9.05.2016

Büyüme atağı



Bebeklerin hayatında büyüme atakları vardır. İngilizcesi ne kadar da güzelmiş: Wonder weeks (mucize haftalar? harika haftalar?) Telaşlı ve huysuz, uykusuz veya fazla uykulu günler. Çok ağladıkları günler. Huylarının, iştahlarının değiştiği, bu çocuk benim çocuğum mu dediğimiz günler. Bir şey değişiyordur ve ne olduğunu bilmezler. Bir gün uyanırlar ki artık önceden yapamadıkları bir şeyi yapıyorlardır. Oturmayı öğrenmişler. El sallamayı. Bir kelime söylemeyi. Bardağı tutup su içmeyi. Pastel boyayı tutup karalamayı. ve o kelimeyi söylemek için, o eli sallamak için iki gün, bir hafta, belki daha uzun bir süre tüm enerjilerini büyümeye harcarlar. Yorulur ve bunalırlar. Sonra bir çiçeğin meyveye dönüşmesi gibi bir şey olur. Yürümeye başlarlar. Ritm tutmaya. Daha çok şeyi anlamaya. Anladıklarıyla başa çıkabilmeye.
Büyüklerin de olur böyle günleri. Büyüme günleri. İnsanlar kendi yollarından, farklı farklı yaşlarda yaşar büyüme ataklarını. Artık eskisi kadar emin olmamanın durgunluğuyla, yeni bir bilgiyle, reddedilen bir bilginin kabulüyle, bir hayalle veya hayal kırıklığıyla, sevgisizlikten veya sevgiden kendine bir ev kurmaya başladığında. Büyüdüğü evden daha başka bir ev kurmanın mümkün olduğunu anladığında. Büyümeler hüzünle de gelir. Başa çıkılması güç bir öfkeyle de. Belki dünyayı hafifleten bir neşeyle de. Büyümeler huylarda, konuşmalarda, susmalarda değişikliklerle gelir… Kitaplarda, müziklerde, insanlarda. Semt değiştirmekle kimi zaman. Kimi zaman ülkeler ve kıtalar. 
İnsan, her şeyin güzel olmayabileceğini ama her şeyin sadece kötü olmayacağını anladığı zaman büyür biraz. Kaderin kayığında bir yolcu olduğunu ama kürek çekmenin önemini anladığında. Günler insanlar ve yıllar arasında döndürülüp dolaştırılırken insan bir gün, birinin duasında, diyelim herkes için edilmiş bir duanın içinde kendine bir yer bulabildiğinde ve avuç içine sığabildiğinde mucizevi bir şekilde büyür. İnsan sadece hatasını görünce değil, kabul edince değil, ona tek başına kaldığında da üzülebilince büyür. İnsan geri dönmek isteyince, dönemeyince büyür. İnsan bazen o sözü söylemeseydim'i söyleyebilince büyür.
Başkaları için de kendi hikayelerinin aynı derecede önemli olduğunu anladığında büyür. Başkalarının da kalpleri ve yirmi dört saatleri olduğunu anladığında.
Neden özel ve önemli olduğunu ve neden özel ve önemli olmadığını aynı anda düşünebildiğinde büyür. Evrende bir zerrecik ve yine de ne kadar renkli ve değerli bir noktacık olduğunu gösteren o büyüteci bulduğunda büyür. Ve kendine güzel aynalar bulduğunda ve çirkin.
Bir insanın öyküsünden çok, öykünün insanının önemli olduğunu anladığı zamanlar vardır. Öyküyü çöpe atmayı göze aldığında ama insanın gözlerine bakmayı öğrendiğinde büyür. Güzel sözcükler yazdığında değil güzel sözcüklerle hissettiğinde büyür.
Sadece “başka türlü yapsaydım” diye üzülebildiğinde değil, “başka türlü yapacağım” dediğinde ve yapabildiğinde büyür.
Kendinden daha çok sevdiği biri veya birileri olduğunda büyür.

5.05.2016

Dostluğun biz sevgisiyle

İnsanlara güvenmeyen insanlar var. Çünkü güvendikleri zaman çocukça, sıfırdan, hiç insan tanımamış gibi, ilk kez kendilerini anne kucağına bırakır gibi güveniverecekler ve onların çıkmazı bu. Onu arıyorlar. "Bir kez güveneyim tam güveneyim. Bir daha dönüp bakmam gerekmesin. Hesap kitabı her gün bir de ben kontrol etmeyeyim." Bir dükkanı emanet edecek birini seçer gibi. Mutlak itimat. Tam teslimiyet.

Allah’tan bekleyeceğimiz şeylerin bazılarını insanlardan beklemenin böyle bir yanı var. Beklentilerimi düşünüyorum insanlardan. Hiç beklentim yok, derim. Hiç beklentim yok’un altında aslında karşılanması mümkün olmayan yüksek kriterler vardır da ondan. Yüksek beklentilerimle insanlara, kendime zulmediyorum bazen. Beklentilerimin genellikle kendimde olmayan ama birinde olsa çok yakışacağını düşündüğüm fantastik öğelerle dolu olduğunu fark ettim. Ahlaki olarak, kültür olarak, ufuk olarak yukarı bir yere ait, ait olmak isteyeceğim bir yere ait, ulvi bir yerde, en azından oraya yönelmiş ve gitmekte olmalıdır arkadaşım. Geçen gün biri sordu. "Peki ya sen kimsin diye sormazlar mı insana?" Ağır oldu ama sordu bunu.

Ahmet’le bu konuda sohbet ederken bana şöyle dedi. İki grubun var senin: Birinci grup, hayranlık uyandıran insanlar. Ki bunlar genellikle uzak oluyorlar ve onlar da senin gibi oldukları için seninle dostluk kurmuyorlar. Yetenekli, bilgili, çizginin dışına çıkma cesareti olan insana karşı zaafım var. Hatırlıyorum, bunlardan bir tanesi bir yazardı. Ne düşündüm bilmiyorum, yeryüzünde böyle birinin olması (ölmemiş, orada yaşıyor!) bana heyecan verdi. Kelimeleri yan yana dizebiliş şekli, zekasının kıvraklığı, incelikli saptamaları ve bilgisi. Ona bir e-mail yazmıştım. Hayatımda yazdığım ilk ve son hayranlık e-maili. O da bana zarif bir cevap verdi ama övgümde aşırıya kaçarak onu ürkütmüş olabileceğimi düşündüm sonradan. Dostluğa dönüşenleri de vardır muhakkak ama bizimki dönüşmedi. İyi düşünmek, stratejik ve usulca yaklaşmak gerek belki. Belki de hiç yaklaşmamak. Orada bir yerde dursun o. Siz de burada durun ve ilham alın. Düşünün ki varlığınızdan haberi bile olmayan biri sizden böyle bir şeyler duyuyor. Siz onun her yazdığını okudunuz ama onun size dair ilk öğrendiği şey şirazesi kaymış bir coşkuyla yazılmış bir e-mail.

İkinci grupta da sana “hayran” olanlar var. Bu grupta çok kırılgan oluyorsun çünkü bir personayı sürdürme baskısı var. Yukarıdaki kişiyi anlayabiliriz bu yüzden. O kişi olmak, o kişi olarak kalmak, ayrıca karşıdaki kişinin o kişinin kim olduğunu sandığına dair ipuçlarını yakalayarak o ilgiyi ve sevgiyi kaybetmemeye çalışmak çok çetrefilli bir yol. Kırılgan dönemlerimde öğrencilerimden uzak durmaya çalışıyorum. Akıl danışmak istedikleri zaman, umuda ihtiyaçları olduğu zaman, onlara verebileceğim bir şey olmadığını düşünerek utanç duyduğumu fark ettim. Oysa bu, insanın kendinden büyük bir beklentisi. Bu oyuna baştan girmemek gerek. İnsanın kendini koyduğu yanlış, eksik, acı veren bir yer burası. İnsanın ilk yeri insanlıktan kaynaklanan acizlik ve sonraki yeri öğrencilik olmalı. Kendine merhametin ilk adımı, kendinin merhamete ihtiyaç duyan bir kul olduğunu anlamak ve merhameti Allah’tan da, yeri geldiği zaman kullardan da kabul etmeye kendini açmak. Merhametin kaynağını unutunca insanda bir tür ölçü bozukluğu olabiliyor. Hayata ve diğer canlılara zulmetme şeklinde. Aşırı merhametle kendini herkese dağıtmak ve dağıtırken hasta ve yorgun düşmek şeklinde. Gerçeklerden kaçmak ve kendisiyle bile konuşmamak şeklinde.

Bu ikisi iki uç. Buradan dostluk çıkmayabilir. Dostluk daha başka bir şey. Dedi. Bunu da dedi. Kocam: "Sen bir öğretmen arıyorsun" dedi, "en iyi ihtimalle." Çünkü sohbetimizden çıkan ideal arkadaşım şöyle biriydi:

Özel yetenekleri olsun istiyorum. Hayran olmak istiyorum. Bana bir şeyler öğretsin istiyorum. Bunu hiç duymamıştım dedirtsin. Şaşırtsın beni. Bana farklı bakış açıları kazandırsın. Kendimi anlamamı sağlasın. Bilsin ama bazen söylemesin, kendim bulayım istiyorum. Hatalarımı yüzüme vurmasın. Bilsin sussun, öyle güzel davransın ki ben anlayıp utanayım ama utandırmasın. Ben bir şeye kalkıştığımda saçmalama demesin. Her şeyimi onaylamasın, her şeyime hayran olmasın, beni sürekli övmesin. Onaylar gibi yapıp alttan alta iğnelemesin. Ona bir derdimi anlattığımda bir hafta sonra beni o zayıf yanımdan vurmasın. Ben buradayım sen biraz dolaşabilirsin diyebilsin. Benimle dalga geçsin ama bunu merhametle yapsın, sevgisini anlayayım. Bana bazı şeyleri direk söylesin. Açık olsun. Bazılarını zarifçe söylesin. Gözümün görebileceği bir yere koysun mesajları. Onun söylediğini ve bana söylediğini anlayabileceğim ama yüz yüze gelip konuşmadan da her şeyin hallolabileceği de bir konuşma yolumuz olsun. Çok konuşmasın. Çok konuşması gerekiyorsa bari boş konuşmasın. Beni sıkmasın, yormasın, bıktırmasın. Bana bir şeyler versin istiyorum. Bunu vermesi için her seferinde ona gitmem, ondan istemem gerekmeden. Ben söylemeden anlasın istiyorum. Ve sonra da verdiklerini başıma kakmasın. Verdiklerinin hesabını sormasın. Geçen gün verdiklerimi ne yaptın, teşekkür et teşekkür et bana teşekkür et demesin. Merhametli olsun. Merhametiyle boğmasın. Sevsin. Sevgisini bana kafes yapmasın. Ama küsmesinden ödüm kopsun. Ama kaybetmekten de ödüm kopsun ama her gün bak giderim gidersem ne yaparsın diye tehdit etmesin… Aşağı çekmesin, moralimi bozmasın.


Son zamanlarda anlıyorum ki, bir, bunlar aslında bir öğretmenden önce, Allah’ta olan özellikler. Ayrıca beklentilerim gizli olmadığı için, arkadaşlarımda "benden sıkılıyor musun? benden sıkılırsın" etkisi yaratıyor. İki, Allah galiba bu özelliklerden hepsini tek bir kişiye vermiyor da, bazılarını bazı insanlara veriyor, o insanlarla karşılaşabiliyoruz. Üç, bu özelliklerden hepsini değil bazısını bana da vermiş ve benim de (bi zahmet) çabalamam gerekiyor. Özellikle onlardan biriyle karşılaştığımda, sadece orada olmak yetmiyor, katılmak gerekiyor çünkü dostluk bir tür dans. Sadece tek kişinin adımlarıyla tamam olmuyor. Dört, insan, insandır. İnsanın içinde iyi ve kötü her şeyden vardır. Beş, olgun bir tevazuyu, hoşgörüyü, sakin, ölçüsünde ve gerçek bir sevgiyi önce kendi içinde mayalamak, sonra dünyada aramak lazım.

Hayatta fark ettiğime en çok sevindiğim şeylerden biri, gerçek olanın, en verimli, mineraller bakımından insana en uygun toprak olduğu. Kendimi böyle almaya, arkadaşlarıma ulvi mertebelerin veya baş döndüren yeteneklerin yükünü taşıtmamaya karar verdim bir süre önce. Temel değerlerimizde anlaşsak yeter. Bu beni yine de herkesle (ve çok vefalı bir) arkadaş yapmıyor ama var olan birkaç arkadaşıma daha sıkı, daha candan sarılmama ve bana sarılmalarına daha kolay izin vermeme sebep oluyor.

29.04.2016

gülmelik şeyler

Anneliğin ilk yıllarında (gerçi anneliğe babalığa bakılmaksızın da görülüyor) insanın çok kastığı, dünya tehlikelerle, trajedilerle dolu bir yer, hepimizi korumalıyım ciddiyeti oluyor. Bilmiyorum belki de sadece bende olmuştur. 

O yıllardan birinde Ceren bize gelmişti. Ben böyle bir gerginim. Konu How I met your mother'dı. Normalde ikimizin de sevdiği bir dizi. Benim ağzımdan gayet ciddi şöyle bir şey çıktı. "Yahu her şeyi makaraya sararak içinden çıkıyorlar, hiçbir sorun gerçekten hallolmuyor!" Ceren bir dondu kaldı, sonra dedi ki "komedi dizisi olduğu için olabilir." O ara Big bang theory'yi de bırakmıştım.

Ama galiba benim mayamda vardı bu ciddiyet. Küçükken de fazla ciddiye alırdım. Ama Nazım Hikmet'in dediği bir ciddiye almak şeklinde değil. İdeolojik bir boyutu yok, direk varoluşsal bir gam kasvet, doğar doğmaz cennete varmayı arzulayan bir keder şeklinde. Yaptıklarım da çok ciddiye alınırdı filan. Kendimi öyle eğlenceli, hafif, şen şakrak bir çocuklukta hatırlamıyorum.Yaramaz, haylaz değildim resmen içli, düşünceli, büyük gibi bir çocuktum. Çok okurdum düşünürdüm filan. Dahası abuk sabuk DIY projelerim olurdu üzerinde çalıştığım. Yaz tatillerinde kendi kendime veya kardeşimle ortak dergi çıkarırdım. Köydeyken çocuklara garage sale'in ne olduğunu bilmeden eski kitaplarımızı oyuncaklarımızı filan satardık ama eğlenmezdim.
Bir iki kere zerdali ağacına taş atmıştım, bir kaç kez futbol maçı yapmıştım, bir kaç oğlanı dövmüştüm ve o kadar. Bunlarda biraz eğlenmiştim.
Ama benim için, böyle derelere tepelere gideyim, 10 yaşımda derin tefekküre dalayım, köpeğimle konuşayım, böyle şeyleri severdim.
Bu ciddi yarı yetişkin hayatta beni en çok güldüren şey kardeşimdi. Yani sanırım sadece onunlayken bir mizah anlayışım olduğu ortaya çıkardı. Sonra ortaokulda Didem vardı. Lisede de oldu böyle bir arkadaşım. Gülmek onlarla hayatın doğal mayası gibi olmuştu ama çabuk kaçtı.

Sonra yıllar içinde bu Ahmet'le de oldu. Allah'tan bir de çok komik öğrencilerim oldu. Sonra ağırdan ağırdan da olsa mizahı kendim aramayı öğrenmeye başladım. Gülmelik malzeme aramayı. Bu arada yine olanca ciddiyetimle şunu fark ettim ki işe kendini hafife almakla başlamak gerekiyormuş. Kendine gülemeyen biri gerçekten gülmüş sayılmayabilirmiş, ki bu zor. Öyle kendini aşağılama şakalarıyla geçiştirilecek bir şey değil. Bak bu bile ciddi yine.

Neyse, neye gülüyorum mesela. Dile getirilemez, sosyal medyada paylaşılamaz bir takım acımasız saptamalara gülüyorum. Siyaseten doğru olmaya da bilen şeylere. Şirin pembe bulutu Berfu'dan öğrendim. Ona çok gülüyorum.
Umut Sarıkaya'ya çok gülüyorum. Anne ve entel kadın tiplerine.
Kaan Sezyum'a da öyle. Hiç gülemem sandığım konulara.
En son delice güldüğüm şey dün  kısa kollu gömlek giyen adamlarla ilgili Ahmet'in gösterdiği yazıydı. "Neden kısa kollu gömlek giymeyecekmişiz?" diye ararsanız bulabilirsiniz. 

26.04.2016

İyi çılgınlık, kötü çılgınlık



Kötü çılgınlarla iyi çılgınların sayısının denklenmesi lazım. Güzel ve şaşırtıcı çok az şey geliyor başımıza. Çok az iyi çılgın var. Dolmuşta seyahat edip yaşlı birine yer veren kaç maymun gördünüz mesela? Deniz kenarında hoplayıp zıplayan kaç geyik? En son kime iyi anlamda “ilginç biri” dediniz? (ve psikopat çıkmadı?)
Sonra da aslında evet dünya da sirk değil. Bir kısmımız yaşamak (bile) konusunda zor yol alıyorken istediğim sürprize bak.
Dün ama güzel bir şey oldu. İyi çılgınlardan Müjgan’la bu blog vesilesiyle tanışıyoruz. Son zamanda karanlık karanlık şeyler yazıyorum diye bana bir hediye kutusu hazırlamış. Hediyelerin küçük bi kısmını instagramda paylaşarak görgüsüzlük kotamın bi kısmını doldurdum. Hep diyorum ki görgüsüzlük yapmayayım ama görgüsüzlük için gereken ruhsal koşullar oluştuğunda yapıyorum. Ama o yolladığı sözler… Altı çizili satırlarıyla beraber birine bir kitabımızı emanet etmenin kalbini vermek olduğuna dair bir Nazan Bekiroğlu sözü. Bir Didem Madak sözü, kadere ve çokomel kağıtlarına dair. Etamine işlenmiş mavi kuş ve “sıkıntılar Allah’ın kırlangıç kuşlarıdır.”
Bana gönderdiği kalbi hak etmek için ne yazmış olabilirim bilmem. Belki bana bir şeyi ille de hak etmemize gerek olmadığını hatırlatmak istedi. Unutulan sanatlarımızdan. İnsan insana nasıl da güvenmez olmuş’u konuştuk. Bazı şeyleri öğrenip kenara koymamanın faydaları var. Hüsn-ü zanda ısrarın dünyayı silkeleyip kendine getirmesini konuştuk. Herkesi değil ama bazen bazı kimseleri hüsn-ü zanla silahsızlandırabiliyorsunuz. Yok öyle kast etmemiştir. Aslında öyle birisi değildir. Değişir zamanla…

Yürüyüş Şarkıları
Bir niyetle bir yola çıkmak ve bir yere varmak üzere yürümek ve yürürken de dünyaya bakmak. Sırtımıza çantamızı kuşanıp bir noktaya doğru yürürken büyük iş yapmışız gibi gelir. Giderken büyümüşüz gibi gelir. Ben buradan Gurgum’a yürürken bile öyle oluyorum. Hacı Bayram'a yürüsem kim bilir neler olur.
Yaşlı ve kambur bir kadınla göz göze geldik parkta. Yarın yerlerimiz değiştiğinde hangi rüzgar bizi nereye atacak? Yaşlı ve hasta insanlar görmenin ve tabi yaşlı ve hasta olmanın, mahrum kalmanın dua ettiren, tevazu veren kapısından geçiyor insan. Bu ayağımdaki ayakkabılardan kardeşlerime de ver. Başımın üstündeki çatıdan onlara da ver. Bana verdiğini paylaşacak bir kalp de ver. Cömertliğinden de ver.
Özgürlük için savaşıyoruz sonra bir bakıyoruz ki kader var. Sizin veya bir yakınınızın hastalığı sizin tüm özgürlüğünüzü elinizden alabilir. Yine de bugün özgürlük için mücadele, yine de kendin olmak için… Sonraki mücadele ise özgürlüğün elden gitmesi, yapacak bir şey kalmaması durumunda nasıl biri olacaksın? Nasıl bir uyum hissiyle hangi dallarını budayacaksın? Şükretmesi de, paylaşması da, doğru düzgün bir niyetle yürüyor olması da, doğru düzgün kuyusunun suyunu arı ve duru tutması da dahil.

Bugün yürürken dinlediğim liste yukarıda. Postmodern Jukebox 4 Haziran'da Ankara'ya geliyor. Bir mani olmazsa canlı dinleyeceğim. Fazla çalınmaktan aşınmış, ciddiye almadığımız şarkıların içindeki cevheri çıkarıyorlar. 20'lerin, 70'lerin müziğiyle, jazz, swing veya başka bir tarzda yeniden çalıyorlar. 
The End of the World'le yürümeye başladım. Bu listede arada kaynamaması gereken harika bir şarkı. Yürüyüş listemin kraliçesi Twist in my sobriety ile Tanita Tikaram. Ritmim tam olarak buydu çünkü.

19.04.2016

ve rüzgar her şeyi değiştirir



"Yarın rüzgar her şeyi yeniden değiştirir" demiş adam.
"İşimiz rüzgara kaldı" demiş kadın.
"İşimiz hep rüzgar" demiş adam.
Sonra çiçekleri anlatmış. Çiçekler, uçuşan polenleri yakalamak için bir anafor oluşturup onları kendilerine çeker. Binlerce toz zerresi havaya saçılır. Kimisi yakalanır. Yeni bir hayat kurulur.
"Aslına bakarsan her şey yitip gitmekten sakınır." demiş. "Uçup gitmek kadar tutulmak da ister." "En kırgın zamanda kıvamını buluyor olabilir insan. Hayata o kıvamdayken yakalanabilir"
"Sadece hayatta kalmak yeter mi?" demiş kadın.
"Aslında yeten sadece hayatta kalmaktır" demiş adam. Çünkü şeyler, hayatta kalanların başına gelir ve ancak hayatta kalanlar bir şeyler yaparlar."
"Yapamıyoruz işte," demiş kadın."Acı ne olacak? Hesabı nasıl sorulacak?"
"İkibin sayfalık kitabın her sayfasına toplu iğneyle bin delik açmak gibi" demiş adam, "böyle ince ince."
"Gülümseyemiyorum bile" demiş kadın.
"Geçen gün gördüm seni gülümserken" demiş adam.
"İstisnalar kaideyi bozmaz ama" demiş kadın.
"Ama kaideleri bozanlar da hep istisnalardır" demiş adam.
"Aforizma gibi konuşma" demiş kadın."Kaybolmak yoktu diyorum hesabımda."
"Yanlış anlamışsın" demiş adam. "En çok, kaybolmak vardı."
"İçim boşaldı." demiş kadın. "O kadar fark etmiyor ki, artık sevdiğim bir hava yok. Güneş, yağmur hepsi bir."
"Güzel" demiş adam. " "Hepsi bir", âşıkların düsturudur."
"Ben âşık değilim" demiş kadın. "Ben o yolda değilim"
"Hiç birimiz değiliz" demiş adam. "Yine de o yol bizde"
"Öyle değil" demiş kadın. "bittim ben"

"Güzel," demiş adam. "İnsan en iyi oradan başlar"