aldım.

Kadınlar önce aşk için kaptırıyorlar sanki kanatlarını. Patti Smith M Treni’nde, hayalini kurduğu kafeyi açıp, son işleri bitirip tam olayın keyfini sürecekken, birlikte bir hayat kurma teklifiyle gelen adamın peşinden gittiğini anlatıyor. Gitmesin mi? Gitmeyelim mi? Gidelim. Adım adım birbirimize, hatta ikimizden daha da büyük bir yere doğru gidelim. Ama aa ben beş adım attım, hadi sen de iki adım daha at hesabına girmeyeceğimiz kişilerle gidelim. Birlikte uçalım ve sağlam ve güçlü ve güneşe gittikçe erimeyen kanatlarımız olsun. Birlikte hayaller kuralım, inanalım, inandıralım. Kanatları tamir edelim. Bazen hiç uçmayalım. Bazen uyumayalım. Bazen birimiz uçsun, diğerinin canı ormanda bir ağaca tünemek isterse tünesin. 

Kadınlar bazen aynı şeyleri sadece aşkları değil işleri için yapıyor. Kanatlarını ütüleyip katlayıp kaldırıyorlar. “Önceden ben de okurdum. Önceden ben de severdim. Ben önceden çok güzel resim yapardım.” Hem çalışıp hem de hayali kurulan bir hayat sürmek zor görünüyor ama artık imkansız gelmiyor.

Kendini bulmak, ne işe yaradığını anlamak uzun ve sarsıntılı bir yol. Hem keşiften sonrası düzlük bile değil. Kuş sesleri öyle hemen ovalara yayılmıyor. Diyelim ki yazı yazıyorsunuz. Eğer insanların arasında yaşamaya devam ediyorsanız, azıcık serin kan iyi gelecektir çünkü eline kalem alıp iki satır yazmayı denememiş arkadaşlarınız sizi ancak Ursula L.Guin veya Jose Saramago’nunki gibi romanlar yazabilirseniz ciddiye alacaklarını beyan edebilir. Veya diyelim ki bir iş kuruyorsunuz. Geçimini sağlama kaygısı olmayan bir kısım arkadaşlarınız neden bu işi zevk için, yani öylesine, hayır için yapmadığınızı sorabilir, diğer bir kısım ise zaten böyle para kazanılmayacağını söyleyebilir. "Tövbe estağfurullah" bunlarla iyi gider, deneyin, farkı görün. 

Şimdi hayallerini gerçekleştirmek isteyenler burada bu önemli konuşmamı dinlemek için toplanmışçasına duygulandım sesleniyorum: Kanatları kaptırmayın. Çalışın, dua edin, gökyüzüne azıcık daha bakın, azıcık daha iyi beslenin, azıcık daha yürüyün, uçun, korkmayın, uçun uçun, yorulunca dinlenin, kendinize iyi bakın, ailenizle vakit geçirin, aileniz yoksa kendinize bir aile bulun, sığının, ağlayın, sonra gülün, iyi uyuyun ama hayatınızı uykuda geçirmeyin, çevrenizdeki müdire hanımlara kulak asmayın, saygı duyduğunuz insanları dinleyin, el attığınız işlerde ehil olanların eleştirilerini, bir de sizi seven insanları dinleyin. İyi gün dostu da değerli bir şeydir onlardan bulun, iki kanat çırpmanıza rağmen, olur da ilahi lütufla uzak bir yere taşınırsanız, işte o uzak yerde aferin diyebilen bir dosta ihtiyaç duyacaksınız. Bazı insanlar dramdan beslenir ve kötü günlerinizde elinizi tutup "neyin var tatlım?" demeyi severler. Neyin var tatlım'cılardan uzak durun.

Tabi dünya öyle "amanın kanatlarımı çalmasınlar" diye sakındırık olarak da yaşanmaz pek. Her şeyden de kıllanmayın. Neticede ölüp gidiyoruz da ve dünya iyilik, güzellik, hoşluk, çirkinlik ve kötülüğün iç içe, kol kola gezdiği fani bir yer. Thomas Wolfe demiş: "Hayat ne bütünüyle kötü, ne de tamamen iyi. Ne sadece çirkin, ne de sadece güzel. Hayat zalim, vahşi, nazik, asil, tutkulu, bencil, cömert, aptal, çirkin, güzel, acı dolu, zevkli. Bunların hepsi ve daha da fazlası." 

Yalnız, size verilmiş kanatları neden saklayasınız? Katlayıp birine teslim edesiniz? Umutlu olmak, sevmek, iman etmek, çalışmak, bir olmak, güvenmek ama kanatları kaptırmamak lazım çünkü onlarla uçmak sizin hayata karşı borcunuz. Bu kanatlarla ne kadar, nereye kadar uçulur, içinizin bir ibresi var, ona bakın. Ha, bir yerde takılıp düşerseniz, o kadar uzağa gidemezseniz en azından dersiniz ki "Denedim. Bunlar boşuna verilmemiş, iyisiyle kötüsüyle yaşadım gördüm." Öyle işte. Haydin şimdi uçun gidin. Ya da yürüyün.

24 01 2016

Tatilde çocukla nasıl vakit geçirilir?



Tüten geçen hafta yazmıştı. Bugün de Gülse Birsel’den "Vatan yahut "Sömestre"yi okudum. Benim de kafaya taktığım, sevdiğim bir konu. Çocukla nasıl vakit geçirmeli? Çocukla vakit geçirmeli mi?
  1. Bir kere bizde bir tatil korkusu var. Çocuktan korkuyoruz. Çünkü işlerin bizim istediğimiz gibi gitmeyeceğinden korkuyoruz aslında. Çocuktan korkmamak lazım. Büyük olan biziz. Yaparız. Modern zamanlarda en çok unuttuğumuz şey bu.
  2. Çocuklar kural öğrenebiliyorlar, hatta seviyorlar bile. Düzen, plan size göre olmayabilir, onlar bunu da seviyorlar. Ben Ayşe’ye bir günü planladığımda (kahvaltı, resim çizme, oyun oynama, oda toplama, çizgi film, dışarı çıkıp hamur kalıbı alma, evde hamur yapma, yemek, oyun vs) daha uyumlu, mutlu oluyor. Yeter ki ben planlayabileyim.
  3. Önce kendimi tanımam gerekiyormuş. İyi anne olmadığım için bunalımlara girmeden önce sorulacak soru: ben kimim? Belki sadece çocuklarla vakit geçirmekten başka ilgi alanları da olan biriyimdir. Belki evliliğime daha çok vakit ayırmalıyımdır, belki işi kafama takıyorum, belki aklım başka bir hayalde. Bu beni kötü bir anne yapmaz. Evet süper anne de yapmaz ama ahaha şu an günü kurtarma derdindeyim zirveye oynamıyorum zaten.
  4. Çocuğun birkaç tane temel ihtiyacı var. Bu ihtiyaçları karşılamazsam suç işlemiş/ayıp etmiş olurum. Sevgi, barınma, ısı, güvenlik, temizlik, beslenme gibi. Onun dışında, tabi dövüp sövmemek, yok saymamak lazım. Bu konu yeterince net.
  5. Neden bilmem bu bizim jenerasyonda bir sonsuz çocuk eyleme olayı var ve bu insana kendini sırf okumayı yazmayı ve onsuz da eğlenmeyi sevdiği için zalim gibi hissettirebiliyor. Ayşe daha bebekken scrapbooking’e merak sarmıştım. Bir gün blogda Ayşe dışında bir şeyle eğlendiğim için suçlu hissettiğimi yazmıştım. Halden anlayan bir anne şöyle demişti: “Senin kokunu duyacak kadar yakında olsun yeter. Her an onun başında durmana gerek yok.” Allah’ım sanki biri beni özgür kılmıştı bir anda. Anneleri yerden yere vuran o ünlü pedagogla tanışıp bende olan tüm arızanın annemden, dolayısıyla çocuğumda olan tüm arızanın da benden kaynaklandığını öğrenene kadar ;) evet bir müddet daha deniz kenarında koşupzıplayan mutlu yavru geyik gibi dolandığım için suçlu hissetmeyebilirdim. Düşünsenize bir insanın hayatını mahvedebiliyordum. Ama o pedagog olduğu, ben olmadığım için onu dinlemeye devam etmeniz belki daha doğru olur.
  6. Herkesin kendini rahat hissettiği bir şey var. Eşim çocuklarla oynamaya bayılır. Profesyonel olarak düşünebilecek düzeyde. Benim için çocuklarla sohbet etmek, sorulara cevap aramak, yürümek filan güzeldir. Onun dışında bir çocuk hayranı değilim. Eğlence yerleri, alışveriş merkezlerindeki çocuk oyun alanları benim için kâbus. Genel fikir şu: oyun oynamak benim işim değil. Oyun oynamaktan zevk alan ebeveynler var. Ben almıyorum. Bence benim işlerim şöyle şeyler: beslemek, giydirmek, temizlemek, sevmek, sevgimi ifade etmek, güvende hissettirmek, merak duygusunun önünü kesmemek, başkasına veya kendine fiziksel ve duygusal zarar verecek bir şey yapmasına engel olmak; doğal olarak gelişen inanç, doğa sevgisi, hayvan sevgisi, öğrenme sevgisini teşvik etmek, engellememek.
  7. Kimse açıktan eleştirmediyse de bakışlardan ve yanımda konuşulanlardan anlayabildiğim kadarıyla çok ideal bir anne sayılmam. Önceden işte o pedagogları filan okuyup kendimi “düzeltmeye” çalışırdım. Oysa bu bir bozukluk değil, bir mizaç meselesi. Bakınca büyük küçük dinlemiyor, en eğlendiğim zamanlar insanlarla olduğum zamanlar değil. Allah sonumuzu benzetmesin, T.S Spivet’in kendi dünyasında yaşayan annesi gibiyim biraz. Neden çocuk doğurdum peki? Neden doğurduğumu hatırlamıyorum ama oynamak için değil. Bu kesin.
Gelelim oyunlara:
  1. Sayma ve kayıt işlemleri. Ayşe sayı saydığı/yazabildiği için kütüphanecilik oyunu oynayabiliyor. Kitap, defter, dergilerini raflardan indirip gruplandırmasını, sonra her grubu saymasını ve kayıt tutmasını istiyorum. Ben kütüphane müdürüyüm. Son kontrolleri ben yapıyor ve son imzayı atıyorum. Ne kadar uzun sürdüğüne inanamazsınız.
  2. Ona Legolardan, bloklardan vs. bir yol kurduruyorum. Yol acayip kalabalık. Ne kadar barbi, miniş, satranç taşı varsa hepsi yollara düşmüş. Trafik ağır ağır ilerliyor. Varış noktasına varana kadar yıl geçiyor.
  3. Bir resme bakarak resim çizdirme. Ayşe’nin resme yeteneği de ilgisi de var. O yüzden bu işe yarıyor.
  4. Ortadan kaldırdığım unutulmuş oyuncakların yeniden ortaya çıkarılması.
  5. Hamur ve hamur kalıplarıyla dev pastalar, yaka iğneleri, buzdolabı mıknatısları yapılması.
  6. Bebek yıkama, saçlarını kesme, makyaj yapma. Banyodaki leğende bütün bebeklerin yıkanıp paklanıp kurulanıp eski makyaj malzemeleriyle makyajlarının yapılması. En son, bir barbie’nin saçlarına kına yakmasını istedim.
  7. Dükkan oyunu. Sehpanın üzerine tüm ıvır zıvırları dizdirirsiniz. Sonra oyuncak paralarla bir şeyler alır satarsınız. Bu kısım sizin katılımınızı gerektirir ama o satmak istediği oyuncakları seçip dizene kadar epey vaktiniz var.
  8. Kurallar koymak iyi. Kural koymayınca işler yürümüyor. “Toplanmayan oyuncak çöpe atılır” bizde çok işe yarayan bir kural. Şimdiye kadar üç-dört kere de oyuncak atmışımdır.
  9. Çizgi film izleme
  10. Kolaj. Gazete, dergilerden sevdiği şeyleri kesip kocaman kağıtlara yapıştırma.
  11. Hava çok soğuk değilse bahçeye çıkma.
  12. Son olarak annelerin, çalıştıkları ve çalışmadıkları, oynadıkları ve oynamadıkları, eşleriyle baş başa vakit geçirdikleri ve geçirmedikleri, kendilerine baktıkları ve bakmadıkları, çocuklarına bir şeyler öğrettikleri ve öğretmedikleri için bu kadar suçlu hissettirildikleri ve çocuklarının arızalarının tümünden bu kadar sorumlu tutuldukları başka bir çağ oldu mu bilmiyorum. Anneler anneleri kınamasın. Anneler annelerle yarışmasın. Anneler kendilerine de, başka annelere de merhametli olsunlar. Hepimize kolay gelsin.

23 01 2016

Öyledir Hiromi




"Başkasının müziğini çalmak zordur" demişsin. “Başkasının müziğini çalmak demek, onların evine girmek demek.” “Biz Japonya’da ayakkabılarımızı çıkarıp gireriz insanların evine.” Ne tesadüf, biz Türkler de öyle.
“Birinin evine girerek ona yakın olamazsın,” demişti biri. Orada durmak, onu anlamak, ona saygı duymak ve onu sevmek. Belki böyle. Belki zamanla.
Ve samimiyetin anlaşıldıktan sonra belki bir gün öyle yakın olursun ki, şu duvarın rengi şöyle mi olsaydı, bu dolap burada daha mı güzel olurdu? bile diyebilirsin. Samimiyet, samimi olmaya çalışmamakla olur. Zamanla. Kendin olarak. Her şeyin bir hapı var da, kendin olmanın yok. Değil mi Hiromi?
"Bir şeyi parçalarına ayırmak ve yeniden kurmak mümkünse, onu sadece sevenler ve anlayanlar yapabilir. Ehil olanlar." Seven insaflı olacağı için mi öyle dedin? çünkü öyledir Hiromi. Bizim ömrümüz kötü cover’la geçiyor Hiromi. Müsait misin demeden, ayakkabılarımızı filan çıkarmadan birinin evine giriyor, kendimizi başköşede ağırlatıyor ve sonra da gönül darlığımızın adını “senin mutfak da hep dağınık” koyuyoruz.
Basçılar ve davulcular bile kendi melodilerini çalabilirler demişsin. Tuhaf şeyler söyleyerek farklı mı olmaya çalışıyorsun Hiromi? Bir acayip işler, yeni yeni icatlar çıkarmışsın.
Sonra yine de derler ki “ah ama bu saçlar…” "Saçlarınızı kendiniz mi böyle yapıyorsunuz?"
Her bir küçük şey günlüklere yazılır, birikirmiş. Onu biliyordum da, o küçük şeylerden şarkı bile yapılabildiğini… Öyledir Hiromi. Öyle diyorsan.
"Hayatın her anı bir hazine avı gibi olmalıdır." Bunu da demişsin. Hayat güzel bir şeymiş. Hm ilginç. Bunu ilk kez sen söylemiyorsun. Bak nasıl seviyoruz biz hayatı. Haberleri izle.
Biz, başarısız piyano geçmişi olan bir annenin “dahi çocuk projesi” de olabiliriz. Birinin hayal kırıklıklarının bedelini ödemek için hayal kurması yasaklanan çocuğu da olabiliriz. Büyüyünce çocukluğumuzu ne yapacağımıza biz karar veriyoruz değil mi Hiromi?
Bir gruba sahip olmak iyi bir şeydir değil mi Hiromi? Ama tek başına da olsa gitmeye devam etmek yine öyle. Çalmaya devam etmek yine öyle. Nasıl oldu da, demişler, üstüne yapışmış bu “Asyalı kadın enstrümanist” etiketinin altından kalktın? "Piyanomu çalarak," demişsin. Başka yolu yokmuş. Hiçbir şey yapmayan insanlar, bir şey yapan insanların yaptıklarını konuşur çünkü buna vakitleri vardır. Senin yokmuş. 
"İnsan piyanosunu yanında taşıyamıyor" demişsin. "Sadece iyi bir şey denk gelsin diye ümit etmekten başka elimden bir şey gelmez." Bize her yeni gün sanki yeni piyano denk geliyor Hiromi. Vallahi bazen alıştığımızı bile çalmakta zorlanıyoruz. 
"Sadece çaldım" demişsin. "Çalıştım." Bence dahasını da yapmışsındır. Çalışırken, sana bakan bin tane hayali gözün üzerine bir perde de atmışsındır. Bir de hayata sarılmışsındır. Bence dua filan da etmişsindir. Öyle birine benziyorsun. Bir de üstüne, ustalarından yeni yeni, ecnebi ecnebi müzik kelimeleri öğrenmişsindir. Bence yeni yeni evlere de girmiş, davet edilmişsindir. 
"Bir insanın cebinde ne kadar çok kelimesi, çekmecelerinde ne kadar çok hikayesi olursa o kadar iyi" demişsin. Dahasını da demişsindir. Biraz da sessizliği olmalı. Dedin mi bunu da? O zaman çünkü, müziğin de, hayatın da sesi daha iyi duyulur. 
Ne güzelsin Hiromi.