24 Ekim 2014 Cuma

Buena Vista Social Club



19-20 yaşlarımdaydım. Evde ders çalışıp bir yandan da radyo dinliyordum. Trt 3 olmalı. Ders çalışırken bazen dinlerdim. İşte onlarla o zaman tanıştım. Radyoda ilk duyduğum şarkılarını hatırlamıyorum. "Pamuk tarlalarında işçilerin söylediği şarkılardan esinlenerek bestelenmiş" diye anons etmişti spiker. Sonra, Buena Vista Social Club'tan seçtiği diğer şarkıları dinleyerek devam edeceğimizi söyleyince tüm programı bir kasete kaydetmeye başlayacak kadar sevmiştim o şarkıyı. Elbette en bilinen, en sevilen şarkıları Chan Chan'dır. Yıllardır, ilk duyduğumdaki sevgiyle hiç usanmadan sevdiğim başka bir şarkı olmadı. Chan Chan'ın sözleri öyle anlamlı değildi de ama hoş bir hissi vardı. Hepsi eski bir şeyi anlatan şarkılardı. Çok eski zamanları. İnsanların daha yoksul, daha çalışkan, daha iyi olduğu zamanları.

Onları sevdiren, efsane yapan nedir? Belgesellerini ve konser görüntülerini izleyen biri, özenle ve sevgi katılarak yapılan duygu yüklü bir müziğin yanı sıra  müziği de, sanatçıyı da geride bırakan bir zarafet, diğerkamlık ve naiflik görür. Birini alkışladığınızda o alkış hep seker ve başkasına iletilir. Birine çiçek hediye ettiğinizde o çiçeğin mutlaka yeni bir sahibi olur. Orlando bası güzel çaldığı için Ruben piyanosunu daha güzel çalmış, Ruben öyle yaptığı için Omara güzel söylemiş gibidir. Bunu ilk kimin başlattığını bilemezsiniz.

Birbirlerine bakışlarından gözlerinden anlarsınız, sadece ortaklık yoktur aralarında. Bir orkestranın üyesi olmak bir arada tutmuyordur da sanki, birbirlerine muhabbet besliyorlardır. Yaşlı olmakla da ilgili olabilir mi? İnsan yaşlandıkça neyin kıymetli olduğunu daha iyi anlıyordur belki de.

Grupta her birinin ayrı ayrı solosu vardır. O kişi trompet de çalsa marakas da çalsa solosu vardır. Grubun bel kemiğini oluşturan tek bir kişi yok gibidir. Biri olmazsa grup eksik kalacaktır ama dağılmayacaktır da. Piyanist Ruben Gonzales veda ettiğinde bir başka piyanist gelecektir. (Bu arada grubun yeni piyanisti, sanırım adı Ramos, çok iyiydi.) Compay Segundo gittiğinde bir başkasıyla devam edecektir grup. Bir grupta çalıyor gibi değil imece usülü bir iş yapıyor gibidirler. Albüm kaydediyor gibi değil, birinin ev taşımasına yardım ediyor gibidirler. 

Gidenleri özleten şey sanırım enstrümanlarını çok iyi çalıyor olmaları değil sadece. Dün akşamki solistlerin seslerindeki yumuşaklık, renk ve güç İbrahim Ferrer'in sesine benziyordu. Hatta çok ufak bir çabayla aynı sesi çıkarabilirler gibi geldi. Ama İbrahim Ferrer'i özleten, sadece sesi mi? İbrahim Ferrer'in gözlerindeki hüzün, duruşundaki tevazu, insanları seven sıcaklığı, yakınlığı. Havana'ya giden insanların, onun evini müze gibi ziyaret ettiklerini biliyor muydunuz? Kapısını hayranlarına açıp onları ağırladığını, sohbet ettiğini? Ve bu adamın, müzisyenlikten para kazanamadığı için ayakkabı boyadığını? İnsan, sesini kullanmayı, enstrüman çalmayı öğrenebilir. Ama star olmamayı nasıl başaracağını, onu nasıl öğrenir? O çok uzun bir yol. Bu gruptaki herkes birer yıldız ama hiç biri yıldız gibi davranmıyor. Güzel ahlak. İncelik. Sevimli yapıyor insanı. 

Konserde koruma görevlileri yok. Sahneyi kimse korumuyor. Kimsenin taşkınlık yapmayacağından emin herkes. Çıkışta minibüslerine binerlerken onları bekleyen 6 kişilik genç bir hayran grubundan başka kimse onları rahatsız etmiyor, kimse çığlık atmıyor. Efsaneler, tıpkı yaşadıkları gibi zarif, gösterişsiz, gürültü patırtısız uğurlanıyor. Tüyleri diken diken eden bir duygu yayıyorlar ama şaşaalı da değiller. Taşkın olanlar çevrelerinde de taşkınlık uyandırıyor diye düşünüyorum bir an, tüm o "efsaneler"i düşününce. 

Efendilikleri, esprileri, ufak sevimli, gülümseten sahne şovlarıyla, harikalardı. Çok şey eksikti. İbrahim Ferrer'siz, Compay Segundo'suz bir Buena Vista Social Club nasıl olursa öyle hüzünlü. Yarattıkları eksiklikle bile konseri onlar verdiler aslında. O hüzün, bunun son turneleri olması, onları ne kadar sevdiğimi bir kez daha anlattı. Konserin açılışında piyanistin, üzerine vuran o tek spot ışığı ve nefesini tutmuş bir seyirci eşliğinde çaldığı parça ve perdede geçen Ruben Gonzales görüntülerinde tabi ki yine ağladım biraz. Her şey geçiyor. Gençlik geçiyor. Bu harika insanlar, tanıdığımız, bildiğimiz diğer güzellikler, her şeyin bir sonu var. Bir ömrü güzel yapan, sadece iyi çalmak iyi söylemek iyi yazmak değil... Güzel yaşamak, güzel durmak, güzel ahlaklı olmak. Onlar minibüslerine yerleşirlerken baktım. Dinlettikleri bu güzel müzik, içimde canlandırdıkları, hatırlattıkları her şey için onları sessizce selamladım. Hayatımda ilk kez bir konserden huzur ve selametle ayrıldığımı hissettim. İnsan konser için de şükreder mi, bu konseri izleyebildiğim için şükrettim.

Bu sabah Ankara'da yağmur var. Bu çiçekler de sizin için :

21 Ekim 2014 Salı

Prensesler de eşofman giyer mi?




Ayşe 4 yıllık hayatında önemli kafa karışıklıklarından birini, kreşte bir arkadaşı ona prenseslerin de eşofman giyebileceğini söylediğinde yaşadı. Defne böyle böyle diyor? diye geldi. Verdiğim cevaba inanmadı. Bir daha sordu. Belki cevap değişirdi. "Bence de prensesler eşofman giyebilir" dedim. Yok artık, barbie'lerin, prenseslerin bile balo elbiselerini çıkartıp şöyle rahat rahat oturdukları zamanlar vardır. Olmalı.

+Hayır giymezler çok saçma!
 -Yani kesin şöyle yaparlar diyemiyorum ama giymek isterlerse giyebilirler. Sonuçta prensesler canlarının istediği şeyleri yapıyorlar.

Prenseslik kurumunun da bir kitabı var. Kuralların bir kısmını prensesli hikayeler veya çizgi filmler yazıyor, geri kalanını ise küçükler kendi hayal dünyalarında tamamlıyorlar. Mesela Defne, 6 aydır hiç çıkarmadan aynı tacı takıyor. Yeterince uzun süre takarsa bir gün prenses olacağına inanıyor. Sohbetlerimiz dönüp dolaşıp eşofman meselesine geliyor:


-Bence prensesler hep elbise giyer. Ben hep öyle yapıyorum.
+Gece ne giyip yatıyolardır Ayşe?
-Bence güzel gece elbiseleri vardır.
+Ama bazen rahat olmak isterler
-Belki elbiseyle rahat ediyolardır
+O da doğru

Ayşe'nin çözüm odaklı dünyası karşısında ne kadar sabit fikirli, dar görüşlü olduğumu dehşet içinde fark ediyorum. Prenseslere eşofman giyme özgürlüğü tanımaya çalışırken bir çocuğun hayallerini yıkıyorum. Bu bir. İkincisi, benim özgürlük tanımaya çalıştığım prenses cidden eşofman giymek istiyor mu ki? Yani bana ne? Eşofman giymek isteyen prenses çıksın kendi mücadelesini versin. Prensesi balo elbisesine mahkum eden sistemle başa çıkamayacağıma göre. Ayrıca dünyamızda artık çok az prenses bulunduğunu Ayşe'ye söylemeye cesaret edemiyoruz. Henüz erken olabilir. 

Yine de kafam soru sormaya devam ediyor. Prensesler parmak arası terlik giyip büfeye ekmek almaya gider mi mesela?  Veya prenseslerin de buzdolaplarında arkaik dönemden kalan bir havuç veya yarım demet maydanoz olur mu? Bunları Ayşe büyüdüğünde bile tartışmayı düşünmüyorum.

17 Ekim 2014 Cuma

Her Gün Yeniden



Bunu paylaşan kişi videonun altında şöyle demiş: Güzel olan her şey zor bulunur ve gidilmeye değer hiçbir yolun kestirmesi yoktur.

Eşiyle her gün yeninden tanışan adamın hikayesi: http://youtu.be/QuFoKcPuq7Q

10 Ekim 2014 Cuma

Kardeşler




Değişti. Değişti. Güneşin evimize vurduğu açı değişti. Sırtımıza değen ışığın rengi değişti. Uzayda hep gece olur demişlerdi. Hep mi geceydi? Hep geceydi. Peki ya Güneş, o var ya. Gülerek, Güneş ancak dünyaya yeter demişlerdi. Güneşin dünyada yettiği toprakların sınırları değişti. 

Gezegeni bir arada tutan sebepler değişti. Göğün üstümüze düşmesini engelleyen yüzü suyu hürmetine insanlar değişti. İnandığımız hayaller değişti. Azıcık büyüdük, öyle değişti. Azıcık küçüldük, öyle değişti. Yollarımız hep birbirine çıktı; yol hikayelerimiz değişti. Duraklarımızın, mahallelerimizin adları değişti. Soluğumuz, kalbimizin ritmi, avuç içlerimiz değişti. Kırlangıçlar günlerce güneye uçtular. Gökten bize baktıklarında görüp üzüldükleri şeyler değişti. Canlar kaybettik canlar bulduk. Kayıpların yerine koyduğumuz kitapların silahların adları değişti.

Mevsimler değişti. Kalbimiz sonbahara devrildi. Aklımız ermez oldu kalbimiz tuzlaştı. Aklımızı bulandıran düşünceler değişti. Kalbimizdeki dualar değişti. Yapraklar döküldü renkler değişti. Yine de doğmaya devam etti çocuklar. Evlerimizdeki nefesler değişti. Çocuklar büyüdü kalbimizde yaşlılığın resimleri değişti. Doğduk yürüdük heyecanlandık.  Aklımızla yaptığımız icatlar değişti. Kalbimizle bulduğumuz hazineler değişti. Rehberlerimiz ve kaybolduğumuz ormanlar değişti. Yangınlar oldu. Uğrunda yandığımız sevgiler değişti.

Aynı nehirde iki kez yıkanamadık evet. Bir tek değişme kanunu değişmedi ona da evet. Dosttuk hala, içtiğimiz kahvelerin tadı değişti. Bir sabah uyandık yine kardeştik ama mezhebimiz bir tabela gibi asılıydı kapımızda. Daha dün birbirinin evine açılırdı kapımız. Kapımızın açıldığı evler değişti. Biz durduk dünya değişti. Dünya durdu biz değiştik. Hepimiz tek bir kalbin kırılışı gibi aynı yerimizden kırıldık. Kalbimize sürdüğümüz merhemler değişti. Bayramlar geldi geçti. Bayramlaşmadı kardeşler. İçimizde bayramların sevinci değişti.


Bir tek Değişmeyen değişmedi… Herkesin dünyada ve ahirette vebalini boynuna dolayacağı bir örgüt bir devlet elbet vardı da, herkesin kendine ait bir can da taşıdığı değişmedi. Her nefsin bir emanet devraldığı değişmedi. Dağların taşların kabul etmediği emanetin, sahibine verileceği değişmedi. Dünyaya her adım atanın ölümü de tadacağı değişmedi. Attığımız her taşın ve ürküttüğümüz her kuşun bir deftere yazıldığı değişmedi. Bize ve başkalarına rağmen yine de inandıran, yine de kendine vardıran Rahmet değişmedi. Elimizi bırakmayışı, kendinden başkasına razı etmeyişi değişmedi… Güneşi ve ayı değiştiren değişmedi. Bu yıldızlı göklerin ne zaman dönmeye başladığını bilen değişmedi.* Sabrın ve şükrün kıymeti değişmedi. İbrahim (a.s) gibi aradık değişmeyeni. Rabbi onu terk etmedi, gece gelince yitip gitmedi, değişmedi.


*Ömer Hayyam
Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye?
Ne zaman  yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe?
Aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen 
Mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işde.