Anne Café
18 Haziran 2013 Salı
Akılda son kalan
Eskiden tanıdığım bir çocuk trafik kazası geçirdi. Bir tıra çarpmışlar arkadan. Bir videoda gördüm, yerinden çıkarılırken zarif bedeni, başı hafifçe arkaya düştü. Kumral saçları bağlıydı arkadan.
Gülüşünü hatırlıyorum. Gidenleri en çok böyle hatırlıyorum. Gülerken fotoğraflarını çekmişim. Orhan dedem mesela, eksik dişleriyle sevimli ve kocaman gülerken kalmış aklımda. Babamı gülerken yanaklarının derin çizgileriyle hatırlıyorum. Bu çocuğu da öyle. Öyle güleryüzlü bir çocuktu ki. Sınıftaki fakir bir çocuğa ayakkabı parası denkleştirmeye koştururken hatırlıyorum onu. Ayakkabıyı aldıktan ve hediye ettikten sonraki çocuk sevinci. Her çocuktan farklı bir ışıkla sevinişi. Işıldayan insanlar var etrafımızda hakikaten. Ancak ne yazık ki bazen öyle ışıldıyorlar ki gözlerimiz kamaşıyor ve bu sıradışılığı hayatımızın bir kenarında tutuyoruz. Çünkü hayatın aslında öyle çok ışıltılı da olabilieceğini kabul etmek demek, kolları sıvamak anlamına da geliyor. Hayata tüm gücünle sevginle ve kuvvetinle katılmak için hazır olmayışımız ve ataletimiz bizi, o sıradışı gülüşü görünce afallatıyor, durduruyor. Kendi hayatımız kendimize dalgakıran. Sonra belki gözlerimizi hafifçe yumup bildiğimiz heyecansızlıkta günlerimize günler katmaya devam ediyoruz.
Bir türlü kurallarını çözemediği İngilizcenin karşısındaki ümidini hatırlayıp ümitsiz anlarımdan utandığım oluyor. İkinci sırada mı otururdu üçüncü sırada mı? Soluma düşerdi benim. Herşeye el kaldırılır mı, kaldırırdı. Arkadaşlarını bıktırırdı verdiği yanlış cevaplarla. İnsan böyle güzel bir çocuğa böyle gülen bir çocuğa nasıl derdi ki yanlış, olmadı, evet Damla sen söyle bakalım... Ben onun cesaretini severdim. Güleryüzünü... İnsan yanlışına bile gülümser mi, gülümserdi. Onu hiç kırmışmıyımdır diye düşündüm. Acaba yüzüm düşmüş müdür, aman Tuğçe, sen bir dur, demiş miyimdir sıkılıp? İnşaallah dememişimdir... İnsan başa sarıp ne çok düşünüyor biri gidince... İlk kez bir öğrencimi kaybediyorum...
Daha iyi tanımış olmayı dilediğimiz insanlar var, onlar gidince anlıyoruz. Hep mutlu gezen çocuklar var etrafımızda, öyle mutlular ki, biz onları hep öylelerdir, bir dertleri yoktur sanıyoruz. Mutlu bir yüz, sahibini bazen öyle şeffaf öyle görünmez kılıyor ki, bir perdeyi kaldırıp altındakine bakmak gelmiyor kimsenin aklına. Koşturan, seven, candan kucaklayan insanlar var. Hep öyle mutlular mı, bize bir gün ihtiyaçları olur mu bilmiyoruz, düşünmüyoruz. Vermeye alışmış ve koşmaya alışmışların karşısında almak ve oturmak öyle olağan öyle kolay...
Dört yıl geçmiş onu son gördüğüm günü hatırlamıyorum. Onunla ilgili pek çok şeyi hatırlamıyorum. Bizden de geriye böyle birşeyler kalacak belki. Bir bakış, bir gülüş olarak, iki çift laf olarak kalacağız birinin aklında. Dört yıl hiç görmediğim bu çocuk, ilginç bir şekilde, sanki sık sık görüşüyormuşuz gibi bana bir gün bir mesaj yazdı. "Hocam sizi çok özledim, gelin bir ara..." İki gün sonra kaza haberini aldım. Kime en son hangi sözü söylediğimiz kocaman bir soru olarak kalbime oturdu. Ona en son "ben de" deyip bırakmışım. Niye tamamlamamışım o cümleyi. Niye "Ben de seni özledim" dememişim. Neden, belki gelebilirim'i dememişim... Bilmem. Bu daha incesi, daha neler neler ne kazalar, ne dilenmemiş özürler, ne tamamlamadığım cümleler var hayatta... Gülen bir yüz olarak kalacak mıyım, kalp kırmamayı ve kırarsam da gönülleri yapmayı öğrenebilecek miyim, Tuğçe gibi kollarımı sımsıkı dolayarak ve canımdan ve içimden ve kaybeder miyim diye korkmadan kocaman bir deniz gibi bir dağ gibi ve yanlış da olsam gülümseyerek kocaman sevebilecek miyim?
Arkasından yazılanlarda hep aynı şeyi gördüm, insanlar çok sevdikleri biriyle beraber çok seven ve çok sevebilen birini kaybetmişler... Allah rahmet eylesin. Günahlarını affetsin. Mekanı cennet olsun...
12 Haziran 2013 Çarşamba
Hayat hediyesi
Yanımda oturan çocuk dedi: "Bakalım neler olacak, yıllar sonra nerede olacağım?"
Hayatlarımıza bakıp, o yaşta tasarladığımızdan daha başka ve daha güzel çıkıp gelmiş olmasına gülümsedim.
Başka türlü olamazdı gibi geliyor hayat bazen. Oysa olabilirdi. Akşam çayını alıp balkona çıkıp serin ve lacivert bir göğe bakmak ve yıldızları göremesek bile semadan üstümüze yağan, hem de çoğu parmağımızı bile kıpırdatmadan dönüp gelmiş ve bizi bulmuş binler güzellik ve iyilik...
Aklıma sık sık, kimin duasıyla kurtarıldığımız geliyor. Kimin olduğunu bilememek, o iyilik duacısını gizli gizli sevmek ve karşılığında duacısı olmak gizemli ve tatlı bir oyun. Ömür boyu doymayacak merakımız. Durup dururken ferahladığımız anlar var belki onlar sayesindedir. Aşağı doğru düşerken takıldığımız dallar ve başımızın dibinde büyümüş bir çiçek. Aa bu da ne hiç hesapta yokken dediğimiz ve gökte ararken yerde bulduğumuz sevinçler.
Allah'ın kolumuzdan çekip yolda üstümüze gelen arabadan kurtarışları, üzülürken sevindirişleri, susamışken serin sulara atışları... Dağına göre kar verişleri. Karlara göre bir dağ edişleri bizi... Gürültü ve tozun içinden bizi tek bir ezan sesiyle alıp tepelerin tepesine çıkarıp yemyeşil çayırlara baktırışları. Ezan okunurken kendini olduğu yerden toplamak ve başka herşeyin sesini kısmak bu yüzden lazım belki. Ezanı canıyla dinleyen insan oradan alınıp başka bir yere konulsun diye belki. Yatsı ezanına mesela kendini bırakmak o göğe bakarken... Yaz akşamlarının ezanları, serinleten, içini değiştiren.
Bir kızım var. Her şey ve gün köşesine çekildiğinde, onun da "yanımda kal" diyerek ve elimi tutarak uykuya daldığı gecelerde eğer diğer elimle bir kitap tutmuyorsam ki tutmayayım çünkü o anların kıymetini bilmem gerektiğini o büyüdükçe daha iyi anlıyorum, işte o gecelerde onun kapalı gözlerine, yıldız kirpiklerine bakıp, dağılan saçına, sevimli yanaklarına bakınca... Öyle dinlenmiş öyle huzurlu ve öyle olan bitenin perişanlığını alıp savuran ve kalbimin en içini sızlatan bir güzellik görüyorum ki... Yorgunlukta unutulan şeylere dinlendikten sonra bir daha bakmalı.
Avuçlarımızdan kayıp giden zamanımıza diyeceğimiz bir kaç sözümüz vardır belki. Hayat, tasarladığımızdan daha iyi veriliyor. Paketi renksiz ve gösterişsiz olsa bile çok severek çok ince düşünülerek verilen bir hediye gibi. Pakete kanmamak her zaman lazım, her zaman bir paket, içindeki hakkında fikir vermiyor... Paketin içinden niyet çıkıyor hediyeden çok. Kalbinin üstüne bastırmalı hediyeyi sırf niyetin güzelliğinden.
11 Haziran 2013 Salı
5 Haziran 2013 Çarşamba
Bilirsin
Sen gittin sen bilirsin. Kocaman manzaralar gördün, ağladın mı, gülümsedin mi yine bilmiyorum. Sen bilirsin insan nasıl kavuşur kavuşmak istediği yere. Yemeden içmeden nasıl sever, sen bilirsin. Oruç nasıl tutulur ve namaz nasıl en güzel kılınır. Ağlayarak. Kavuşur gibi çok sevgili bir eşiğe, baş o secdeye nasıl değer, nasıl kavuşur.
Sen bilirsin kabuk bağlayan her yaranın altındaki küçük sızıyı, sen bunlardan çok tattın.
Senin peşinde ayağına değen taşlar vardı, yarayı bilirsin.
Kimsesiz kalmayı bilirsin, ama kimsesi değil çok kimseleri varmış gibi Rabbine sığınmayı da en iyi sen yine, bilirsin.
Senin dualarınla başlayan günün bereketi bir yağmur olur koşarız o yağmurda sevinçten
Ortalık mis toprak kokusu olur, sen bilirsin bunları. Seninle ilgili en güzel şeyler gelir kalbimizin kıyıcığına oturur. Bırak kalbimize hükmetmeyi, kalbimizin kenarına da gelse adın, ortalık yemyeşil ve gül dolu.
Gözlerine bakınca seni bulduğumuz insanlara dolaşır yollarımız.
Ellerimiz kınalı saçlarımız bulutlu. Ben seni sevmenin şiirsel tarafını bırakacaktım, bıraktırmıyorsun çünkü sen en kelimelerle anlatılmaz bir şiir gibi şurada durmuş kalbimi yokluyorsun.
Senin ettiğin duaları açıyorum çantamdan bugün. Seni unutmak kalbimde bir boşluk, seni anmamak hayıflı bir şeyler.
Sen baktın bilirsin en korkuncu nedir, en güzeli nedir. Kalbimizle mi bulacağız en çok aklımızla mı. İnsan nasıl etmeli de seni kalbinde sımsıkı bir söz gibi tutabilmeli, sen bunu bile bilirsin.
Seni seven bir göz ağlatma bize, seni anan bir dile düşmeyelim, seni anmadan yarı yolda, o çok korktuğumuz yarı yolda, bağrı rüzgara açık ve terli, durup hastalanmayalım. Sen kalbimizde varsan Rabbimiz de oluyor.
O kalbimizde varsa hemen sen de geliyorsun.
Seni sevmenin ama iyice ama anam babam feda olsun sevmenin yolunu
Seni gözden ve gönlümüzden ve soframızdan ve çocuğumuzdan uzak etmemenin yolunu buldursun Allah bize ve biz seni sevmede hiç yarı yolda kalmayalım. Seni sevmeden bir yol gidilemiyor. Ciğerimizde tıkalı kalan bir kan pıhtısı gibi boğuluyor yaşam. Sen karmaşanın ortasında bir beyaz havuzsun, sen tozun içinde yağmursun. Orada dokunulmaz ve bembeyaz, gitmeyen, dinmeyen, sözsüz ama içe dokunan ve bizi en sakinleştiren o sihirli bakışsın ve dokunuşsun.
Sen uzaktan belirdiğinde bile ağlamak geliyor burnumuzun ucuna. Seni sevmemek ve seni unutmaktan kurtulsun tüm hepimiz... Sen bize edilecek duaları bilirsin... Tertemiz ve sade, senin dilinden çıkan her duaya amin. Berrak bir hayat ve kocaman bir kalpsin, elin elimizin üzerinde. Elimizi biz çekmeden çekmezsin...
Sen bilirsin kabuk bağlayan her yaranın altındaki küçük sızıyı, sen bunlardan çok tattın.
Senin peşinde ayağına değen taşlar vardı, yarayı bilirsin.
Kimsesiz kalmayı bilirsin, ama kimsesi değil çok kimseleri varmış gibi Rabbine sığınmayı da en iyi sen yine, bilirsin.
Senin dualarınla başlayan günün bereketi bir yağmur olur koşarız o yağmurda sevinçten
Ortalık mis toprak kokusu olur, sen bilirsin bunları. Seninle ilgili en güzel şeyler gelir kalbimizin kıyıcığına oturur. Bırak kalbimize hükmetmeyi, kalbimizin kenarına da gelse adın, ortalık yemyeşil ve gül dolu.
Gözlerine bakınca seni bulduğumuz insanlara dolaşır yollarımız.
Ellerimiz kınalı saçlarımız bulutlu. Ben seni sevmenin şiirsel tarafını bırakacaktım, bıraktırmıyorsun çünkü sen en kelimelerle anlatılmaz bir şiir gibi şurada durmuş kalbimi yokluyorsun.
Senin ettiğin duaları açıyorum çantamdan bugün. Seni unutmak kalbimde bir boşluk, seni anmamak hayıflı bir şeyler.
Sen baktın bilirsin en korkuncu nedir, en güzeli nedir. Kalbimizle mi bulacağız en çok aklımızla mı. İnsan nasıl etmeli de seni kalbinde sımsıkı bir söz gibi tutabilmeli, sen bunu bile bilirsin.
Seni seven bir göz ağlatma bize, seni anan bir dile düşmeyelim, seni anmadan yarı yolda, o çok korktuğumuz yarı yolda, bağrı rüzgara açık ve terli, durup hastalanmayalım. Sen kalbimizde varsan Rabbimiz de oluyor.
O kalbimizde varsa hemen sen de geliyorsun.
Seni sevmenin ama iyice ama anam babam feda olsun sevmenin yolunu
Seni gözden ve gönlümüzden ve soframızdan ve çocuğumuzdan uzak etmemenin yolunu buldursun Allah bize ve biz seni sevmede hiç yarı yolda kalmayalım. Seni sevmeden bir yol gidilemiyor. Ciğerimizde tıkalı kalan bir kan pıhtısı gibi boğuluyor yaşam. Sen karmaşanın ortasında bir beyaz havuzsun, sen tozun içinde yağmursun. Orada dokunulmaz ve bembeyaz, gitmeyen, dinmeyen, sözsüz ama içe dokunan ve bizi en sakinleştiren o sihirli bakışsın ve dokunuşsun.
Sen uzaktan belirdiğinde bile ağlamak geliyor burnumuzun ucuna. Seni sevmemek ve seni unutmaktan kurtulsun tüm hepimiz... Sen bize edilecek duaları bilirsin... Tertemiz ve sade, senin dilinden çıkan her duaya amin. Berrak bir hayat ve kocaman bir kalpsin, elin elimizin üzerinde. Elimizi biz çekmeden çekmezsin...
Beş dakika nefessiz
Pelin doğduğunda beş dakika nefes alamamış. Beş dakika ağlamamış. Allah ona nefesini beş dakika sonra doktorun eliyle yollamış. Boğazına bir boru takılmış. Bir kaç şaplak atılmış. Herkes nefesini tutmuş o nefes alacak mı diye.
Nefes öyle güzel gelmiş ki, bir çığlıkla. Sonra gözyaşları. Mutluluk. Ben bir mucizeyim dedi. Aslında hepimiz mucizeyiz dedim ama hikayemizin başına dönüp bakmadığımız için anlamıyoruz. Ve elbette herkes her mucizeden aynı dersi çıkarmaz ki kendine... Doğmamız ve ağlıyor olmamız bir kanunmuş gibi şaşırmıyoruz nasıl doğduk ve şimdi bile nasıl nefes alıyoruz.
Ben neden böyleyim biliyor musunuz diyor. (Böyleyim derken çok konuşmasını ve mutluluğunu kastediyor). "Çünkü bana annem bunları anlatınca ben hayatın çok değerli olduğunu düşündüm ve mutluluklar çıkararak yaşamam gerektiğini"
Pelinle bunların hepsini bir boş dersimde o da nöbetçiyken çay ocağında çay içerken ve İngilizce konuştuk. İngilizce konuşmak ona bir oyun gibi. Bayılıyor. Yoğun bir şekilde Grey's Anatomy ve Friends izlemiş son dönemlerde. Çok akıcı, su gibi konuşuyor... Şu an çok mutluyum konuşabildiğimi gördüğüm için diyor. Gözleri ışıldayan bir insan daha. Çay ocağına giren çıkan tenis maçı izler gibi bizi izliyor, bir ona bir bana. Arada bir biri gelip yanımıza oturuyor, konuların başını bilmediği için anlam veremeyen geri gidiyor. O anlardan birinde, camdan bir fanusta bambaşka bir dünyada olduğumuzu çok derinden hissediyorum, koptuğumu.
Doktorundan bahsediyor. Dünyaya gelmesine yardım eden doktoru. İşte ben o doktor yüzünden doktor olmak istiyorum bu kadar, diyor. Annesi çok endişeliyken ve doğum sırasında o doktor uçarak yetişip ona sevgiyle bakmış, herşey güzel olacak demiş, endişelenme, iyi gidiyoruz demiş. "Onun gibi bir doktor olmak istiyorum..."
Şimdi Amerika'daymış. Twitterdan takip ediyor doktorunu. Onunla hiç irtibata geçtin mi diyorum. Geçmedim diyor, çekindim. Geçmelisin. Herkesin, başkasının hayatında sebep olduğu iyi bir şeyi bilmeye ihtiyacı var. Belki de sen de onun gününe sevinç katacaksın.
Ameliyat videoları izliyormuş, iyi bir şey mi bilemiyorum, ben izleyemezdim, çok zevkli anlattığına ve ben galiba bunun için doğmuşum dediğine göre, inşaallah, hayırlıysa bize doktor olsun:)
Filmlerden, şükretmekten, gündemden biraz daha bahsedip sessizce dağılıyoruz. Bu konuştuklarımızı akşam evde mutlaka annemlere anlatacağım diyor. "İngilizce konuşabiliyorum" diyeceğim...
Nefes öyle güzel gelmiş ki, bir çığlıkla. Sonra gözyaşları. Mutluluk. Ben bir mucizeyim dedi. Aslında hepimiz mucizeyiz dedim ama hikayemizin başına dönüp bakmadığımız için anlamıyoruz. Ve elbette herkes her mucizeden aynı dersi çıkarmaz ki kendine... Doğmamız ve ağlıyor olmamız bir kanunmuş gibi şaşırmıyoruz nasıl doğduk ve şimdi bile nasıl nefes alıyoruz.
Ben neden böyleyim biliyor musunuz diyor. (Böyleyim derken çok konuşmasını ve mutluluğunu kastediyor). "Çünkü bana annem bunları anlatınca ben hayatın çok değerli olduğunu düşündüm ve mutluluklar çıkararak yaşamam gerektiğini"
Pelinle bunların hepsini bir boş dersimde o da nöbetçiyken çay ocağında çay içerken ve İngilizce konuştuk. İngilizce konuşmak ona bir oyun gibi. Bayılıyor. Yoğun bir şekilde Grey's Anatomy ve Friends izlemiş son dönemlerde. Çok akıcı, su gibi konuşuyor... Şu an çok mutluyum konuşabildiğimi gördüğüm için diyor. Gözleri ışıldayan bir insan daha. Çay ocağına giren çıkan tenis maçı izler gibi bizi izliyor, bir ona bir bana. Arada bir biri gelip yanımıza oturuyor, konuların başını bilmediği için anlam veremeyen geri gidiyor. O anlardan birinde, camdan bir fanusta bambaşka bir dünyada olduğumuzu çok derinden hissediyorum, koptuğumu.
Doktorundan bahsediyor. Dünyaya gelmesine yardım eden doktoru. İşte ben o doktor yüzünden doktor olmak istiyorum bu kadar, diyor. Annesi çok endişeliyken ve doğum sırasında o doktor uçarak yetişip ona sevgiyle bakmış, herşey güzel olacak demiş, endişelenme, iyi gidiyoruz demiş. "Onun gibi bir doktor olmak istiyorum..."
Şimdi Amerika'daymış. Twitterdan takip ediyor doktorunu. Onunla hiç irtibata geçtin mi diyorum. Geçmedim diyor, çekindim. Geçmelisin. Herkesin, başkasının hayatında sebep olduğu iyi bir şeyi bilmeye ihtiyacı var. Belki de sen de onun gününe sevinç katacaksın.
Ameliyat videoları izliyormuş, iyi bir şey mi bilemiyorum, ben izleyemezdim, çok zevkli anlattığına ve ben galiba bunun için doğmuşum dediğine göre, inşaallah, hayırlıysa bize doktor olsun:)
Filmlerden, şükretmekten, gündemden biraz daha bahsedip sessizce dağılıyoruz. Bu konuştuklarımızı akşam evde mutlaka annemlere anlatacağım diyor. "İngilizce konuşabiliyorum" diyeceğim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

