27.06.2016

Hiçbir şey olmayan yaz günleri



Vişneler oldu. Şurup yapayım diye Ahmet akşamüzeri toplamıştı. Onları suya koydum. Akşam yemeğini koymadım daha. Buzluktan bir şeyler çıkardım. Buzluktan çıkaracak bir şeyleri olan kadınlara hep özenmişimdir. Bulaşık makinesinin sesi, serçelerin ve evin karşısında uzayıp giden yokuşa kaldırım döşeyen iş makinelerinin sesleri bir arada. Arada bir kırık beton parçaları yere dökülüyor gibi tıkırtılı bir ses. İş makinesi durduğunda da içindeki radyodan bazen bir spikerin bazen bir şarkının sesi geliyor.

Cumartesi günü kitaplığımda en üstte soldan üçüncü rafın önünde bir örümcek ağı gördüm. İnce ince dantel gibi yusyuvarlak örmüş, alttaki iki ipliği de alt raftaki Smokie plağının iki köşesine tutturmuş ve ağın tam ortasına bir gözbebeği gibi oturmuş, küçük, kendinden emin ve kahverengi. Acaba dedim bunları hıfzet demek için mi ördü yoksa da bu sayfayı kapatalım demek için mi?

Kitaplarımı oraya yeni taşıdığım ve henüz bir sınıflandırma yapmadığım için yan yana denk gelişleri benim irademle olmadı. Kitaplar şöyle: Plotkin’den Soulcraft, Emerson’dan İnsanın Görkemi, Thoroeu’dan Doğal Yaşam ve Başkaldırı, Rilke’den Genç Bir Şaire Mektuplar, Hilary Hart’dan Kadın Bedeninin Spiritüel Gücü, Mitch Albom’dan Öğretmenim Mori’yle Salı Buluşmaları, Herman Hesse’den Narziss ve Goldmund, Gazzali’den Ey Oğul, Halil Cibran’dan Kırık Kanatlar ve Deli, Theresa Sweeney’den Eco Art Therapy ve Susan Buchalter’den Art Therapy Techniques and Applications ve Duygu Dünya Önen’in Güzel Bahçe Masalları.

 Ahmet dedi ki belki de hiçbir şey demek istemedi. Acaba yollarımıza işaretler konulması için özel, önemli kişiler olmamız gerekir mi yoksa her birimiz mesaj verilmeye layık bulunuyor muyuz?

Ayşe’nin sitede bir arkadaşı var. Birlikte kendi oyun hamurlarını yapıyorlar. Sonra ellerindeki bebekleri siyaha ve kırmızıya boyayarak (ve birinin saçlarını laciverte) uğur böceği ile kara kedi yapıyorlar. Barbie bebeklerin kıtık kıtık olmuş saçlarını kesiyorlar, rengi solmuş altı ezilmiş terlikleriyle sokakta seke seke bir onların bir bizim evimizdeler. Akan musluktaki suyu kestiklerini hayal ederek büyük bir makası açıp kapatıyor ve gülüyorlar. Tahta merdivenlerden bam bam bam diye iniyorlar. Çocuklar topuklarında yaşıyorlar parmak uçlarında değil. Bir şeylere şaşırıyorlar ve yeni kararlar veriyorlar. Dalgın oyunları ve konuşmalarındaki kesik kesiklik insana uzun bir yazı ve uykuyu hatırlatıyor.

“Biraz daha şampuan koyalım"
“Gel bakalım zürafa, bu bebeği de al”
“Eyvah uğur böceği öldü, tekrar boyayım mı?”
“Sarıdan nefret ederim. Hepsi siyah olsun.”

Peter handke’nin Berlin Üzerinden Gökyüzü filminde okunan şiiri:
Çocuk çocukken
Kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi
Irmağın da sel
Ve birikintinin deniz olmasını
Çocuk çocukken
Çocuk olduğunu bilmezdi
Her şey yaşam doluydu
Ve tüm yaşam birdi.
Çocuk çocukken
Hiçbir şey hakkında fikri yoktu
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi.
…….

Cuma günü, uçamayan bir serçe buldular. Geçen sene bulduğumuz kanadı kırık güvercini hatırladım. Ayşe evdeydi. Güvercini bir kutuya koyup 2. Etaptaki veterinere götürmüştük. Veteriner ona damla vermişti. Kanadı için yapacak bir şey yok demişti. Biz de evin girişinde ters çevrilmiş sarı bir çamaşır sepetinin içinde tutmuştuk onu. Buğday ve su veriyordum. İki gün iyileşmedi. Üçüncü gün galiba girişteki kapıyı postacı veya başka biri açık bırakıp gitmiş ve bir kedi onu bulup yemiş olmalı. Tüylerini bulduk.

Çocuklar mutfak camından seslenince yine aynı şeyin olacağını düşünüp üzüldüm. Bir gün önce aldığımız salata kâsesinin karton kutusu duruyordu, tornavidayla delikler açtım. İki küçük kabın içine bulgur ve su koyup bahçeye bıraktım. Çocuklar Ahmet ve ben serçeyi yakalamak için çember oluşturduk; çalıların bir o yanında bir bu yanındayız. Serçe yan yan zıplayarak gidiyor. Suya düşmüş de çıkmış gibi tüyleri inmiş, koyulaşmış, biraz da hırpalanmış. Öyle küçük ve öyle zayıf ki onu neyle yakalayacağımızı bile bilmiyoruz aslında. Peşinden gittikçe kaçıyor, çalıların arasına saklanıyor. Ahmet diyor ki belki de müdahale etmemeli. Zıplaya zıplaya açıklık bir yere geliyor, kiraz ağacının altında çıplak toprakta duruyor, hepimiz de duruyoruz, yorgunuz. Sonra kiraz ağacından leylak ağacına doğru koşup koşup uçmaya başlıyor. Havalanan uçaklar gibi. Şaşırıyoruz ama ciddiye de almıyoruz. Nasılsa fazla dayanamaz diye olduğumuz yerde bekliyoruz. Eninde sonunda düşer. En son ne zaman mucize gördüm? Düşmüyor. Uçup gidiyor. Arkasından bakıyoruz. Gülmeyi biraz daha sonra akıl ediyoruz.

23.06.2016

Gözlük





Karanlıkta Dans filminden, Selma'nın gözlüklerini çıkarıp attıktan sonra dünyanın en güzel manzarasında seyahat etmeye başlaması sahnesine denk geldim. 

 Adam diyor ki: Göremiyorsun değil mi? Kadın diyor ki: Görecek ne var ki? Rüzgarda dans eden söğüt dallarını, en yakın arkadaşı tarafından öldürülen birini, yaşanmadan tüketilen hayatları gördüm ben. Adam diyor ki, filleri, kralları ve Peru'yu görmedin daha. Kadın: Yapacağım daha iyi şeyler var. Adam:Peki ya Çin? Çin Seddi? Kadın: Bütün duvarlar güzel, çatı üstümüze yıkılmadığı sürece. Adam: Peki ya evleneceğin adam, yaşayacağınız ev? Kadın: Dürüst olmak gerekirse umurumda değil. Adam: Niagara Şelalesine gitmedin hiç. Kadın: Suyu gördüm ama. Su, sudur, o haliyle gördüm işte. Adam: Peki Eyfel Kulesi, Empire States? Kadın: İlk sevgilimle buluştuğumda nabzımın hızı kadar yüksek mi? Adam: Peki ya gelecekteki torunların? Kadın: Açıkçası çok umurumda değil. Her şeyi gördüm. Karanlığı da. Karanlığın içindeki küçük ışığı da. Görmek istediğimi gördüm ve ihtiyacım olanı. Bu kadarı da yeter bana. Fazlasını istemek açgözlülük olur. Kim olduğumu gördüm, ne olacağımı da. Her şeyi gördüm, fazlasına lüzum yok. 

Filmi izleyeli yıllar oldu. Acıklı bir filmdi. Bu bölüme rastlayınca filmin bakış açısını tam hatırlayamadım. Hapsolduğu küçük hayata razı olmaktan başka bir yol bulamayıp hayattan vazgeçtiği için mi söylüyordu bu şarkıyı? Bilmediğini bilmeyen birinin cehaletiyle, neler kaçırdığını hayal edemeyecek kadar dar mıydı ufku? Yoksa bizim bilmediğimiz bir şeyi bildiği için mi bir şey bilmiyor gibi duruyordu? O dünyanın en güzel manzaralarının içinden geçerken etrafında dans eden insanları sadece biz mi görüyorduk? Yoksa tüm bu müziği ve dansı aslında onun gönül gözünden açılan perdeden mi izliyorduk? 

İkincisinin olması insanın ruhuna su serpiyor. Bir rüzgar esiyor, bir yıldız parlıyor öyle olunca. İki pencere karşılıklı açılmış da, soğan kokusu uçuşan tüllerin arasından uçuyor gibi, anlamsızlık, umutsuzluk uçup gidiyor ve gökyüzüne karışıp temizleniyor İnsan o zaman, kimilerinin az yaşarken aslında çok yaşayabildiğine inanıyor. Hayattaki yılların, görülen binaların, hesap edilen rakamların değil "alınan nefeslerde gizli hayatın" daha değerli olduğuna inanıyor. 

20.06.2016

Hepimiz Yarımız




Hepimiz yarımız. Hatta çeyreğiz bile. Daldan erik toplayan babamız artık yok diye yarımız. Bir çocuk doğuramadık diye ve bazen de doğurduktan sonra bir yarımız onun gittiği her yolu tin tin tin takip ediyor diye. Bazen kafamız eskisi gibi çalışmıyor diye. Bazen kalbimiz.

Hayallerimiz kırıldı diye yarımız ve bazen de gerçek oldu diye.
Hikayemizden bir kişi eksildi diye yarımız. Bazen yeni biri geldi diye. 
Kimimiz ruh eşimizle karşılaşmadığımız için yarımız ve kimimiz karşılaştı diye.
Orada bir ailemiz vardır ve güzel arkadaşlarımız. Uzakta olduğumuz için yarımız ve bazen ne acı, yakın olduğumuz için. En zorunu da kendimiz yaşıyoruz sandığımız için yarımız.
Çok sevmekten yarımız bazen, bazen sevememekten.
Babamız, ona bir şey sormak istediğimizde buralarda olmadığı için yarımız ve buralarda olan babamıza bir şey soramadığımız için bazen.
Kendimizi bir şey sandığımız için yarımız. Bir hiç sandığımız için bazen.
Geçmişi unutamadığımız için yarımız. Geçmişe sünger çekmeyi kolay bulduğumuz için bazen.
İnsanlarla konuşmadan önce yarımız bazen. Bazen konuştuktan sonra.

Sonra bir sofranın başında toplanırız. Muhakkak o sofranın başında toplanırız ve bir bakarız ki 97 parça yemek takımıyız. Hiçbirimiz eksik, uzak, hasta, yaban değil. Hiçbir parçamız kırık değil. Yarımlığımızın suçlusu çocuğumuz, ana babamız, arabamız değil. İnsan olduğumuz için yarımız belki de böyle tamız.

Sonra, insan olamadığımız için yarımız. Az önce ışıklarda durduk. Yeşil yanınca arabaların arasında, ışıklarda, boynunda kolyesi, altında kırmızı şalvarıyla gezen o yabancı kızın yanından geçtik. Onu gördük diye yarımız. Göz göze gelmediğimiz sürece onu bir insan değil bir robot gibi görmeye devam edebiliriz sandığımız için yarımız. Başına bir şey gelir mi diye endişe duymadığımız için yarımız. Duyduğumuz endişe, gözlerimizi kaçırmamıza engel olmadı diye yarımız. Kayınvalidemize iftara gidiyoruz. Yemek bulmak için bir kez çöp karıştırmadık hayatımızda. Çöp karıştırmanın ne olduğunu bilmediğimiz için yarımız.

"Canı sıkılan adamlar, şişelere kurşun sıkar" gibi insan vurdukları ve ölünce tamam olacak mıyız bir teminat veremedikleri için yarımız. Orada şehirler var, bir zamanlar çok güzeldiler. Kemerler, taş duvarlar ve avlular. Yaşlılar var. Tam kadınlar ve onların çocukları. O şehirlere belki hiç gitmeyecektik bile ama artık olmadıklarını bildiğimiz için yarımız. Bir daha öylesini yapamayacağımız için yarımız. Bugün orada bir ihtiyar gözlerini hayata yumduğunda gözlerindeki son görüntü bu olacağı için yarımız.

18.06.2016

Dedemi anlatmaktan nasıl vazgeçtim?



Yaz gelmişti. Dedem günün çoğunu kendi odasında daktilosunun başında geçiriyordu. Yıllardır bitiremediği siyasi bir roman yazıyordu. Romanındaki karakterlerden biri bendim.
Ben de yazıyordum. Gençtim. Ona özeniyordum. Tek hayalim vardı. Onun daktilosunda yazmak. Evde tek bir daktilo olduğu için ben kalem kağıt kullanmak zorundaydım. Bir hikaye yazıyordum ve baş karakterim için onu model almıştım.
Onun romanındaki karakterlerin sayısı fazla olduğu için veya yazarlıktaki tercihlerinden dolayı karakterleri üstünkörü anlatıyordu. Önemli olan “darbe”yi anlatmaktı sanırım. Bütün karakterler, ya iyiydi, ya kötü. Eski türk filmlerindeki gibi. Genellikle değişime uğramıyorlardı.
Benim karakterlerim az olduğu için veya yazarlıktaki tercihlerimden dolayı tek bir karakteri etraflıca anlatıyordum. Karakteri hayranlık uyandıran yetenekleri kadar zayıf yanları, ihtirasları ve çocukluğuyla da anlatmaya uğraşıyordum. Bence kahramanlar bunlardan oluşurdu. Hatalar, rezillikler, keşifler, kararlar, değerler, yüksek yerler. Ama alçak yerlere uğratmadan yükseltmiyordum onları.
Bir gün dalıp gitmişim. Masada yazıp dururken kağıdımın üzerine doğru eğildi ve yarı kaygılı yarı tehditkar, “beni güzel anlat” dedi.
Bizi sivrisineklerden korumak için aldığı sineklikten bahsettiğim sayfadaydım. Bir sonraki sayfada deniz kenarında yürüme sahnemiz vardı ve orada bana çok güzel bir şey söyleyecekti. Kulağıma küpe olacak bir öğüt.
Bu iki sayfayı bitirince bir hata yaptım. Yazdıklarımı ona okuttum. Hızla okudu iki sayfayı ve orada gördüğü kendisine bayıldı. Sudaki aksini görüp suya düşen Narcissus gibi, o kağıtlardaki kendisine aşık oldu. Ve dahasını istedi. Dahasını yazmalıydım. Kim istemez ki?
Ne yalan söyleyeyim, heyecanlanmıştım. Birincisi, onu sevindirmiştim. Her şeyi beğenmezdi. İkincisi yazarlığımla ilgili kaygılarım azalmıştı.
Bir sonraki sayfada onun salatayı ne kadar sevdiğini ve her öğlen salata yaptığımızı yazdım. Ve bir sonraki sayfada onun bir şeftaliyi dilimleme sahnesi vardı. Şeftali biraz ezikti ve çok suluydu. Şeftaliyi kesiyor, kendisi yiyor, sonra bana da bir dilim uzatıyordu. İstemeyince ısrar ediyor ve yedirmeye çalışıyordu. Şeftali sevmediğimi bilmesine rağmen. Bunu da anlattım. Başkasının elinden meyve yemekten nefret ederdim. Bunu da anlattım ve elinden dirseğine doğru sular akıyor ve fark etmiyordu. O sayfada işte bunları anlatmıştım. Ama suyun süzülme sahnesini, şeftalinin rengini, kokusunu, açık pencereden gelen (sinekliği takmıştı ve artık kapıları pencereleri açarak oturabiliyorduk) yaz esintisini filan çok güzel anlatmıştım.
Bir hata daha yaptım. Bu kısmı da ona okuttum. Artık yazarlık becerilerimden daha emindim çünkü. Okudukça yüzü değişti. “Çok güzel” dedi. Gitti. Kapısını kapattı ve daktilodan çat çat çat sesler yükselmeye devam etti.
Akşama kadar çıkmadı. Akşam yemeği için mutfakta buluştuğumuzda yüzünün neden asık olduğunu sordum. Söylemedi. 
Bir sonraki akşam yemeğine kadar ağzını bıçak açmadı. Bütün gün daktilosunun başında çat çat çat. Öğle yemeği için benden salata istemedi. Şeftali de dahil hiç meyve yemedi.
O akşam yemeğinde tatsız ve dalgındı. Biri gözünde, biri kafasında iki gözlük vardı. Tabaktaki taze fasulyeyi çatalıyla iteleyip duruyor, çok az yiyordu. Tekrar ısrar ettim. Ne oluyordu?
 “Hikayenden sıkıldım” dedi. “Başkasının kendi kelimeleriyle beni tanımlamasından hiç hoşlanmam. Hele ki yaşanmış şeyleri anlatman, sana anlattıklarımı filan, hiç hoşuma gitmedi.”

17.06.2016

Al'York ve Youth'u sevmek için sebepler



 Youtube’dan arada bir rastgele açtığı indie şarkıları saymazsak Ahmet’in bana hele ki ısrarla müzik önermişliği nadirdir. Al'York'u dinlememi üç kere beş kere söyleyince hayırdır inşaallah diyerek dinledim. Sonra da kendimi bir gün döne döne I want someone badly ve make it rain cover’ı dinlerken buldum.
Sonra kendi yazdıkları şarkılardan oluşan EP’lerini dinledim ve River’ı kısa film gibi bir jean reklamı için düşündüm. All time low’u bir şehir filmi müziği olarak hayal ettim. Köprüler, karanlık, ışıklar, tüneller. Deal is a Deal zevkli ve akılda kalan bir şarkı. Galata Kulesi’nin orada canlı çalmışlardı, videosu güzeldi ama albüm versiyonu da çok iyiydi. Şarkılarının dramatik bir havası var. Sevdim. Ben de ısrarla önermeye karar verdim. Buralardalar: Facebook, Twitter, Instagram.

 

Youth’u bir daha izlemeyi düşünüyorum. Son yıllarda izlediğim en akıllı, en anlamlı filmdi. Sanat, hayat, sevgi ve prostata bir aşk mektubu. Bu film tam öyle "bir şeye aşk mektubu" denecek bir şeydi ve bunu çiçekli böcekli bir yoldan yapmıyordu. Unutamayacaksınız bu filmi. Komikti ama böyle hayatın kendi ironisinin komikliği şeklinde olduğu için daha komikti. Hatırlayınca hala gülüyorum. Ağlanacak da bir sürü şey vardı. O da yine hayatın kendi ağlatan taraflarıydı. Acımasızdı çünkü. 

Burayı okumayın: Film yakanıza yapışacak. Çocuklara “sessiz olun” derken, birine kötü bir şey söylemek istediğinizde, yaşlandığınıza üzülürken, genç olduğunuza sevinirken, boşuna mıydı? diye düşünürken bir bakacaksınız inekler çanlarıyla ve möleriyle bir orkestra olmuş veya birileri, sizin onlara verdiğiniz, onlar için yazdığınız tüm cümleleri size geri söylüyor veya Ceiling Gazing eşliğinde kendinizi o masözün yaptığı dansları dalgın dalgın yaparken bulabilirsiniz. Sonra hayatta kurtarılabilecek bir sürü şey var. Geri getirilemeyecek de bir sürü şey var. Bunu kafamıza güzelce nakşetti sağolsun.