23 05 2015

Serendipity: Kaderin Hoş Cilvesi



Serendipity. İngilizceden başka bir dile çevrilmesi en zor on sözcükten biri seçilmiş zamanında. John Cusack’ın oynadığı bir filmin de adı.
Serendipity kaderin hoş cilvesi. Allah’ın yola çıkana yardım etmesi. Olması gereken her şeyin sevinç yaratarak olması. Arapça bir karşılığı da vardır diye tahmin ediyorum. İnsan bazen tutkusunun veya en büyük hayalinin o olduğunu düşünmeden öylesine, içinden gelen bir şeyin peşinden gider. Bağlantılar kurulur, dünya el ele vermiş gibi karşısına ufak ufak tanıdıklar çıkar ve bir bakar rastlantı gibi görünen ama aslında bir yerlerde planlanmış olan mutlu küçük olaylar silsilesi pıtır pıtır karşısına çıkmaya başlar. Güzel bir kalple başlanan ve devam edilen işler er ya da geç yerine ulaşır.
Yoğurt çorbamı severler. Yoğurt çorbasının tuzu, kaynadıktan sonra atılırmış. Bunu ve metal kaşıkla karıştırıldığını annemden öğrendim. Yoğurt kesilmesin diye. En kolay en içe sinen şekil genelde o işin doğasına da uygun şekil oluyor. Dünyanın dönüş yönünde karıştırılımış çorba. Büyükler böyle söylermiş. Semazenler de sağa doğru dönerlermiş. Her şeyi kendi doğasına uygun yaptığımızda madde de bize daha çok yardıma koşar. İnsan ne için yaratıldıysa o iş kendisine kolay edilirmiş. Bazen suların tersine aktığı da olur, Amazon ırmağı okyanusa dökülünce sular tekrar ırmağa doğru dalgalanıp gidermiş. Bazen tersine çevirmeye çalışırız ama su yine de yatağını bulur, durulur, her şeyin akması gereken bir yer, olması gereken bir şey vardır. Onu bulanlardaki huzura bir bakın. Dünyanın en güzel manzarasıdır. Olması gerektiği gibi olmuş olan her şeyin kendine özgü tatlı bir mutluluğu vardır.
Hayatın savaş gerektiren, yataktan kalkıp girişilmesi gereken işleri var. Düzeltmemiz gerekenler,  girişimlerimiz, kalbimizin bizi çıkardığı yollar, kalbimizin çıkarmadığı ama yine de gitmemiz gereken yollar. Bir de öbür işler var. Zamana ve dünyanın dönüşüne bırakmamız gerekenler. İçimizden kurabiye yapmak geliyorsa bu kalbimizin ve bedenimizin işi. O kurabiye yapılmalı. Kurabiyeyi kim yiyecek, kim sevecek, kim gidip kime anlatacak, o da dünyanın dönüşünün bir işi. Nasip. Ama kurabiye yapmadan olmaz. Kurabiye insanın sadece kalbinde kalmamalı ve kurabiyeler onları seven ellerde yapılmalı. Allah başka türlü bir güzellik planlamadıysa genellikle dünyayı, kurabiye yapanlara yardım edecek şekilde düzenler. Ufak ve belirsiz mucizelerle, küçük karşılaşmalarla, bazen aniden ve hayret verici şekilde, dünya el birliği etmişçesine kurabiye yapan o kişiye yardım etmek için çıkıp gelir…

5 05 2015

Bir gün bir penguen bulursanız





Küçük bir çocuk ve bir penguenin hikayesini okumuştum. Bir gün çocuğun evinin kapısına bir penguen gelir. Çocuk penguenin kaybolduğunu düşünerek sahibini arar ve sahibini bulamayınca penguenin evini bulmaya karar verir. Araştırır ve öğrenir ki penguenler Güney Kutbu’nda yaşıyorlar. Pengueni bir kayığa bindirir ve kürekleri çekmeye başlar. Güneye doğru giderler. Gece gündüz giderler. Yol boyunca çocuk hikayeler anlatır ve penguen dinler… Güney Kutbu’na gelirler. Çocuk pengueni kayıktan alıp buzların üstüne çıkartır. Eve gelmişlerdir. Ama penguen üzgün üzgün bakar. Hiçbir şey söylemez. Çocuk pengueni bırakıp kürek çekmeye devam eder. Dönüş yolu eğlenceli değildir çünkü hikayeler anlatabileceği birisi yoktur. Giderken büyük bir hata yaptığını fark eder. Penguen aslında kaybolmuş filan değildir. Sadece yalnızdır ve bir dosta ihtiyacı vardır. Çocuk hemen geri döner ama pengueni bıraktığı yerde bulamaz. Sonra ileride pengueni görür. Penguen bir şemsiyenin içinde tekrar yola çıkmıştır. Sonra tekrar kavuşurlar ve birbirlerine sarılırlar. 

Kimin neye ihtiyacı olduğuna nasıl da hemen karar verir insan… Sarıp sarmalayıp evine ulaştırmak ister. Bazen sadece şöyle sormalı: sana nasıl yardım edeyim? neye ihtiyacın var? Birinin evini tek başımıza bulmak, neye ihtiyacı olduğuna tek başımıza karar vermek, her işin hikmetini tek başımıza çözmek zorunda değiliz. Bazen sadece onunla yolculuk etmek, hikayeler anlatmak veya ondan hikayeler dinlemek bile bir şeydir. Bazen sadece orada durmak, bazen onun için dua etmek bile bir şeydir.

*Oliver Jeffers-Lost and Found

29 04 2015

İnsan nasıl gösteriş meraklısı olur?

Anlatayım. Herkes hayata bir ucundan tutunmak ister. İnançlı bir çevrede doğduysa bu hazırdır. Tutun.
Toplumumuzda arayışa değer verilmez. Toplumumuzda kimlerden olduğunuza, adınızın ne olduğuna önem verilir. Çağımızda mutlu olmak veya en azından öyle görünmek bir tür mevkidir. Mutluluk derken dünya mutluluğu.
Önceden televizyon izlememekle gurur duyabilirdim. Günde kırk kere herhangi bir sosyal medya kanalına bakıyorsanız bence televizyon izlememekle avunmak aptalca olur. İnsan nasıl bu kadar duyarsız olur size anlatayım. Dünyamız bireysel olarak da kolektif olarak da ruhun arzuladığı derin tatlara giden bir yolda yürümek için daha da zor bir yer oluyor. Hep zormuş. Her devirde zormuş. Neyse ki Allah insanı illa ki arayan bir yapıda gönderiyor dünyaya. Şimdi kaçabileceğimiz doğamız daha az. En azından yıldızlara bakıp acaba bunların bir sahibi var mı diyebilirdik artık şehirden bakınca yıldızlar az görünüyor. Daha çok bina var. Çoğunun adını ve genel olarak sahibini biliyoruz. İnsan yapısı her şey Allah yapısı olanı görünmez kılmaya çalışıyor gibi bir çalışma var. İçimizden çiçekler yine de fışkırıyor tıpkı asfalttan fışkıran otlar gibi. Sonra basıp geçiyoruz. Sonra basıp geçiyorlar. Görmeliyiz. Göstermeliyiz. Bunu görmemizi sağlayacak bir eğitim sistemimiz olmalı. Sistem deyince suçu atmış oluyorum biraz. Hayat bizim tercihimiz olan ve olmayan bir çevrede geçiyor. Başka bir ülkede doğmak elimde değildi. Başka mahalleye taşınmak da bazen elimde değil. Kendi içimde nasıl bir ülke var veya köy? O köyü bulmalıyım. O köyü arayan birileri olabilir diye o tür köylerden başkalarına bahsetmeliyim. O köyün yolunu bulduysam anlatmalıyım. O köyü anlatan bir sisteme kavuşmak için çalışmalıyım dua etmeliyim. Ben kendi adıma böyle düşünüyorum. O köyü bulduysam ve anlatmıyorsam ama sadece o köyü bulamayanlara tepeden bakıp vah size vahlar size diyorsam bana yazık.
Bana ne verdiniz de ne istiyorsunuz diyen inançlı genç insanlar görüyorum. Bu çocuklar, inançlı anne babaların örneğin kendi istekleri doğrultusunda tesettüre girmiş genç kızları. Bu kızlardan bazılarının ruhunda bir boşluk. Ruhumuzun derinine inmiyoruz. Kimse dokunmamış oraya. Kimse onlara büyük bir soru sormamış. Kimse Allah’la kendi özel, içten, sırlar paylaşan, fısıldayan, güvenen ilişkisini kurmaya teşvik etmemiş. Allah’ı aradığımız yerler çok kritik yerlerdir.
Ben lisedeyken bir gün uzaaak ülkelere Müslümanlığı bilmeyenlere anlatmaya gidecektim. Böyle bir hayal kurmuştum bir ara. Çünkü uzaak ülkelere Müslümanlığı anlatmaya giden birilerinden coşkuyla bahsediliyordu. Doyurucu bir hayat gibi geliyordu. Macera ve mutluluk dolu olmalıydı. Kulağımıza giren sözler bizi yollara düşürür. Uzak ülkelere Müslümanlığı anlatmaya gideceğine ülkesinde rahat bir hayatı seçenler kötülenip duruyor olsaydı ben öyle büyük bir hayal kurabileceğimi sanmıyorum.
İyi şeyleri daha az över, kötü şeylerin kötülüğünün anlatılmasına daha çok vakit ayırırız. Müslümanın havuz başında keyif yapması çok kötüdür mesela. Müslümanı yoksul kardeşlerine götürecek yollara teşvik edecek kanalları daha az kullanırız. İyi sözü yüceltmeyiz, kötü sözü kınarız. Tesettürlü genç kızın tesettürlü genç kıza yakışmayan davranışlarını anlatır, tesettürlü genç kıza yakışır davranışlarını da zaten olması gereken davranışlar olarak bir kenara atarız. Onun ecrini zaten Allah verecektir. Ama cezasını biz veririz. Elimizle dilimizle kalbimizle kötülüğe savaş açmayı imanımızın önemli bir kanıtı olarak gördüğümüzden olsa gerek. İyiliği yaymanın ve yüceltmenin imanımızın bir kanıtı olduğuna dair bir hadis bir ayet yok mu ki acaba?
Kötü şeylerden bahsetmeyi nefs seviyor olabilir, iştah açan bir şeydir. İyiliğe ve hayra, iyilik ve hayrı yüceltmeden davet edemeyiz. Kendi adıma ben de eleştirmeyi, kınamayı bazen tercih ederim çünkü başka bir şeye kızmışımdır, çünkü kendi hayatımda bir yere dokunuyordur,  ama bunu yapıyor olmam insanları utandırarak iyi yapacağımıza inandığımdan değildir. Bunun işe yaramazlığını ülkemizin okullarında 10 yıldır görüyorum. İnsanları eleştirip utandırarak, yoksullara yardım etmeyip lüks otellerde geziyorsunuz diyerek ancak bunu sizin gözünüz önünde yapmalarına engel olabilirsiniz. Peki ne yapalım övelim mi, sırtlarını sıvazlayarak aferin mi diyelim, yanlışa yanlış demeyelim mi? Zaten ne zaman yukarıdaki konuşma geçse böyle diyen biri olur, ki yukarıdaki fikrin zıddı yapılmalı değildir. Kötünün kötü olduğunu anlatmanın ince yolları vardır. O lüks otellere gitmeyip şık tesettür defilelerine katılmayı gücü olduğu halde tercih etmeyen ve bunun yerine ihtiyaç sahibinin yardımına koşan örnekler bulup, ki bu daha çok araştırma ve emek ister, onlar yüceltilir.
O eleştirilen lüks yaşam tarzı bir tür iç döküştür. “Kendi hayatımın, imanımın, dünyamın, ahiretimin, kardeşimin sorumluluğunu almaktan acizim çünkü elimde değil çünkü kendi kuyumda boğuluyorum kendi buhranlarımdan bir çıkış yolu arıyorum… Dünyadaki yerimi bulamıyorum. O yüzden bana en yakın olana, en ışıltılı olana gidiyorum, ona doğru çekiliyorum, gösteriş yapıyorum, zamanımız ışıltı saçan mutluluğu, fit olmayı, şık olmayı, zengin olmayı yüceltiyor. Daha tatminkar bir hayatı tatmadığım için veya o hayatın gerektirdiği emek ve yorgunluklar benim işime gelmediği o hayata gidiyorum…”
“Gemi yapacak adamlara, geminin nasıl yapılacağını anlatmadan önce uzak denizlere özlem duymayı öğretin” diye bir söz vardı. Ben ahirete nasıl özlem duyacağım? Rabbimin sevgisi nasıl bir şey? Tesettür defilesine gitmeyeyim de nereye gideyim? Instagram’da aradığım beğeni, keyif ve onayı nereden temin edeyim? Sosyal medyada gezmeyeyim nerede gezeyim? Şu an benim için ve toplum için çok yüce olan mutlu ve zengin olma, en azından öyle görünme ihtiyacını nereden karşılayayım? Yani havuz başı değil ama neresi benim yerim? Hayatın anlamını araması gerektiğini hiç bilmemiş insana, işte hayatın anlamı budur diyorsunuz. Sonra da sizin verdiğiniz anlam için sizin boyalarınızla ve tekniklerinizle bir resim yapmasınız istiyorsunuz. Ayrıca bu resim çok güzel olmalı. Sanmıyorum. Benim annem tam bir yürüyen ilmihaldir. Ben ise belki kendi özel ahmaklığımdır ama bazı şeylerin derin anlamlarını kavramadan, onlara yürekten anlamlar yüklemeden bir takım ritüelleri tekrar etmeyi reddettiğim için öyle hemen her şeyi benimseyemem. Araştırırım. Çünkü öyledir, diyerek geçiştiremezsiniz. Çünkü böyle olması gerekir, diyemezsiniz. Hele ki, benliğin, birey olmanın bu kadar başını alıp gittiği bir çağda insanları kınayıp dalga geçerek iyiliğe yöneltemezsiniz. Çocuklar sınıfta yedikleri şeylerin ambalajlarını ortaya atıyorlar diyelim. Bu çocuklar da diyelim, her ders çöp toplattığınız zaman ders kaynıyor diye sevinen türden. Çocuklara temiz bir yerde yaşamanın nasıl bir şey olduğunu birkaç kez anlatmanız hatta göstermeniz gerekir. Diğer önlemler daha sonra gelmeli. “Temiz çevreyle ilgili o kadar kitap var, açıp okusunlar, bu onların sorumluluğu” diye kestirip atamazsınız. Temiz ortama aşık olan sizsiniz. Eğer bu kişi sizseniz, bunu en iyi anlatmak için seçilmişsinizdir ve eğer bu güç sizde varsa ve anlatmıyorsanız ortamın pis olmasının en büyük sorumlularından biri sizsinizdir.
Hocalara, öğretmenlere çok şey bilmek düşüyor. Öncelikle psikoloji bilgisi. İletişim bilgisi. Doğru yaşamak, ince bir ruh, güzel söz lazım. Söz konusu din ise ruhun açlığı nerede nasıl doyacak, insan ruhundan anlayan, güzel söz söyleyebilen, insanı yargılamadan, kınamadan kapıyı açıp buyur edebilecek büyük gönüller lazım.
Ben kendimi iyi yaşayan bir Müslüman olarak görmüyorum. Tesettürlü bile değilim. Sosyal medyadan en çok instagram kullanıyorum. Bazen ben de sahip olduklarımı göstermekten zevk alıyorum. Bu bazen bilgi, zevk, bazen mutluluk oluyor. Eğer hayatta biraz terbiye olabiliyorsam, hayatın kendi özel silleleri, Allah’ın yazdığı kaderimle, ama insanlardan en çok, kınamadan eleştirmeyi öğrenmiş ve bunu kendi nefsi veya benimle kişisel meselesi için değil Hak için yapanlar vesilesiyle oluyor. Hakkı, sezgilerini, kendi nefsini birazcık tanıyan herkes doğru ve hakkaniyetli eleştiriyi, işine gelmediği için hırçınlıkla reddettiği eleştiriden ayırt edebilir. Hayatımın farklı dönemlerinde üç farklı anlayıştaki cemaatin toplantılarına, etkinliklerine katılmış biri olarak yazma ihtiyacı hissettim. Buralarda güzel sözlü, ufku geniş hocalarla da tanıştım. Birkaçını ise kitaplardan, radyolardan, internet sitelerinden takip ettim. Her seferinde, eğer doğru yola biraz yaklaşabildiysem, bazı huylarımın üstüne cesaretle gidebildiysem bu yukarıda anlattığım hocaların desteğiyle ve vesilesiyle olmuştur. 

27 04 2015

Ağlama. bulaşıkları yıka


  Ağlama. Git bulaşıkları yıka. Dünyanın tozunu attır. Bir gün 60 yaşında olacaksın. 20 yaşındaki haline mektup yaz diyecekler. Sözde kendine öğütler vereceksin. Bu bir klasik. O zaman şöyle bir şeyler diyeceksin. İşte sevdiğin işi yap, sevdiklerinin yanında ol, Çanakkale'de bir köye yerleşmek için akciğer kanseri olmayı bekleme, insanlara hizmet et... böyle şeyler.
Okuduğum pek çok şeyin ortak noktası: Allah'ın sana verdiği hediyeyi bul ve onu dünyaya ver. Bazen bir kelimedir iyi gelen. Bazen bir çuval un.
Hangisini yapıyorsan yap. Hepsini yap. Birisini yap.
Ama ağlama. Git, un çuvalını o kapıya götür. Git o kelimeyi söyle.
Hayırda acele etmek lazım. İyilikte acele etmek lazım. Kalbini dolduran güzel kelimeleri başka günlere, daha rahat günlere saklamadan kalbinden çıkarıp ortaya koy. Elin cebine bir kez gittiyse mesela, acaba demeden devam et.
Bir gün biri diyecek ki: "Amerika'ya giden bir uçaktasın ve yarım saat sonra uçağın düşecek. Ama sevdiğin birine bir mektup yazarsan ona ulaştıracağız. Ona ne yazarsın?" Evet insanlar böyle şeyler söylüyorlar. Önce ciddiye almıyorsun. Sonra o mektubu yazmaya başlıyorsun. Sonra bir şey değişiyor.
Ağlama otur ve o mektubu içinden her ağlamak geldiğinde bir daha yaz. yolla. yaz yolla. Önemli olan nedir? Geriye kalan nedir insan ömründen? Senden geriye kalmasını istediğin nedir ve yanında öbür dünyaya götürmek istediğin nedir?
Ağlama. Kendin olmanın bir yolunu bul. İçindeki çığlığı, eşsiz ve özel olanı bul. Sonra başkalarını bul ve hepinizin başını örten kocaman çatının altında biri olduğunu ama yine de önemli olduğunu... Sonra hem yapayalnız ve farklı olmanın özgürlüğünü, hem Yaradan'ın seven besleyen dersler ve ödevler veren evinde bir misafir olmanın sıcaklığını bul...
Ağlama... Gerçi ağlamak da yürek ister, gülmek de.
Zor zor ama kimse kolay olacak diye bir söz vermedi. Yerinden kalkıp bir iş yapmak yürek ister. Değerli adımların hepsi yürek ister. O mektupları yazmak. O kelimeleri söylemek. Bulaşıkları yıkamak (bile bazen)...yürek ister. 

15 04 2015

Büyülü Davran




Büyülü davran anne, dedi. Büyülü davran, dedim kendime.
Ömrünün bir anı geliyor ki insan büyülere inanmaz oluyor. Bir şey yitiren herkes bilir bunu. Büyüleri geçersiz kılan gerçekler patır patır dikenler gibi. Birkaç kere büyülü düşüncenin etkisinde kalıp tuhaf ve olmayacak şeylere inanan herkes bilir bunu, vazgeçmek için yüzlerce sebep var. Oysa büyülü davranmak aptalca davranmaktan farklı bir şeydi. Büyülü davran, dedi. Bir çiçek açarken yanında dur, sesini dinle. Az bilen ama çok hisseden zamanların da tadını çıkar. Kalbine danış. Kalp bilir. Sezgilerinle konuş. Çamkoru’ya çık git havaların ısınmasını beklemeden. Hangi şiiri tavsiye edersiniz diye sorma mesela. Kitaplıkta seni çağıran kitabı aç, seni bekleyen sayfada onu oku. Dua etmeyi bile kalbine sor. Hangi dua geçiyorsa ihtiyacın o demek ki. O duayı et.
İnsanlara baktığında onlardaki ışıltıyı, kıvılcımı, hevesi gör, dedi. Kırılır mıyım tekrar, tekrar incinir miyim? Bunu büyüsüz bir hayat yaşayarak garanti edemez insan. Tedbirler almak, hissetmemeye çalışmak değildir. Bir kez daha aynı yerinden kırılmaz ya insan, sen de bir şeyler öğrenmişsindir. Öğrenmişsindir değil mi, kalp bilir. Kalp bilir… Büyülü davranmak kalbe güvenmektir.
Olmayacak şeylere inanmasaydı biri, bugün sevinç veren şeylerden hangileri olurdu? Kalkıp kitap yazar mıydı, dağ köylerine, uzak ülkelere çıkıp gider miydi insanlar? Büyülü davran, dedi bana. Saf sevinçlerin her biri hayattaki mucizelere inanmaktan doğar. Beni öğrenmek için kalbinin atması lazım. Beni hangi kitapta öğreneceğini bile bazen sezgilerinle buluyorsun. Kitaplar ve uzmanlar çok güzel ama kalbin işleri, Yaratan’dan… Kalbi hoplatan, rahatsız eden, heyecanlandıran korkutan her şey saf, yalın… Sonradan öğrenilen her şeyden sıyrılarak, doğduğun gündeki gibi sadece bilerek… 
Büyülü davranmak aptalca davranmak değildir. Allah’ın kalbe koyduğu sezgiye ve bilgeliğe güvenmektir. Aklı devreden çıkarmak değil aklı ve kalbi birbirinden ayırt etmeden ta en içinde inandığın, sevdiğin, bildiğin bir menzile varmaktır. Kalpte hayatın sırrı vardır. Büyülere inanmak, hayata inanmaktır.
Hedefler, stratejiler, planlar değil hayaller, bulutlar, çiçekler. İçinde hayat olan dünyaya tekrar dön… büyülü davran. Müziğin sesiyle hislenerek, bir dostu kaybetsen bile dostluğun büyüsünden ümit kesmeyerek, aşkı yitirsen de aşkın büyüsü insanı nasıl bir çağlayana dönüştürür bilerek, bir işi kaybetsen bile emeğin, aşkın, coşkunun, işi iyi yapmanın getirdiği başarıya inanmaktan vazgeçmeyerek, büyülü davran. Kitaplardan, şiirlerden, kıraatten, şarkılardan, büyülü insanlardan ilham alarak büyülü davran… Etkilenmene, duygulanmana, harekete geçmene izin ver... Hayatın çekirdeğinin bir hayat olamadan çürüyüp gitmesinden seni ancak bu korur. Büyülere inan… Değiştiren, dönüştüren, iyileştiren yanına hayatın, inan. Güzel işlerin akıbetinin er geç güzel olacağına inan. Yenmenin değil yenilmenin de büyüsü olduğuna, ulaşmak kadar yürümenin de büyüsü olduğuna inan… Büyülü davran.