23 Temmuz 2014 Çarşamba

Çalışmak yorulmak düşünmek


Bilekliklerini çıkarıp lavabonun üstündeki rafa koydun. Mercan kırmızısı boncuklu, aztek desenli ip bilekliklerin ve kızılderili olup olmadıklarından tam emin olamadığın birilerinden alınmış deri bileklik. Bulaşık yıkamanın ritüelleri vardır. Leğen bulma. Elini suyun içinde çırparak su ılıtma. Müzik açma. Düşüncelere dalmak için ortalığı hazır etmek. Gençken mutfağın kapısını kapatırdım. Bulaşık yıkama evrenimde saatlerce oyalanır, tezgahı siler, sarı bezi çamaşır suyuyla yıkar, lavaboyu ovar, düşüneceğim şeyler hala bitmediyse fayansları silmeye başlardım. En son, herşey bittiğinde, kendime bir bardak çay koyup balkona çıkar ve cadde ışıklarına bakarak devam ederdim içimde ahengini bulmuş bir şarkıyla... Yıkaması en zevkli şeyler hala cam olanlar, cam tabak, cam bardak. Bir kere bir çay bardağını öyle sıkarak yıkamıştım ki kırılan parçası sağ elimin yüzük parmağını kesmişti.
Bulaşık makinesine bulaşık dizmek ise zihni ve içi bulandırır. Romantiklere göre değil pratiklere göre. Neyi neyin yanına, hangi tabağı hangisinin önüne... Oradan sarkıp pervaneye takılan tahta kaşık. Sığmayıp kenara değen tava sapı. Sıradaki şarkımız pratik insanlara gelsin.
İnsanlar paket olarak gönderiliyor, sonra paketleri açılıyor ve özellikle belli bir yaştan sonra diğer paketlerden de yedek parçalar almaya izin veriliyor. Bazı oyunlarda puan kazandıkça açılan güçler ve özellikler gibi, yeterince yaşayıp anladıysanız daha çok yaşamanıza ve daha çok anlamanıza izin veriliyor olabilir (mi?) Ancak yeryüzünde belli bir kullanım ömrünü tamamlamış olmak lazım. Romantiklere pratik parçalar, plan, program, geometrik şekiller, kolay çözümler, tarifle yemek pişirme; pratiklere ağlayan gözler, hızlı atan kalpler, göz zevki, müzikli ahenkli bir şeyler... Hayatın şaşırtıcı yanlarından biri. Yaşlanmakla açılan bu yeni küçük paketler, yapılan keşifler...
Ev işlerinden bulaşık yıkamayı, ocak silmeyi tek geçerim. Çok sık ev işi yapmazdım önceden. Şimdi vaktimi nelerle harcadığımın dökümünü yaparken fark ettim. Eskiye göre daha çok iş yapıyorum sanırım. Hayatımız dağılacağı kesin olan bir ortalığı toplamakla geçiyor biraz. Ramazanda ise içimden çıkan domestik şeyi çok anne, çok sevimli buluyorum. İş yaparken düşündüğüm düşüncelerimi, açtığım kapattığım zihinsel duygusal dosyalarımı çok sevdiğimden olsa gerek. Mutluluk bulaşık yıkamakta vücut buluyor gibi, üzüntü ise ocak silmede. Ev süpürme, uzun düşünceler, geçmişi hatırlama filan için iyi. Yeni umutlar, taze planlar için banyo ve fayans temizliğini tavsiye ediyorum (hehe uzmanım ben:)
Buzdolabının içini temizlemeyi sevmem mesela. Kesintili, bölünen işleri, bir sürü farklı şeyi bir yerden bir yere koymalı, silip bir daha yerleştirmeli filan işleri değil, aynı işi yaparak dalıp gidebileceğim işleri seviyorum. Ocak silmek öyle. Leke çıkarmalı işler. Sanırım bu sebepten bir gün halı yıkayacağım. Ben küçükken komşu kadınların temizliğe dalıp gidip kendilerini nasıl hasta ettiklerini yanlarını nasıl ağrıttıklarını anlamazdım, anlıyorum. Bulaşık desen yine öyle. Önce onları sınıflandırmak, tabakları iç içe, bardakları yan yana... oyy nasıl canım çekti. Oysa çok yıkadığımdan değil. Geçen gün teyzem bizi bahçelerinde iftara çağırdı. Bahçedeki lavaboda siz deyin 250 ben deyim 550 parçalık bir bulaşık yıkadık Meltem'le (kuzenim). (Bu rakamları yine mantıklı birine teyit ettirmelisiniz.) Bir de ne zaman bulaşık yıkasam aklıma Uykusuz Her Gece şarkısı gelir. O arada, belki masada otururken konuşamayabileceğimiz şeyleri konuştuk. Masada otururken konuşulmayacak şeyleri niye konuşamadığımızı buldum sanırım. Bazı şeyleri birbirinize bakarak değil yan yana durup başka bir yere bakarken konuşabilirsiniz.
İş yapmak oturmaktan daha iyi. Boş durmaktan, oturmaktan, oturarak düşünmekten daha iyi... İş yaparken daha net daha olumlu daha yapıcı şeyler düşünüyorsunuz. Oturarak veya uzanarak düşündüklerinizden çok daha fazla. Gerçekten bir iş bittiğinde yeni bir iş yapmayla ilgili ayeti hatırlıyorum (7. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul / İnşirah Suresi-7). İnsana çalışmak iyi geliyor.  Zor da olsa yerinden kalkıp yeni işlere koyularak dinlenmek... Yalnız kalıp düşünmek istediğinde de yine bir şeylerle uğraşarak düşünmek...

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Neden Yazılıyor, Neden Yazılmıyor?

Geçen gece bizim bahçeye bir kirpi geldi biraz dolaştı gitti. Kirpiler üzerine küçük bir araştırma yapmıştım zamanında. Kirpiler, tehlike anında sadece o bildiğimiz diken atma olayını yapmazlarmış. Kendilerini top yapıp dikenli bir topa dönüşerek yuvarlanarak kaçarlarmış. Herkesin bir kendini koruma yolu var. İnsan blog yazarken bir süre sonra artık kendimi nasıl korusam derdine düşüyor da ondan kirpiyle başladım.
Blog yazmayla ilgili bir iki şey geldi aklıma dün Deli Anne blog yazmayı bırakacağını söyleyince... Deli anneyi benden öğrenecek değilsiniz elbet, fotoğraflarının yollarının hem içsel hem dışsal yolculuklarının hastasıyız bunca senedir. Pek çok kez denk gelen hayat dönemlerimiz, aaa ben de tam bunu arıyordum, bundan bahsedecektim dediğim öyle çok şeyden bahsetti ki eminim bir çok insan kendinden bir şey buldu onda... Aynı ben, aynı, dediğimiz ne çok şey var... Müzik zevkimiz coşkularımız umudumuz umutsuzluğumuz...

Ama şimdi yazacaklarım kendi deneyimim, başka bloggerların bu süreci nasıl yaşadıklarını hiç bilmiyorum, kimseyle de konuşmadım açıkçası bu konuyu...
İnsan neden blog yazar? Ben nasıl başlamıştım? Bebek bekliyordum, bazı konularda kafamda sorular vardı, o konuları araştırırken deneyimlerini paylaşan bloggerlardan ilham alarak ciddi ciddi başladım. Daha önceden de ayrı konularda bir iki blog yazmıştım da sürdürmemiştim. Anne blogu diye başlayan blog sonradan edebi deneme yanılmalara, bir günlüğe, fotoğraf da paylaşılan bir yere, köşe yazısı yazdığımı sandığım bir yere, bir ara manevi yolculuğumu paylaştığım bir yere dönüştü... İnsan neden yazar? Aklına yazacak bir sürü şey geldiği için yazar bence. Bir de özgürlük çok önemli. Özgürce yazabiliyorsan yazarsın. Bir de okunduğunu bildikçe yazma şevki artar gibi geliyor.
Burayı önceden hiç tanımadığım kişiler okurdu. Tanıdığım insanlardan sadece eşim ve kardeşim okuyordu. Ancak her güzel şeyi bir kurcalamasak olmaz değil mi, insan yazdıklarının bir değeri olduğunu hissettikçe gidip başkalarına da anlatmadan duramıyor. 2009dan beri blog yazıyorum, o zamandan bu zamana yavaş yavaş şunlar oldu:
1. Kendi kendime konuşur gibi yazdım
2. Bir iki yorum geldi (çünkü gidip bir yerlere yorum bıraktım, yoksa sizi kim nereden bulsun :)
3. Aha işe yarıyomuş, o zaman gidip az daha yorum bırakayım ünlü olurum belki :)
4. Gün boyu sadece blog okuyup yorum bırakmalar
5. Eşim ve kardeşim okuyor, beğeniyorlar, hah iyi
6. Aha birileri email atıyor, arkadaş filan oluyoruz
7. Yok arkadaş filan olamıyoruz
8. Okulda laf tam oraya geliyor ve bir arkadaşıma söylemiş bulunuyorum blog yazdığımı
9. O başka birine söylüyor
10. Bir yıl sadece iki kişi biliyor, sır gibi. Ahah çok önemli bir iş ya saklamam lazım
11. Muhabbet ederken biri diğerine söylemiş, aaa o bile biliyorsa madem şu kişi daha samimi arkadaşım, ona da ben kendim söyleyim
12. Bir öğrencime söylüyorum
13. Başka bir öğrencim duyuyor 1 sene sürüyor bu böyle
14. Instagramla beraber film kopuyor. Çünkü instagramda hem blogdan tanıdıklar var hem facebook arkadaşlarım. Facebook arkadaşlarımın hepsi birebir tanıdığım insanlar. Hmm işte burada bir sorun var. Facebookta öğrencilerim de var. Onlar instagram hesabı açınca işler karışıyor. Zaten normal hayatta ah öğrenciyle facebookta arkadaş olmam gibi sınırlarım olmadığı için herkes her yerde her şeye ulaşabilir oluyor ve bu acayip kafa karıştıran bir şey
15. Akrabaların da instagrama teşrif etmesiyle daire tamamlanıyor
16. Şimdi sorun şu arkadaşlar: Artık öyle "bir arkadaşla konuşuyorduk, şöyle dedi veya bir öğrencime şöyle olmuş"lu yazılar olmuyor. O arkadaş kendini burada görünce bundan hoşlanacak mı, o öğrenciyi bilen diğer öğrenciler var, filan... Ayrıca günlük hayatta da sevdiğiniz sevmediğiniz herkes okuyor. Özellikle sizi sevmeyen birileri varsa niyeyse gelip okuyorlar ve işin kötüsü geri bildirimde bile bulunuyorlar :)
Müdürü yazardınız yazamıyorsunuz, veliyi anlatırdınız anlatamıyorsunuz. Bir öğrenciyi öveceksiniz diğerleri kıskanmasın diye övemez oluyorsunuz. Aslında önceden anlatabildiğiniz çoğu şeyi artık sansürlemek zorundasınız. Oysa anlatmak istediğiniz şeyi anlatmanız için oradan başlamanız gerek. Yani bir yazıyı hangi olaydan yola çıkarak yazdığınızı bilen bir sürü insan var artık. Ayrıca her gün gördüğünüz, blogunuzu okuduğunu söyleyen bir sürü insan, acaba okudu mu, ne düşündü sorusu çok gıcık bir soru...
Geriye bir iki seçenek kalıyor, kimsenin bilmediği veya umursamayacağı şeylerden bahsetmek. Veya herkesin bildiği ve her yerde okuyabileceği şeylerden... Veya samimiyet düzeylerinin bu kadar farklı olduğu bu tuhaf kitleye yepyeni bir şeyler uydurmak... O da kurguda iyi olmayı gerektiriyor. Filan derken insan bir tıkanıyor haliyle. Bu biraz, kimlere kendini ne kadar açtığınla ilgili ama yok ciddi bir sorun var burada. Özgür değilsin, dilediğince yazamıyorsun. Teyzenin okuduğu blogu öğrencin de okuyor, müdür bile okuyor olabilir, eşinden bahsediyorsun ertesi gün öğrencin hiç ummadığın sorularla geliyor.
Yazmak istiyorsun. İlle özel hayatını anlatmak değil de bir yerden yola çıkarak başka daha büyük bir yere varasın var belki ama o gelip oraya takılmış oluyor. Bir söz okumuştum, insan kendi iç dünyasını açık etmeden bir dilekçe bile yazamazmış. Her halükarda kendinden bir şeyi ele vereceksin mecbur. Yani blog yazacaksan bu biraz böyle sanki. Bir Orhan Pamuk olsam gider bir Yeni Hayat yazarım ama olmuyor öyle ha deyince. Blog bir zevk bir keyif işiydi, böyle bir zevkim vardı onu da kendi elimle öldürdüm aptal gibi filan diyorsun bir süre sonra...
Yani niye yazılır, işte kendini durduramayacak kadar heyecanlandığın duygulandığın konularda yazılır yine. Amaan kim okursa okusun dediğin anlarda yazılır. Böyle anlar da pek çok yaşanmaz ya... Öyle işte. Geri dönüşü pek mümkün olmayan bir şey. Ama yine de şöyle bir ümidim var, bazı konular öyle sıkıcıdır ki, okumasını istemediğiniz insanları uzaklaştıracak alanlar seçip o alanlarda uzmanlaşabilir ve o konularda yazmaya çalışabilirsiniz. Aman bu ne yazmış böyle? etkisi yaratılabilir belki :) Ama onları itecek sizi çekecek o konuyu nasıl denk getireceksiniz. Falan. Filan. Yani işin tadı ille bir yerden sonra kaçıyor. Bir de hiç tanımadığınız bloggerlar bir yerlerde buluşuyorlar ve bir türlü buluşamadıkları sizle ilgili şeyler konuşuyorlarmış niye ki? Yeni başlayanlar okuyorsa, aman, ağzınızı sıkı tutun. Öğrencilerim, tumblr, twitter takılın... Buralarda fazla gezmeyin :)
Herkes okusun beğensinden geldiğimiz nokta budur arkadaşlar. "Kimse okumasa keşke"

4 Temmuz 2014 Cuma

Eksik



  Sen güçlüsün ben değilim. Hayata bir bağışıklığım yok. Eksik bir çocuk gördün mü sen onun elinden tutup yavru kedileri sevmeye götürürsün. Ben başımı öbür yana çevirip ağlarım gizlice... 
Hayata hep pencereden bakmışım... İki kelimeyi bir araya getirip konuşamam çoğunlukla. Bazen yazarım. Gösterebilir miyim emin değilim. Tam sevemem de senin sevdiğin gibi. Korkak alıştırmışım kalbimi.
Ne zaman birini dağlar gibi sevmeye kalksam içimde bir yanardağ harekete geçiyor çok korkuyorum. Öyle korkuyorum ki ya taşarak seviyorum ya içime ata ata, yangını söndüre söndüre...
Sen eksik çocuklardan anlarsın, gülümsemeyi bilirsin hayatın acılarına ben bir pencere önü çiçeğiyim, hayata öyle acemiyim ki, senin kollarını sıvayıp atıldığın her macera bana bir uçurumdan düşmek gibi geliyor. Sorsan 33 yaşında koskoca kadın derler...
Pazara bile gidemiyorum bazen, kalabalık gözümü korkutuyor. Çiçeklere su vermeyi unuttuğum için canlıların benim yüzümden ölmesi var bir de...
Kitaplarla donatmaya çalıştım kafamı, insanları eksik tutmuşum. Sevdim mi vesveseli seviyorum bazen, gider mi diye kapının eşiğinde... Bazen öyle sevemiyorum ki umursamazlığımdan kaç kalp kırıldı bilmiyorum...
Bazen zaafların kokusunu alıp kendimi kırılganlığımdan korumak için kullanıyorum vahşi hayvanların yaptığı gibi...
Ne yapsam sana yetişemiyorum. Öyle güzelsin, öyle sevgi dolusun ki... Saf olmak istiyorum, okuduğum tüm o kitaplardan önce seni okumuş olmayı dilerdim. Yol yordam bilmek isterdim, yapayım derken yıkmayayım isterdim... Sevgimin makul bir ölçüsü olsun isterdim... Zarifçe sevmek, giderken zarifçe gitmek isterdim.
Çıplak ayaklarıyla çimenlerde gezen vahşi küçük kızın elinden nasıl cesaretle sevgiyle tutuyorsun ben de öyle olmak isterdim. Bu kadar özgür bu kadar cömert nasıl oluyorsun ben de olmak isterdim. Seni, sizi kırmamak isterdim. Ne çok kırıp döküyorum, ne çok kırık var...

20 Haziran 2014 Cuma

Güzel şeylerin tekrarı



Kendinize güzel şeyler söyleyin ve başkalarına. Herkesin kalbinde esen rüzgar ayrı. Herkesin kalbine atılan tohumlar, içinden geçen trenler... Herkesin yolu bir değil, herkesin güneşi, bulutu... Çocukluklarımız ayrı. Çocuk kalan taraflarımız. Birbirinizin hayallerini koruyun ve kendinizin. Dünyanın "öyle" bir yer olmayışını bırakın içinizde, onu başkasından duysun gerekiyorsa. Umanı umutsuzluğa düşürmeyin diyen sizin de peygamberiniz değil mi? Bırakın çocuklar, bırakın büyükler sevdikleri rüzgarlarla essinler. Bırakın dağlara tırmanıp kekik toplasınlar, bırakın kuşburnu yesinler...

O işlerin öyle olmayacağını içinize atın. Hayallerin gerçeklerden farkını. 

Kendisine sitem edebileceğiniz dostlar edinin. Size gerçeği söyleyebilecek ama bunu sizi kırmadan yapmayı bilen dostlar. Birbirinizi incitmeyin ve kendinizi. İnsan unutkandır dedi arkadaşım. Bu yüzden tekrarlanmalı bazı şeyler, mesela dedi, mezarlık ziyaretleri lazım sık sık, ölümü hatırlamak için önemli bu. İnsan, en iyi bildiklerini bile unutur. Okuduğunuz güzel kitapları bu yüzden bir daha okuyun, bir daha izleyin umutlu filmleri. 

Çilek fidesi gibi olun gittiğiniz yerler ve siz çoğalın, zenginleşin bereketle, sevinçle dolun. Bir çilek fidesinden çıkan yaprak kollarının ucunda yeni bitkicikler oluşurmuş. O kollar uzayıp da toprağa değdiği an, yeni bir bir ana gövde büyümeye başlarmış. Böylece bir çilek fidesinden 5 tane ayrı çilek fidesi çıkarmış... Cömert olun, bol olun, çiçek açın...

Kendinize zaman verin. Haksızlık etmeyin, büyütmeyin kötü yanlarınız anlattıkça büyür. İyiliğinize, iyi bir fide olduğunuza inancınızı capcanlı tutun. Yeni sürgünler, tazecik yapraklar açacaksınız daha. Çiçekler açacaksınız... ve kurtuluşun nereden ne zaman geleceğini hiç bilemezsiniz. Umut hep var. Büyüyeceksiniz daha ve yeni yerler göreceksiniz.

Bir de bu şarkıyı dinleyin

31 Mayıs 2014 Cumartesi

İçimizdeki Rüzgarlar


Bu bahar yabani çiçeklerden hangisinin daha çok yetişeceğini galiba öngöremiyoruz. Geçen yıl yol kenarlarında gelincikler vardı ve bu yıl mor çiçeklerin yılı. Sanırım adı hazeran çiçeği (delphinium).
Kimileri der ki, "hiç sırası mı?" Ben küçükken annemin bana en çok dediği şeylerden biri "Fıstığı yeşile boyadık da bi bu kaldı sanki" :) ("her boyayı boyadık da bi fıstık yeşili kaldı" olarak da söylenirmiş:)
Bilmiyorum fıstığın yeşile boyanmasının da uygun bir zamanı var mıydı? Kimimizin hevesleri hep yersiz ve zamansızdır. Ben öyleydim. Bu söyleyeceklerim nefsinin/canının her dediğini her istediğini hemen yapmaktan bahsetmiyor, sadece şu: eğer bir şeyler üretmek istiyorsa insan ve üretebilecek bir kaynağı da varsa ve bir rüzgar esiyorsa içinde o rüzgarla gitmeli... 

Her baharın çiçeği ayrı olduğu gibi her günün rüzgarı farklı olabilir. Bugünü temizlik günü olarak planlamışızdır, yarınsa şiir yazma günüdür. Ama şiir öyle ajandalarda bir gün ayrılacak bir şey değil bunu biliyoruz. Bugün oturup bir şiir yazmalıyım dediğimiz günler genellikle kötü şiirler yazarız. Aklımızda şiir dizeleri uçuşan günlerde ise kalkıp temizlik yaparsak da dalgın dalgın yapabiliriz ve oturup o şiiri o kağıda dökmeden o temizlik tamam olmaz.

"Şimdi sırası mı?" diye kendine çok soranlar, küçüklüklerinde çok sorulmuş olanlar bilir. Onlar gizli gizli yazarlar şiirlerini (günümüzde artık telefonlarına notlar alıyorlar), tuvalete kaçarlar düşünmek için çünkü kendi içlerinde esen bu tatlı rüzgarla dışarıda estiği varsayılan ve yetişilmesi gereken o çok ciddi hayatın sert rüzgarları arasındaki uçurumlar diğer insanların bizi anlamasını engelliyordur. Dünyanın rüzgarları sanıldığı kadar sert ve acımasız değildir oysa. Sadece çoğu insan hayatı bir savaş meydanı gibi düşünmeyi sever. Hayatın çok ciddi çok vahşi bir orman olduğu ve canımızı bir şekilde kurtarmamızın gerekliliği o kadar çok kişi tarafından varsayılmış ve bu o kadar çok dile getirilimiştir ki bu kadar çok insan yanılıyor olamaz diye düşünmek kaçınılmaz olur.

Biz çoğunluğa hak verip onlar gibiymişiz gibi yapmaya çabalarken içimizin rüzgarları eser durur, dalgaları kabarır, martılar uçuşur ve bazılarımız bu iç sesleri kısmayı öğrenir. Çünkü sevilmek, kabul görmek, bir yerlere bir gruplara katılmak cidden önemli gibi gelir. Yalnızlık zordur. Sonra kimimiz bir gün kendisi gibi olanlarla karşılaşır. Bence hayatın en coşkulu anlarından biri. Cennette neler vardır bilmem ama keşke cennete gitsem ve cennette o sevdiklerine ve kendini anlayanlara kavuşma, aaa aynıymışız meğer, meğer ne kadar da yalnızmışız işte şimdi birbirimiz varız hissindeki mutluluktan olsa cennette... Belki cennet sırf bunun için bile istenirdi... 

İnsan, rüzgarlarına dikkat etmeli ve aklına güzel şeyler geldiğinde onu bir kenara not almalı, ona bir yerinden başlamalı. İnsan her şeyden heyecan duymaz. İnsan her rüzgara kapılıp gitmez. İnsan her şeyi sevemez. Eğer bir şeyler, bir fikir, bir proje, insanın içinde delice bir rüzgar estiriyor, o hayal insanda yepyeni başka hayallere yol açıyorsa, geceleri uykusundan hevesle uyandırabiliyorsa, insanın içine kasvetli bir sorumluluk duygusundan çok neşeli bir "her şeyi yaparım artık" hissi veriyorsa, güçlü hissettiriyorsa insan onun peşinden gitmeli. Başlamalı, akmalı. Hemen başlamalı. Büyük riskler almaktan bahsetmiyorum. Sadece günlük coşkular ve hevesler için de... Başlanmayan şeyler bitiyor.

 İki sene önce hayalini kurduğum ama bir türlü başına oturup ("benim ne haddime bu işler" veya "bunu mükemmel yapacak bir sürü insan varken, benim bi uzmanlığım bile yokken şimdi nasıl güzel bir şey çıkarabilirim ki") başlamadığım o neşeli duygulu coşkun fikirler bu yıl bana aynı coşkuyu vermiyor. Sevmediğimden de değil, ama bir şekilde o heyecanı arıyorum, bulamıyorum. Kimi konular müthiş bir enerji verir ya, insan delice bir heyecanla çalışır, fikirler başka fikirleri harekete geçirir, o konuda konuştukça konuşasın, o konuyla ilgili herkese ulaşasın, derhal bir şeyler yapasın gelir. Kendine engel olamaz, olmayı ve olunmasını istemezsin... Sanırım senin "olayın" odur. O konuda bir şeyler yapmaya çekinip utanınca, veya mükemmel olmayı bekleyince o güzel çiçek, insanın içinde yavaşça kurur gider. Bazen şunu fark ediyorum. Bir şeyleri harika yapan şey, o işteki uzmanlığın yanı sıra şevk aşk coşkunluk taşkınlık hali... 

Bu yılı düşünüyorum. Bu yıl okulda bunu çok yaşadım. Çocuklarla konuşurken, müzikle uğraşırken, yarışmalara hazırlanırken... Ben müzik öğretmeni değilim, notalardan sol kalmış aklımda sadece :) teknik bilgim yok. Oysa bu yılki müzik grubunda öyle güzel bir dostluk, müzik aşkı, sanat ruhu, özgür bir hayal gücü ve elbette bol duygu ama çokça neşe vardı ki hepimizin bir şeyler kattığı, benim "yönetmek"ten çok katıldığım ve beraber aktığım bir süreçte ortaya çıkan elektriği keşke görebilseydik oturup... Çalışmalar zaman zaman gergin ve çoğunlukla keyifliydi. Gidip nefes alıp döndüğümüzde yine aynı beraberlik ruhunu yakalayabiliyorduk. Herkesle her zaman olmayacak bir şey bu. Özel bir şeydi. Sonucu önemsediğimiz çok an da oldu ama bu süreçte öğrenmek, neşelenmek, duygulanmanın da bizi şanslı kıldığını hissediyorduk... 

Çalıştığımız o harap "sığınak"taki halıları çırparken, yerlere paspas atarken, toz alırken, yorgunluk kahvesi içerken, duvarlara posterler, plaklar asarken, çalıştığımız şarkının son iki kıtasını o kara tahtaya yazarken, sonra İstanbul'da finale gittiğimizde sadece bir kaç saat önce tanıştığımız insanların bizimle beraber aynı aşkla ve kaygıyla oturup son anda kısaltmamız gereken şarkımızın düzenlenmesine yardım edişleri, yarışmaya bir kaç saat kala Kadıköy'de minicik ve pis kokulu bir stüdyoya provaya gidişimiz... Sevmeden katlanılamayacak şeyler... Yorgunluktan perişan olunur ama gülümseyerek anlatılır olan biten... İnsan ancak bir şeyi sevgiyle yapınca böyle olur... 

Finalin ertesi günü hep beraber, bir işi tamamlamanın huzuru içindeki insanlar gibi sakince Bostancı sahilinde oturup denizi, martıları, uzakları seyredişimiz... Şimdi düşündüğümde, içinden gelen yer neresiyse oralara akmalı insan. Orada başarı buluyor. Orada çok mutlu oluyor. Aynı şeyler yine olsa yine yapar mıyız, ne kadar sürdürürüz, büyük ihtimalle bir kez daha yakalanamayacak bir şey ama içinden en geldiği zaman kendini durdurup o nefesi yutkunduğu zaman insan, iki eli yanında omuzları düşük ve hayalleri kırılmış öylece kalıyor. İçinden esen rüzgara kulak vermeli... O rüzgar pek çok insana akılsızca, tedbirsizce gelse de... O rüzgarlar insanı zenginleştiriyor, içindeki cıvıltıyı, yaşama sevincini, "bütün" olma hissini çoğaltıyor... 

 
Pinhani - "Yitirmeden" paylaşan: pinhani 

resim kaynağı