17 Ekim 2014 Cuma

Her Gün Yeniden



Bunu paylaşan kişi videonun altında şöyle demiş: Güzel olan her şey zor bulunur ve gidilmeye değer hiçbir yolun kestirmesi yoktur.

Eşiyle her gün yeninden tanışan adamın hikayesi: http://youtu.be/QuFoKcPuq7Q

10 Ekim 2014 Cuma

Kardeşler




Değişti. Değişti. Güneşin evimize vurduğu açı değişti. Sırtımıza değen ışığın rengi değişti. Uzayda hep gece olur demişlerdi. Hep mi geceydi? Hep geceydi. Peki ya Güneş, o var ya. Gülerek, Güneş ancak dünyaya yeter demişlerdi. Güneşin dünyada yettiği toprakların sınırları değişti. 

Gezegeni bir arada tutan sebepler değişti. Göğün üstümüze düşmesini engelleyen yüzü suyu hürmetine insanlar değişti. İnandığımız hayaller değişti. Azıcık büyüdük, öyle değişti. Azıcık küçüldük, öyle değişti. Yollarımız hep birbirine çıktı; yol hikayelerimiz değişti. Duraklarımızın, mahallelerimizin adları değişti. Soluğumuz, kalbimizin ritmi, avuç içlerimiz değişti. Kırlangıçlar günlerce güneye uçtular. Gökten bize baktıklarında görüp üzüldükleri şeyler değişti. Canlar kaybettik canlar bulduk. Kayıpların yerine koyduğumuz kitapların silahların adları değişti.

Mevsimler değişti. Kalbimiz sonbahara devrildi. Aklımız ermez oldu kalbimiz tuzlaştı. Aklımızı bulandıran düşünceler değişti. Kalbimizdeki dualar değişti. Yapraklar döküldü renkler değişti. Yine de doğmaya devam etti çocuklar. Evlerimizdeki nefesler değişti. Çocuklar büyüdü kalbimizde yaşlılığın resimleri değişti. Doğduk yürüdük heyecanlandık.  Aklımızla yaptığımız icatlar değişti. Kalbimizle bulduğumuz hazineler değişti. Rehberlerimiz ve kaybolduğumuz ormanlar değişti. Yangınlar oldu. Uğrunda yandığımız sevgiler değişti.

Aynı nehirde iki kez yıkanamadık evet. Bir tek değişme kanunu değişmedi ona da evet. Dosttuk hala, içtiğimiz kahvelerin tadı değişti. Bir sabah uyandık yine kardeştik ama mezhebimiz bir tabela gibi asılıydı kapımızda. Daha dün birbirinin evine açılırdı kapımız. Kapımızın açıldığı evler değişti. Biz durduk dünya değişti. Dünya durdu biz değiştik. Hepimiz tek bir kalbin kırılışı gibi aynı yerimizden kırıldık. Kalbimize sürdüğümüz merhemler değişti. Bayramlar geldi geçti. Bayramlaşmadı kardeşler. İçimizde bayramların sevinci değişti.


Bir tek Değişmeyen değişmedi… Herkesin dünyada ve ahirette vebalini boynuna dolayacağı bir örgüt bir devlet elbet vardı da, herkesin kendine ait bir can da taşıdığı değişmedi. Her nefsin bir emanet devraldığı değişmedi. Dağların taşların kabul etmediği emanetin, sahibine verileceği değişmedi. Dünyaya her adım atanın ölümü de tadacağı değişmedi. Attığımız her taşın ve ürküttüğümüz her kuşun bir deftere yazıldığı değişmedi. Bize ve başkalarına rağmen yine de inandıran, yine de kendine vardıran Rahmet değişmedi. Elimizi bırakmayışı, kendinden başkasına razı etmeyişi değişmedi… Güneşi ve ayı değiştiren değişmedi. Bu yıldızlı göklerin ne zaman dönmeye başladığını bilen değişmedi.* Sabrın ve şükrün kıymeti değişmedi. İbrahim (a.s) gibi aradık değişmeyeni. Rabbi onu terk etmedi, gece gelince yitip gitmedi, değişmedi.


*Ömer Hayyam
Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye?
Ne zaman  yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe?
Aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen 
Mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işde.

8 Ekim 2014 Çarşamba

eski dostum


Hayat içine çağırınca beni, biraz korktum değişmekten biraz da alışırım sandım. Nefes nefese koşuyordum bir ormanın içinde. Hayat diyorlardı çok zor, fark etmeden ben de inandım. "İpin ucunu bırakırsan sökülüp gider." İpin ucunu sıktım. İpin ucuna hayallerimi ve çocuk olmayı bağladım. Bırakırsam, hayatım kayıp iskeleden suya düşerdi. Bırakmadım. Kendimi kanıtlamam lazımdı kanıtladım. Umursamam sandım. 

Hayat küçük diyorlardı hayatın kolları kısa. Ekmek aslanın ağzında diyorlardı ve her şey o kadar ama o kadar azdı ki ancak çok çalışana bir şey olmazdı. Ben de çok çalıştım. Hayatın çok olduğunu senin yanında anladım.

Uzaklara gitmem gerekti sonra. Dolabımdan sevdiğim eşyalarımı, seninle anılarımı topladım. Çalıştım yazdım dağlara çıkıp şehirlere baktım uyudum uyandım. Birazını özledim birazından kaçtım. İçimi toplamak istedim. Güzel günleri küçük anları aklıma kazımaya çalışmaktan usandım. Geçmiş öyle güzel olmasaydı bugün bu kadar sıkar mıydı canımı? Bir tek içimi toplayamadım. Seslendin bana. Umursamadım. Böyle karmaşık duyguları bir küçük sohbetle avutamazdım. O kadar büyüktü ki anlatacaklarım, o mükemmel günü bulup sana anlatamadım.

Ne kadar çok yazdıysam bir o kadarını yazamadım. Ne kadar çok konuştuysam o kadarını da içimde sakladım. Baktın bana, anladın. Telefonun ucundaki sesimden bir tek sen anladın. Anladığını bilmeyi koydum en son anılarımın arasına. Uzaklar çok uzaktı. Uzakların yakın olduğunu seninle hatırladım.

Kendini kanıtla dediler kanıtladım. Ekmeği ağzında tutan aslana birkaç adım daha yaklaştım. Neyin var dediler. Kızgınım dedim. Yorgunum uykum var hastayım. Özlüyordum. Eski kendimi, seni, her küçük güzel şeyi. Bu dünyada kendim olacak bir yer bulamadım. Ağlamak için yalnız kalacak bir yer bile bulamadım. Sadece kızgınım sanıyordum. Üzgün de olduğumu ağlayınca anladım. Ağladığımı anlattım sana. Sana pek çok şeyi anlatmaktan hiç utanmadım. Vakit bulsaydım daha neler anlatacaktım.


Sonra derin bir nefes aldım. Konuşunca bazen açılır ya insan konuştukça ferahladım. Konuştukça güzel günlere tekrar inandım. Kendimden, bizden daha büyük bir şeylere inandım. İpin ucunu gevşettim biraz hiçbir şey olmadı, sonra biraz daha bıraktım. Yazabileceğim kadarını yazdım. İçimde sakladığımı biraz da dışımda sakladım. Kendimi başkasıyla kıyasladığım terazileri bir kenara bıraktım. Aslanın gözlerinin içine baktım baktım baktım. Biraz tek başıma kaldım, ıssızlıktan korkmadım; dolaştım. Dilime bir dua doladım. İçimden bir şeyler geldi oturup yazdım. Güldüm de ama ağlamak gelince ağladım. Kızınca kızdım ama içim acıyınca bunu da anladım. Bazı yerleri hayatın hiç dolmayacaktı, oraları boş bıraktım. Hayat kısacık ve küçücük değildi. Bana da yetecek kadar ekmek ve hayat vardı dünyada, zamanla buna inandım. Çalıştım da ama dinlenirken, her şeyi yapan ben değildim bunu da anladım. Tüm emeğime uzaktan baktım. İnsanın vakti de rızkı da bir yerde yazılıydı buna da inandım. İçimin birazını topladım birazını dağınık bıraktım. Buralara gelmemin bir sebebi vardı, anlayamadım. Anlayamamayı da bir köşede bıraktım. Yine seslendin bana duydum geldim ve kim olduğumu yeniden hatırladım. Anlatmanın iyi geleceğini biliyordum. Anlattım anlattım anlattım…

1 Ekim 2014 Çarşamba

Bir yolunu bulmaya




Bir yolunu bulursun. Bir yolu buldurulur. Dara düşüren, öğreteceğini öğretir. Rüzgarları estiren, bulutları getirmeyi de bilir. Yağmuru yağdıran, güneşi açtırmasını da bilir.
Bilemezsin, bir okyanusun dibindeyim diye, 3000 metre boyunda dağ olamam diyemezsin. Yer kırılır, yer kıvrılır. Bir bakmışsın denizin kumuyken yüce dağ olmuşsun. Başında mercan kayalıklar. Olmuyor mu? Oluyor. Olmuş.*

Bilemezsin şelaleler ne kadar yüksekten düşerse diplerindeki havuz o kadar derin o kadar mavi ve o kadar yeşil; önlerinde akan su o kadar sakin olur. Seni yükseklerden düşüren, sana derin bir göl hazırlamış olmasın? Sana sakince akan bir dere olmayı hazırlamış olmasın?*

Ne dersin bütün bunlar ne için? Çok basittir sebebi. Çok karışıktır da. Bazen her şey Onu bul ve Onsuz yapama Onsuz nefes bile alama diyedir. O yüzden çok sevdirilirsin. O yüzden kendini ummadığın, hak da etmediğin en tepelerde bulursun. O yüzden bin bir emekle nefesin kesilerek çıktığın o çürük dağdan ufacık taşlar gibi düşürülürsün.

Bazen sokak köpeklerinden bile sakınası gelmez insanın. Üstüne ne bela yürüse buyur edersin. Bazen yaşamak bir vahşi hayvan olsa beni parçalasa, bu burada bitse dersin. Ertesi sabahı bekle. Ertesi sabahı bekle. Kaybettim sanırken koynunda buluyor, bu benimdir dediğine uzaklardan el sallıyorsun. Dünyanın sırrına, Allah’ın onunla ne kastettiğine ancak sonradan anlam veriyorsun. Sonradanı bekle. Bir yolunu bulursun. Bir yolunu buldurur Allah.

Burada ne var ki dönüp dolaşıp kendimizi burada buluyoruz? diyor Deniz Hoca… Neden çekiyoruz bu çileyi? Neden tırmanır insan 3771 metreye? Çürük kayalara? Çünkü burası asla eli boş göndermez insanı, diyor. Bir kere özgürlüğü tadan şehirde durulur mu? Buradaki o şey her neyse, her gelişimizde onu tekrar buluyoruz. Ferahlık mı? Özgürlük mü? Ama şehirde yapamıyoruz. Bir şey bizi buraya çağırıyor.

Seni bir şey hep başka bir yere çağırıyor. Derdine derman bulduktan sonra bile hüzünlü bir mutlulukla oturup ıhlamur çayı içerek uzaklara dalışın neden? Cennette yaratılan, dünyada mutlu olur mu? Elin hep kalbinin üstünde, yüreğin hep ağzında. Ya mutlu olamazsan? Peki ya mutlu olursan? Allah seni mutsuzluktan koruyor ama sen kendini mutluluktan koruyamazsın. Mutluluk, yitirmeye korktuğun her değerli şey gibi kapının ağzında, tehditkâr. Anlarına bağlanmak istiyorsun. Yanında okul servisine koşturduğun kırmızı elbiseli küçük kızının gülümseyişine tutunuyorsun. Savrulan saçlarına, uzun siyah kirpiklerine tutunuyorsun. An’ları durdurur gibi olursan üzülmezdin. Oysa her gün yeniden üzülüyorsun. İnsanlar değişiyor, çocuklar, hayat… Kararında durmuyor, sözünde durmuyor ilişkiler. Hiçbir üzüntü ve korkunun olmadığı bir diyara gitmeye ayarlanmışız. Ha bire ayarımızla oynuyoruz. Mide bulantılarımız, baş ağrılarımız, mutluluktan kaçışlarımız ve onu delice kovalarken ömrümüzü kaybedişimiz bundan gibi. Hepsi bul diyor sanki. Hepsi “bir yolunu bul” diyor. Kendi içine, asıl sevginin, asıl çarenin içine giden bir yolunu bul…

Yarım geceler, uykusuz geceler, kendinden uzak geceler. Meşgul sabahlar, uzun sabahlar, beklemeli sabahlar. Ömür elbette bitecek. Ömür durduğu gibi durmuyor. Bütün bunlar geçecek. Hayırla geçsin diye iste. Eskisinden daha güzeli olsun. Afiyet ver Allah’ım. Ekmekten önce afiyet. Öyle de.
Gözünün yaşı geri gelmeyecek, harcadığın emek, uykusuz tek bir saatin bile geri gelmeyecek. Her biri bir şeyi anla diye bir raptiye haritada. Temizi dururken çer çöple yetinmenin raptiyesi. Hesabını vereceğini bilirken bugünü dünyanın derdine yanarak küle çevirmenin raptiyesi. Ömür geri gelmeyecek ve ömürde her derdin bir çaresini bulacaksın. Ölümden başka her şeye çare bulunur. Avunarak, duayla, öğrenerek, başka bir yol çizerek veya zamanını doldurunca, çalıları ayırıp içlerinden geçer gibi geçeceksin. Dünyada mutluluğu bulmak ne kolaymış diyeceksin… Yaşamak ne kolaymış diyeceksin.

*Bu yazıya, Deniz Tokay’ın Şahika programında söyledikleri ilham oldu. Onun da ilhamı bol ve yolu açık olsun.

Yukarıdaki dağlar ve şelalelerle ilgili o iki bölüm: