17.07.2016

Unutmak



Unutmak
Böyle kalacak
Sahipsiz, açık
Örtmeye üstünü
Vaktimiz olmayacak.
Düşünmek bile suç
Gibi uzak yakınları
İçlerinde yaşar mı
Bilgimiz olmayacak.
Yıllarca beraber
Yalnız saatlerde
Olsun hatırlanmaz mı
Cevapsız kalacak.
Kopmuş bağlar
Sonunda öyle ki
Neyimizdi kimdi
Kimsemiz olmayacak.
Behçet Necatigil

14.07.2016

Tuz



Tuz gölü bir çöle de, buzdan bir göle de benziyor. Sonra ne çöl sıcağı, ne donmuş gölün soğuğu, ne de iyot kokusu var. Koşarken düşseniz dizleriniz yarılır. Tuz, küçük sivri kristal tümsekleriyle buz parçaları gibi. Karşı tepeye doğru yürüseniz bir süre sonra artık gitmek de geri dönmekle aynı. Her yerin aynı olduğu bir temiz hesap, bir adalet düzlüğü. Kimse yukarıda veya aşağıda değil. Sonunda bari ortada sakince bir yerde durayım diyorsunuz. Ben bir de bolca güldüm. Hayret hayret diye diye güldüm. Hayatımda böyle bir şeye ilk defa rastlıyordum. İnsanın kalbi ve hayreti yeni bir manzarayla tazelenebilir belki de.

Uzun uzun yürürken, kısa yürümüşsünüz gibi. Yere otursanız üzerinize peri tozu bulanmış gibi. Başka bir gezegen gibi, insanlığın gözyaşları dev bir tepside dondurulmuş gibi, kar gibi, hep bir şey gibi ama aklınız bunun tuz olduğunu almıyor. Parmağınızı değiyorsunuz, parmağınızı dilinize götürüyorsunuz, rüya mı, değil, bildiğimiz tuz bu. Bu tuzun tuzu. Gibisiz, saf, vaadedilen tuzun ta kendisi. Bir şeye benzetmeden anlamayışın tembelliği bu. 

İlk gördüğümde, mahşerde düzlük bir yerde toplanacağımız ve oraya sığacağımız konusunda içim aydınlandı. Müsterih olma konusunda nasip mahşereymiş. Kalbi müsterih olacak bir şey arayanlar, beyaz bir kağıt üzerinde nasıl bir ünlem işareti veya nokta veya parantez oluruz cevabı Tuz Gölü’nde.

Sonra bir öğüt geldi içime. İnsanların gizli hallerini araştırmayınız. İnsanların sırlarını. Gördüğünüzü de böyle tuz gibi yıkayınız, bembeyaz bir sayfa çeviriniz üzerine, yeni bir örtü seriniz. Çünkü Allah'ın bize çoğunlukla yaptığı bu.
Sonra yazın ve yazalım, sonunda silinecek her şeyi. Yazmadan duramıyor insan, yazmaya gelmiş. Ama yazdığını silmeden, gözden çıkarmadan büyüyemiyor. Sonra susun ve susalım, nasılsa tuza yazılı ve aslında her şeyin bilindiği, çözüldüğü bir suyun altında gerçek konuşuyor. Ama konuşmadan, sözün tazesini doğrusunu ve iyisini suyun dibinden bulup çıkarmadan yaşamanın hakkını veremiyor insan.


4.07.2016

Bayram temizliği



Evin girişindeki camları yıkadım. Kapının önündeki taşları arap sabunuyla fırçaladım. Kuş pisliği sandığım şeylerin taşların aralarından çıkan yosunlar olduğunu anlamam uzun sürdü. Canlılarmış. Hortumla su tutunca kenardaki kanallardan akıp gittiler.

Bless me Ultima’ya yeniden başladım. Ömür aynı kitabı ikinci kez okumaya yetmez derdim. Ömür belki de yetiyordur, niyette netlikle beraber bereket de geliyordur diye umuyorum. Kitaplığın karşısına oturup kitaplara bakıyorum. Bu kitap şeklini, iki karton kapağın arasına kağıtlar sıkıştırmayı ilk kim düşündü acaba diye düşündüm. Romalılar, 6. Yüzyılda yapmışlar bunu ve adı kodeksmiş.

Havaalanındakilere üzüldüğünü biliyorum. Soruyorum. Ne hissediyorsun. Bilmiyorum, diyor. Bil, diyorum. Anlat. Konuşmalıyız. Orada 5 ay çalıştı. Oraları biliyor. Oradaki herkesi bilmiyor ama oraların her şeyini biliyor. “Oralar bir gecede temizlendi” dedikleri geliyor aklıma, kapının önünü yıkarken üzülüyorum. Üzülünce “temizlemeyip de ne yapacaktık?” diyecek birileri hep olacak. Konuşmuyor. Okuduğum bir haberden bahsettiğimde şöyle diyor: Her şeye inanma. Neye inanayım diyorum. Sen ne okuyorsun? Cevap vermiyor. Bir sürü şey yazılıyor, diyor. Ve çoğu yalan çıkıyor. Nereyi okuyayım doğrulatmak için diyorum. Hiçbir şey okuma der gibi bakıyor. Bunların hiçbiri doğru olmasın demek istiyor.

William Saroyan'ın bir öyküsü var. Zavallı Bağrı Yanık Arap diye. Halil diye bir arkadaşı var çocuğun dayısının. Çocuk konuşmak istiyor. Kelimelerle anlaşıyor çünkü. Neden konuşmuyorlar diyor çocuk. Bazen konuşmadan anlaşır insanlar diyor annesi. Dayısı ne adamın adını söylüyor, ne öldüğü zaman tek kelime ediyor. Annesi diyor ki, Halil ölmüş. Nereden biliyorsun diyor çocuk. Biliniyor diyor annesi. Böyle şeyler anlaşılır. Halil vatanından ailesinden uzakta ölüyor. Çocuk kelimelerin peşinde. Halil neden öldü, kaç çocuğu vardı, şimdi neredeler? Dayısı susuyor. Kelimeler, isimler, sayılar, konuşacak ne çok şey var. Ne kadarını konuşmadan bilebiliriz? Konuşmamız gereken kaç yerde susuyoruz?

Traş köpüğüyle beyaz dağlar yapıyoruz, masa altına bebek salıncağı kuruyoruz, toplama ve çıkarma yapıyoruz. Bir çocuk bir günde bunlarla oyalanabilir. Ben Bless Me Ultima’ya yeniden başlıyorum. Bu şarkıyı dinliyorum. Altın ejderhanın şarkısı. Akşamları oturup dua ediyorum. Tuhaf bir dua. Benden çıkıp dünyayı saran bir dua. Daha önce aklıma gelmeyenler için bir dua. 

Handegül, Kamboçya'dan fotoğraflar gönderiyor. İnci kolyeli küçük bir kız, güneş gözlüklü yaşlı kadın. En yaşlıların ve en küçüklerin fotoğraflarında bizde, yetişkinlerde olmayan bir hayat var. Bir başımız var ve bir sonumuz. İkisinin arasındaki koca hayatla ne yapalım der gibi. 

Hafıza kaybı yaşayan büyükanneye verilen oyuncak bebek videosunu izliyorum. Büyükanne en çok o bebeğe bakarken eski haline biraz benziyor. Unutmamış biri gibi gülümsüyor. Çalıların arasından hışırtılar geliyor. Erikler olmuş. Rüzgar estikçe dallarından düşüyorlarmış. Sonra Bağdat’ta bomba patlıyor.

Kanadalı’ları okuyorum. Kanadalı’lar Suriye’lilerle Ensar ve Muhacir gibi. Herkese bin kere anlattığım ama kendimde bir sonuca varamayan o hikayeyi hatırlıyorum. Omelas’ı Terk Edip Gidenler. Omelas’ı terk etmenin yolları var. Omelas’ı terk edenler, Omelas’ı terk etmeleri yasaklanmış olsaydı ne yaparlardı? O çocuk için, kendileri için ne yaparlardı?

Bahçeye çıkıp Ay’ı göremediğim zamanlarda bakabilmek için Phases of the Moon diye bir uygulama var telefonumda. Akşam bakıyorum. Ay incecik, yeniden başlıyor. Bir makas alıp saçlarımı omuz hizasında kesiyorum. Telefonum uzun zamandır Landslide’la çalıyor. Telefonun hüzünlü melodiyle çalması bana huzur veriyor, olası bir kötü haber anında insanı utandıracak kadar neşeli çalmamalı insanın telefonu. "Bunlara" üzüldüğüme şaşıran, gerçekten mi ve hâlâ mı bunlara üzülüyorsun diyen arkadaşlarım hep olacak artık biliyorum. Sadece yeterli imana ve metanete sahip olmayanların, yalnızca hassas mizaçlı olanların "bunlara" üzülmeye devam edeceğini söyleyen adamlar ve kadınlar da hep olacak. Onu da biliyorum. 

O yüzden iyi bayramlar. İyi bayramlar.

2.07.2016

Yeni bir dil



Yeni bir dil doğuyor. Evlerimize çekildikçe, kitaplara, sevdiklerimize sarıldıkça daha çok yaşıyoruz, daha çok düşünüyoruz. Uçaklara binerken, tatillere giderken, kalabalıktan geçerken orada ölen insanların çocuklarını, ana babalarını bir daha görüp ağlıyoruz ve evlerimize dönüyoruz. Mahallemize dönüyoruz. Dünyanın değiştiği yere dönüyoruz. Dünyayı değiştirmeye dönüyoruz. Komşumuzdan tuz, yoğurt veya soğan istiyor, yaptığımız yemek kokmuştur diye onlara da götürüyoruz. En tehlikelisini biz yapıyoruz. Birey kabuklarımız çatladı, içimizden hüzünlü de olsa bir hayat, kardeş bir halk çıkıyor. Yalnız değilmişiz. Ayrı değilmişiz. Yurtsuz değilmişiz. 
Fakir değilmişiz. Altınlarımızı bozdurursak dünyalarımız yıkılmazmış öğreniyoruz. Dünyalarımız zaten yıkıkmış, yeniden kurmayı öğreniyoruz. Bize ait çok eski bir şeyi, şerriyle hatırlatanlara, bir iyinin ne kadar iyi olduğunu anlamak için bazen yolumuzun bin kötüden geçtiğini söylüyoruz. 
Azala azala ölüyor ve ölürken hikayeler bırakıyoruz. Dünyanıza inanmıyoruz. İçinde sizinle karşılaşacağımız bir cennete ve bizim gibilerle dolu olacağını söylediğiniz cehenneme de. Zulme duyduğumuz öfkenin yerini git gide insanlığa, doğaya ve hayata duyduğumuz hayret ve sevgi alıyor. Kalplerimizde bir şeyler oluyor. Mayalanmış ekmekler gibi burada sessiz ve sıcacık büyüyoruz. 

27.06.2016

Hiçbir şey olmayan yaz günleri



Vişneler oldu. Şurup yapayım diye Ahmet akşamüzeri toplamıştı. Onları suya koydum. Akşam yemeğini koymadım daha. Buzluktan bir şeyler çıkardım. Buzluktan çıkaracak bir şeyleri olan kadınlara hep özenmişimdir. Bulaşık makinesinin sesi, serçelerin ve evin karşısında uzayıp giden yokuşa kaldırım döşeyen iş makinelerinin sesleri bir arada. Arada bir kırık beton parçaları yere dökülüyor gibi tıkırtılı bir ses. İş makinesi durduğunda da içindeki radyodan bazen bir spikerin bazen bir şarkının sesi geliyor.

Cumartesi günü kitaplığımda en üstte soldan üçüncü rafın önünde bir örümcek ağı gördüm. İnce ince dantel gibi yusyuvarlak örmüş, alttaki iki ipliği de alt raftaki Smokie plağının iki köşesine tutturmuş ve ağın tam ortasına bir gözbebeği gibi oturmuş, küçük, kendinden emin ve kahverengi. Acaba dedim bunları hıfzet demek için mi ördü yoksa da bu sayfayı kapatalım demek için mi?

Kitaplarımı oraya yeni taşıdığım ve henüz bir sınıflandırma yapmadığım için yan yana denk gelişleri benim irademle olmadı. Kitaplar şöyle: Plotkin’den Soulcraft, Emerson’dan İnsanın Görkemi, Thoroeu’dan Doğal Yaşam ve Başkaldırı, Rilke’den Genç Bir Şaire Mektuplar, Hilary Hart’dan Kadın Bedeninin Spiritüel Gücü, Mitch Albom’dan Öğretmenim Mori’yle Salı Buluşmaları, Herman Hesse’den Narziss ve Goldmund, Gazzali’den Ey Oğul, Halil Cibran’dan Kırık Kanatlar ve Deli, Theresa Sweeney’den Eco Art Therapy ve Susan Buchalter’den Art Therapy Techniques and Applications ve Duygu Dünya Önen’in Güzel Bahçe Masalları.

 Ahmet dedi ki belki de hiçbir şey demek istemedi. Acaba yollarımıza işaretler konulması için özel, önemli kişiler olmamız gerekir mi yoksa her birimiz mesaj verilmeye layık bulunuyor muyuz?

Ayşe’nin sitede bir arkadaşı var. Birlikte kendi oyun hamurlarını yapıyorlar. Sonra ellerindeki bebekleri siyaha ve kırmızıya boyayarak (ve birinin saçlarını laciverte) uğur böceği ile kara kedi yapıyorlar. Barbie bebeklerin kıtık kıtık olmuş saçlarını kesiyorlar, rengi solmuş altı ezilmiş terlikleriyle sokakta seke seke bir onların bir bizim evimizdeler. Akan musluktaki suyu kestiklerini hayal ederek büyük bir makası açıp kapatıyor ve gülüyorlar. Tahta merdivenlerden bam bam bam diye iniyorlar. Çocuklar topuklarında yaşıyorlar parmak uçlarında değil. Bir şeylere şaşırıyorlar ve yeni kararlar veriyorlar. Dalgın oyunları ve konuşmalarındaki kesik kesiklik insana uzun bir yazı ve uykuyu hatırlatıyor.

“Biraz daha şampuan koyalım"
“Gel bakalım zürafa, bu bebeği de al”
“Eyvah uğur böceği öldü, tekrar boyayım mı?”
“Sarıdan nefret ederim. Hepsi siyah olsun.”

Peter handke’nin Berlin Üzerinden Gökyüzü filminde okunan şiiri:
Çocuk çocukken
Kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi
Irmağın da sel
Ve birikintinin deniz olmasını
Çocuk çocukken
Çocuk olduğunu bilmezdi
Her şey yaşam doluydu
Ve tüm yaşam birdi.
Çocuk çocukken
Hiçbir şey hakkında fikri yoktu
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi.
…….

Cuma günü, uçamayan bir serçe buldular. Geçen sene bulduğumuz kanadı kırık güvercini hatırladım. Ayşe evdeydi. Güvercini bir kutuya koyup 2. Etaptaki veterinere götürmüştük. Veteriner ona damla vermişti. Kanadı için yapacak bir şey yok demişti. Biz de evin girişinde ters çevrilmiş sarı bir çamaşır sepetinin içinde tutmuştuk onu. Buğday ve su veriyordum. İki gün iyileşmedi. Üçüncü gün galiba girişteki kapıyı postacı veya başka biri açık bırakıp gitmiş ve bir kedi onu bulup yemiş olmalı. Tüylerini bulduk.

Çocuklar mutfak camından seslenince yine aynı şeyin olacağını düşünüp üzüldüm. Bir gün önce aldığımız salata kâsesinin karton kutusu duruyordu, tornavidayla delikler açtım. İki küçük kabın içine bulgur ve su koyup bahçeye bıraktım. Çocuklar Ahmet ve ben serçeyi yakalamak için çember oluşturduk; çalıların bir o yanında bir bu yanındayız. Serçe yan yan zıplayarak gidiyor. Suya düşmüş de çıkmış gibi tüyleri inmiş, koyulaşmış, biraz da hırpalanmış. Öyle küçük ve öyle zayıf ki onu neyle yakalayacağımızı bile bilmiyoruz aslında. Peşinden gittikçe kaçıyor, çalıların arasına saklanıyor. Ahmet diyor ki belki de müdahale etmemeli. Zıplaya zıplaya açıklık bir yere geliyor, kiraz ağacının altında çıplak toprakta duruyor, hepimiz de duruyoruz, yorgunuz. Sonra kiraz ağacından leylak ağacına doğru koşup koşup uçmaya başlıyor. Havalanan uçaklar gibi. Şaşırıyoruz ama ciddiye de almıyoruz. Nasılsa fazla dayanamaz diye olduğumuz yerde bekliyoruz. Eninde sonunda düşer. En son ne zaman mucize gördüm? Düşmüyor. Uçup gidiyor. Arkasından bakıyoruz. Gülmeyi biraz daha sonra akıl ediyoruz.