15 Eylül 2014 Pazartesi

Ne güzel şeyim ben, hep yaşım 19



Okulların açılmasıyla beraber liseli kızların bazı okullarda sabahları makyajı, etek boyu veya dar pantolonu yüzünden bir kenara çekilip gerekirse disiplin kuruluna sevk edilmesi sezonu da açılmış bulunuyor. Hayırlı olsun. Bizim okulda göğüs dekoltesi de önemli bir unsurdur.
Lisedeki halimi hatırlıyorum. En uzun etekli kızlardan biriydim hep. Etek boyu bilirsiniz lisede ilişkilerin bel kemiğini oluşturur. Karşı cins tarafından fark edilme zorunluluğu lisenin yazılı olmayan bir kuralı gibi. Fark edilmeyi, görülmeyi sevilmek sanıyorsunuz. Sevilmeyi de dünyanızın merkezine koymuşsunuz. Liseli bir çocuğun en son fark edip hoşlanacağı tip olduğum için bazen üzüldüğüm olurdu. Düşünsenize lise. Ayrıca Beverly Hills, Sweet Valley High ve İlk Öpücük izleyerek büyümüş bir nesilden bahsediyorum.


Yani biri senden hoşlanmıyorsa gözlüklü ineğin tekisin, en azından kendi gözünde. Dizilerde öyle. Ya değişeceksin, gözlüğü filan atıp popüler bir şeyler yapacaksın ya da biri seni mucizevi şekilde fark edecek. Başka bir varolma biçimi yok. Bunu kafaya takmamanızı sağlayacak bir inanç, telafi edecek güçlü bir savunma sisteminiz de henüz yerine oturmamış... Gerçi babam bana hep çok özel olduğumu söylerdi de, sen gel de hoşlandığın çocuk senin sınıfındaki o hiç sevmediğin kısa etekli, havalı kızla çıkarken inan buna. Çok okurdum bu bir artıydı belki. Çok iyi arkadaşlarım vardı. Bu da müthiş bir telafi yoluydu işte. Sonra zamanla olayı az çok anladım. "Çirkin" değildim. Sadece gösterişli değildim. Sadece, tanıyacak kadar vakti ve sabrı olan biri çıkmamıştı karşıma. Sonra biraz daha düşündüğümde, ben de sadece gösterişli çocuklardan değil, derinliği olan, benim ilgi duyacağım bir şeylere ilgi duyanlardan hoşlanıyordum (mesela hiç yakışıklı, sporcu, popüler bir çocuktan hoşlandığımı hatırlamıyorum). 

Görünmezlik hikayeleri mutlu sonla bitebiliyor. Sizi gerçekten görebilecek biri dünyanın bir yerinde sizi arıyor ve karşılaşmanız an meselesi. Gerçekten ruhuna dokunabileceğiniz biri oralarda bir yerlerde... Kabuğu kırın ve içeriye bakın belki de çok yakınınızdadır. Belki biri çıkar karşınıza sizi anlamaya çalışacak kadar vakti ve sabrı olan. Saçlarınızın havasına, dudaklarınızın kırmızısına, bacaklarınızın uzunluğuna değil, yaydığınız enerjiye, konuşmalarınıza, susmalarınıza, okuduklarınıza dikkat eden biri. Sadece en iyi taraflarınızla değil, kötü huylarınızla da sizi bir bütün olarak hayatına alabilecek akıllı, sevgi dolu biri. 

İnsanlar ilk izlenimlerini bizi gördükleri ilk kaç saniyede ediniyorlarmış? Umrumda değil. İlk izlenimlere sığacak kadar az değiliz ki. Ben hep dik durmayı unutarak kambur otururum ama dik oturmuyorum diye biri hakkımda ayy bu da kendine hiç güvenmiyor diye düşünüp ilk izlenimiyle yetinir ve beni tanımaya bir fırsat vermezse ona kendimi nasıl tanıtabilirim ki? Bir sınıfın dersine ilk kez girdiğimde öğrenciler çoğunlukla bana gıcık olurlar. Sonra zamanla sevdiklerini bilirim. İlk yıllarda sevilir olmaya, iyi izlenim bırakmaya çalışırdım. Son yıllarda sadece onları tanımaya çalışarak başlıyorum seneye. Fazla beklenti oluşturmadan, fazla beklemeden. İlk bakışta sevmelerin veya sevmemelerin çok güvenilir olmadığını az çok öğrendim. Herkesi memnun edebileceğimiz bir ilk izlenim henüz icat edilmedi. Çok nadir güzel çarpışmalar, elektrikler olur. Ben yaşamadım ama yaşadığını söyleyenler var. Samimi ve uzun soluklu bir şekilde ancak zamanla anlar, zamanla severiz gibime geliyor. Anlayacak kadar, bir başkasını tanımaya ayıracak kadar vaktimiz yoksa bazen o insanı kaybetmiş, kim bilir belki de daha çok vakit kazanmış oluruz. O da kader ve nasiple ilgili. Kendimizi pazarlamamız gerekmiyor. Kendimizi sadece bizi daha güzel hissettirecek inançlarımızla, sevdiklerimizle, güzel işlerle kuşatmamız gerek belki de. Aklımızı, ruhumuzu, hayretimizi beslememiz gerek... Deneyimlerimizi yeni kuşaklara aktarmamız, umut vermemiz...

30'dan sonraki yaşlar artık gibili yaşlar. "Genç kız gibi maşallah" yaşları. Genç kalmamızın fazla gerekli görüldüğü bir dünyada oradan buradan çıkan bu ittirmeler, çekiştirmeler, şunu sür, bunu giy, göbeğini içine çek, ama ne olur ne olur ne olur yaşlanma, ne olur çirkin gözükme ve ölme diyen bu çılgın vesveseleri umursamadan doğru düzgün yaşlanmaya izin vermek istiyorum. Hakkıyla, edebiyle, layıkıyla, tecrübeleriyle gerçek bir ihtiyar olmak dururken gidip sahte bir 20'lik olmak çok akıl kârı gözükmüyor. Ona harcayacağım çabayı sağlığıma, ruhuma, ilişkilerime harcamayı tercih ederim. Mesaj yine de diyor ki olsun sıkma canını, gibisi de olur. Kendinden memnun olmadığı için bir kez estetik ameliyata kalkışanların büyük ihtimalle ikincisini ve üçüncüsünü de yaptırdığını okumuştum bir yerde. Gibi olmak da insanın yakasını bırakmıyor.

Olduğumuz gibi güzeliz. Sağlıklı olalım, kendimizi iyileştirmenin yollarını bulalım ama güzeliz. Bu kadarcık kabuğumuzla da dünyamıza, sevdiklerimize yeteriz. Hayat bizden çok güzel çok genç olmamızı beklemez, iyi olmamızı, güler yüzlü, sıcak, akıl danışılacak, sohbet edilecek biri olmamızı bekler. Okuyarak, konuşarak, dinleyerek, sanatımızla uğraşarak, işimizi güzelce yaparak, severek, sevilerek tamam oluruz. 
Bir şeyler üreten, güzel düşünen, heyecan ve hayret duyan, iyi kalpli, inancı sağlam insanlar olarak yaşlanmak önemli. Sağlıklı olduğumuz, sevdiğimiz, sevildiğimiz her gün için şükretmek dururken sadece endişe ve güvensizlik aşılayan reklamlara, videolara, fotoğraflara pek kulak asmamak lazım. 

Bir kadının yüzünden bütün güzel günleri, mutlu anıları, güneşli günlerde yapılan gezintileri, çalışmayı, emeği, üzüntüleri, çocukları, torunları, aşkı, hayreti, tecrübeyi, uykusuz geceleri, hastalıkları, heyecandan doğmak bilmeyen sabahları, umutları, umutsuzlukları silerek onu tekrar genç ve güzel yapmak mümkün.

Reklam bile olsa çok güzel. Kendimizi çirkin görmeyi kimden öğreniriz? Biri bize söyleyene kadar neden güzel olduğumuza inanmayız?

Şarkısını da dinleyelim: Hep Yaşın 19

14 Eylül 2014 Pazar

Tatilde ne yaptınız?



Bir öğretmen olarak en hoşlanmadığım şeylerden biri tatilde ne yaptınız (gerek haftasonu gerek yaz)? sorusudur. Pek sormamaya çalışırım. Eğer kazara soruyorsam da aslında şunu soruyorumdur: Bu yaptıkların seni ne kadar büyüttü, neler hissettirdi, ne kazandın, ne kaybettin? Böyle deyince çok komik duruyor ama cidden merak ettiğim tek şey budur. Buz pateni yapan biriyle asıl konuşmak istediğim şey, hangi müsabakalara katılıp ne ödüller aldığı / alacağı, haftada kaç saat çalıştığı değil, bunlar önemli ama asıl neden buz pateni yaptığı, kendini nasıl hissettiği, hangi müzikle çalışıyor, hangi kıyafetleri giyiyor, kendine örnek aldığı biri var mı, neden, dünyada buz pateni yapılacak güzel yerler, o yerlere hiç gitti mi, gitmek ister mi... Yani bir gemi inşasında çalışan insan önce, uzak denizlere okyanuslara delice bir özlem duymalı. Buz pateni yapan birinin bu sorulardan hiç birine cevap veremiyor olması beni derin bir hayal kırıklığına uğratıyor.
Instagram'da ferahwand'in fotoğrafları arasında şöyle bir fotoğraf görmüştüm aylar önce. Küçük kızı, Louvre müzesinde bir odada yere uzanmış, yerdeki bir şeye bakıyor. Fotoğrafın altında şöyle yazıyor. "Bu mükemmel odada Zoe'yi ilgilendiren tek şey, yerde bulunan havalandırmaydı. Biletini üstüne koyup uçuruyordu..." Ben Zoe'nin bakışı ve heyecanıyla yaşayan insanlarla tatil konuşmak isterdim...
Hafta sonu ne yaptığımı bilmem, cidden kayıt tutmam bu konuda... Yaşadığım günü ertesi gün kimseye anlatacak kadar hatırlamam, aynen okuduğum kitabın hikayesini anlatamayacağım gibi. O yüzden mesela aynı bölümden mezun pek çok arkadaşım gibi o kült filmleri-kitapları tüm hikayeleriyle anlatamam. Ama karakterlerin kimine benzemişimdir yıllar içinde. Keşke sadece öyküyü öğrenip dışında kalabilmiş olsaydım... Ezbere şiir okuyan adamlar vardır böyle konu denk geldi mi alıntılarla, şiirlerle devam ederler sohbete. Ben sadece bende kalan, içime yoğururken dökülmüş olan ve artık hayatımdan ayırt edemediğim un gibi izleri, kıvamımda yarattığı değişimi anlatabilirim belki çok uzun düşünürsem. Onu da dinlemek isteyecek çok az insanla karşılaştım... Sevgi var mesela. Sevgi'yle tanışsanız, kendinizi dünyanın en önemli insanı sanırsınız. Sizinle, duygularınız, tecrübelerinizle ilgili röportaj yapar resmen... Öyle ki, insan konuşturmada ustadır. Dilinizi çözer, sizin ülkenizden konuşur, ana dilinizle konuşur. Tatilde bir şeyler yapmış gibi hissedersiniz...
Öyle işte, yaptıklarım genellikle insanlara anlatmaya değecek gibi bir şey değildir. İnsanlar örneğin Kayseri'ye gidip mantı yediğinizi bilmekten hoşlanırlar. Oooh oh mantıyı orada yiyeceksin. Künefeyi Hatay'da. Çiböreği Eskişehirde, hohoho... Karadeniz turuna çıkıp Sümela manastırına tırmandığınızı ve tırmanırken öldüğünüzü perişan olduğunuzu söylemeniz onlara yeter. Oysa bazen insan, salatasına tuz dökerken bile bir iklimden çıkıp başka iklime geçer. Bazen saçını tararken bir düğümü çözer. İnsan bir şey yapmıyor görünürken bazen çok şey yapıyor olabilir. Veya tam tersi.
Yaptık'lı, gittik'li zamanları daha değerli kılan bir kur var sanırsınız... Zamanın boş ve dolu olarak tam bir ayrımını yapamayan insanlardansanız zamanınız aslında hep bir şeyle doludur. Genellikle tanımlanamayan, bir araya dökülüp anlatılamayan. Eğlencenin nerede bitip çalışmanın nerede başladığı bazen belirsizdir. 
Bir işe başladığım zaman tüm dünyayı bir yana koyup o işe odaklanırım. Bir çok şeyi aynı anda iyi bir şekilde yapabileceğime çok inanmıyorum. Birinden biri daha güzel olur, daha özenli olur gibi geliyor. Biri hayatımda bir dönem hep daha ağır basar, diğerleri bir süre otomatik pilotta devam eder veya hepsini en güzel en dengeli yapmaya çalıştığımda ise (denedim) sonunda mükemmeliyetçilikten infilak ederim. Eeee ama artık insaf! der içimdeki kadın. Bir Oprah Winfrey sözü vardı hani: Her şeye sahip olmak mümkün ama aynı anda değil. Ya da azar azar gıdım gıdım yaşarsınız, bu da bir yaşam biçimidir. Hepsinden azıcık. Öyle mutlu olanlar da vardır elbet. Ben olamıyorum. 
Dalıp gittiğim işleri anlatsam anlarlar mı bilmem. Benim gibiler çok. Tek sorun, onlarla fazla denk gelmiyoruz :) Bakalım deneyip görelim. Kitaplar mesela. Boş vakitlerin işi değil başlı başına iştir. Kızım oyuncağına elbise dikmemi istiyorsa bu bir iştir. Onunla boyama yapmak iştir. Bir işe dalınca beni oradan çıkarmak için bir kaç seslenme yetmez, orada tüm dikkatimi vererek, yemeyi içmeyi, tuvalete gitmeyi unutarak durabilirim. Ta ki yorulana kadar, ta ki önemli bir şey çıkana kadar... An'ı yaşama becerimden bahsetmiyorum. Doğdum doğalı böyle. Yani elimden bir şey gelen, geliştirdiğim veya istesem kurtulabileceğim bir şey değil. Böyle olmanın bana çok şey kattığını da yıllar içinde kabullendim.
Bir ağacın altında oturmak iştir. Oturup bu yazıyı yazmak, bir yaprağı evirip çevirmek, çay içmek, okumak, düşünmek, rüzgarın her yeni atağında bunu hangi sözcüklerle tanımlayabilir neye benzetebilirim diye düşünmek bir iştir. Hayal kurmak iştir. Esen rüzgarla gelen kavrulmuş soğan kokusundan ilham alıp akşam yemeğine hevesle ve acıkarak girişmek iştir. Yemeğe hem de, kendinden sevgi ve özen katmak, iştir. Elmayı yatay olarak ortadan bölüp içindeki yıldızı başkalarıyla paylaşmak iştir. Ağaç kabuklarını, kozalakları dizip orman kokusunu hayal etmek, iştir. Deniz kenarından toplayıp getirdiğim taşları ıslatıp ortaya çıkan renklere sevinmek iştir. Yeni şarkı bulmak iştir, onu başkalarına dinletmek iştir.
Bunların hiç biri tatilde ne yaptığınıza veya neyi hedeflediğinize cevap değildir. Oyuncak bebek elbise terzisi olmayacağızdır. Şair, şarkıcı, çevirmen, çay ocağı işletmecisi, ormancı, aşçı olmamıza lüzum olmayabilir. Her durduğumuz, her yürüdüğümüz, her konuştuğumuz, ama özellikle de sustuğumuz, iştir. Niyetlerimizle, bilgimizle, inancımızla zenginleşiriz sadece...
Sevdiğimiz her şey, bugünümüzden memnun olmak, kendi günümüze ve başkalarının gününe renk ve güzellik katmak için küçük de olsa iştir işte. 

5 Eylül 2014 Cuma

Instagram evleri, mal & mülk




Bundan birkaç yıl önce, belki çocuğum doğmadan önce, belki doğduktan hemen sonra, daha düzenli daha düzgün daha pürüzsüz daha çiçekli bir ev hayal ederdim. Daha doğrusu, kafamın, içimin karışıklığına, alt üst olmuş gibi gelen dünyama deva olsun diye her an derli toplu gözüken, ikea beyazı, ikea düzgünü, ikea sadesi ve sonra pembe çiçekli koltuklarımla kataloglara benzeyen bir salon hayal eder, acaba biz de arkaları güneşten sararmış kiremit rengi kanepelerimizi değiştirsek mi diye düşünürdüm. Nevresimlerimiz hastane nevresimlerinden halliceydi. Biz seçmemişiz. Neyse. Nevresimlerin hala canımı sıktığını fark ettim şu an.

Ortalık çabuk dağılırdı. Çünkü biz yaşayan insanlarız. Hep bir şeyler, bir hevesler, değişimler... Sürekli kitaplar. Bitmeyen kitaplar. Canın şiir ister şiir okursun. Canın kişisel gelişmek ister belki ansızın diye, o da el altında durur. Hep bir şeylerle uğraşıyorum. Malzeme kutuları hep elimin altında, dolayısıyla salonun ortasında. Bunun da bir hayat belirtisi olduğunu, üzülmeye lüzum olmadığını yeni yeni anladım.

İnstagramdaki fotoğrafları ilk gördüğümde şaşırırdım... Mükemmel evler. O evlerin içleri, dışları. Sanırım herkes cennetten bir köşede yaşıyordu ve kimsenin mutfak tezgahında benimki gibi, içine poşet geçirilmiş sarı bir çöp kutusu durmuyordu. Estetik arayışının da bir tür obsesyon olabileceğini düşünüyorum. İçimi düzeltmek için dış dünyayı düzeltmeyi ben de bazen severim. İşe de yarar. Ta ki bir gün yaramayana kadar.

Temiz, düzenli bir arkadaşım bizim eve ilk kez gelmişti. Bizim evde bir tür aydınlanma yaşadı. "Yıllardır yazık etmişim kendime" dedi. Bak toplamadan, yıkayıp paklamadan da yaşanabiliyormuş. Ama belki biz yaşayabiliyoruz, kimisi için yaşamak başka bir şey. Bizim evin böyle bir etkisi olması hoşuma gitti. "Böyle de yaşanabiliyormuş" Çünkü "böyle de yaşanabiliyormuş" bence hayatlarımızın özgürleştiren, sadeleştiren, aydınlatan keşiflerinden biri. Ben onu yolculuk yaptığım veya okuduğum zaman çok yaşıyorum. Köylerde, deniz kıyılarında, dağ başlarında, başka diyarlarda bizden farklı da yaşayabilen insanlar var. Yaşanabiliyor. Yeter ki Allah sağlık, ömür versin. 

Öğrenci evi çizgimizden ödün vermeden geçirdiğimiz yıllarda bazen evet evli barklı işi gücü olan insanların evi ciddiyetine de kavuştuk evi toplayınca ama fazla sürmedi. Eve gelenlerin kendilerini rahat hissettiklerini biliyorum. Saatlerce oturabiliyoruz. Gelenlerle de ilgisi var. Mükemmel olmadığını  hissettiren yerlerde, süper düzgün olmayan kişilerin yanında rahat hisseden insanlar onlar. Eksik, kusurlu, biraz dağınık, hep tertemiz değil ama hayatsızlıktan, umutsuzluktan değil yaşamaktan, meşguliyetten, topladığını yine dağıtan çünkü oynamayı, denemeyi, hayal kurmayı seven küçük bir insan olmasından...

Ben fazla düzgün, ışıldayan, "tarzı olan" evlere gitmeyi sevmem. Üzerinde fazla düşünülmüş incelikli evleri, butik otellere benzetilen evleri (otelin öylesini seviyorum o ayrı), her yerden "merhaba ben bişey tarzıyım" diye seslenen o "keyifli detayları" filan genel olarak sıcak bulmam. Oturursam, hatta nefes alırsam bile zarar görürmüş gibi duran tertemiz koltukların, duvarların beni daraltan bir yanı var. Duvar kağıdına bir tırnak atsan yırtılacak ve altından küflü yeşil bir duvar ve gizlenen başka şeyler çıkıp ortalığı dağıtacakmış gibi geldiğinden belki de... Ama genelde böyle yerlerde bir şey dökmekten, bir şeye zarar vermekten endişelenir, sanki küçük bir kızın minyatür evinde gezen bir dev gibi hisseder, koca ayaklarımdan ve kapladığım yerden tedirgin olurum. Bu evin mümkün olmasına hayret eder, sonra bu eziyetin bitmesini ve bir an önce açık havaya sonra da kendi evime kavuşmayı sabırsızlıkla beklerim. Misafir olarak bu kadar boğan bu müze evlerde insanların bir ömrü nasıl geçirdiklerini anlayamadığım gibi eminim benim evimde de nasıl yaşandığını anlamayanlar vardır. 

Puantiyeli şirin şeyleri severim ama sanırım şu an evimde bir tane bile puantiyeli bir şey yok. O emaye çaydanlıkları da çok severim. Hatta bir adım ileri gideceğim ikeanın o meşhur beyaz çiçek vazosunu bile severim (biriniz hediye ederseniz hayır demem :) ama gerek üşengeçlik, gerek kafamın başka bir şeyle meşgul olması, gerek alışveriş günlerinde bir anda bunun gereksiz gelmeye başlaması derken, olmadı... Cimri biri olmadığımı burada belirtmem lazım sanırım. Konu o değil...

Bir başlarsam önünü alamam diye yapmıyorum sanırım. Çünkü insanın kafasında bir bütünlük arayışı var. O saksıya bu çiçek, bu çiçeğin yanına bu şamdan, bu şamdanın altına şu örtü... diye gidiyor olay.
Bahçede kendiliğinden çıkan çiçekler var. Evimiz kira. Kirası için başka harcamalardan kesmemiz gerekebiliyor. Evet bir gün "hadi çıkın" denmesi sizin kadar beni de korkutuyor ama sadece korkudan motive olan biri değilim. Sevgiden, aşktan, kalbimin meylettiğinden, doğal olandan motive oluyorum. Yani bir gün kendi evimiz de olsa zaten biri bize diyecek ki haydi vakit doldu çıkın bakalım... Siz yine de dua edin, sırf kendi evimiz olmadığı için bir gün perişan olup sokaklarda kalmayalım...

Dikili ağaç olarak bahçede ağaçlar var. Onları ev sahibi bize emanet etti. Her gün suluyorum. Dünya üzerinde daha fazla bir şey yapmanın değeri olduğuna inanmıyorum. Bu da benim olsuna inanmıyorum. Sanırım kitapları fazla yiyerek çizerek okuduğum için bir tek kitaplar, en azından bir kitabın ilk değilse bile son sahibi olayım ki benden sonra bir kitaba dokunmak derli topluluk düzgünlük takıntılı olanlara bir zulüm olmasın. Kitaplarımı paylaşmakta zorlanmam ama çok sevdiğim özel bir kitabı, sadece değerini bileceğini düşündüğüm kişilere ödünç verebilirim. Ayrıca şu eski yazı masaları var ya yazarların kullandığı, kendim gidip alır mıyım, belki bir gün ama hediye edilse çok sevinirim. Bu da ayrı bir zaaf, ayrı bir hayal... 

Az kıyafetim var. Bütün yazı, temmuzda aldığım bir sandalet ve bir converse giyerek geçirdim. Kışın bir çizmem bir botum var. Döne dolaşa aynı şeyleri giyerim. Giydiklerim çok matah şeyler değildir. Sürekli takabildiğim bir iki küpem var. Bazen bileklik takarım. Genellikle elimde boynumda kafamda bir şey olmadan gezmeyi severim. 
Kıyafetler, makyaj hileleri, saç boyaları, vücutla ilgili süsleyici doğal olmayan, para ve statü gösteren ne varsa bana en son gasilhanede hepsinin çıkacağını hatırlatıyor. Nedense pek çok konuda aklıma gelmez de o gasilhane ama bu konuda çok gelir... Belki benim de gizli bir zaafım vardır. Kıyafetlerimizin, ayakkabılarımızın, çanta ve saatlerimizin alelade, buruşuk bir poşette sevdiklerimize teslim edildiğini düşünmek hoşuma gidiyor... 

Yaşadığım yeri güzelleştirmeye çalışmamın yanı sıra bunu abartmadan yapmaya çalışırım. İlle süs için bir şeyler alınacaksa mesela önceden (şimdi kapandı) Tepe'nin deposu vardı oraya giderdik. Kırık dökük bazen teki kalmış ama çok güzel şeyler, tamir edilebilecek, işe yarayan şeyler mutlaka bulunurdu hem çok ama çok ucuza... 
Sadelik iyidir güzeldir muhabbeti yapmıyorum şimdi. Belki de yapıyorum ama süslemenin ve güzelleştirmenin bir ucu bucağı yok. Gerek evi gerek vücudu. Yalnız sadece fonksiyona yönelik takır tukur showroom gibi sanatsız evlerimiz ve dümdüz kıyafetlerimiz olsun da değil. Kişiliğimizi, içimizin cücüğünü yansıtmak için ille abartıp ne bileyim çok bohem çok pötükareli çok instagramlık şeylerimiz olmasına gerek yok sanırım... Bir kere güzelleştirdikten sonra oynayıp durmaya, alıp biriktirmeye, atıp yenisini koymaya da... Eskilerin yaptığı gibi, tamir ederek, yamayarak, uzun süre giyerek, idareli kullanarak, verilene minnet duyarak, ona kendimizden katarak yaşasak da yeter belki.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Rhiannon, Pandora ve Çekirdek


Seni sen yapan parfümün. Teninin kendi kokusu. Kimsede olmayan. Seni herkes gibi gösteren, ve böylece görünmez kılan o şeyin kenarında gezinip durma. Korksan bile içine eğil ve içindeki o çok başka şeyle barış. Küflü odun kokusu, kemirilmiş dallar, korkunç kollarıyla sarmaşıklar olduğu kadar, yeni yeni yeşeren o zarif, o vahşi hayatın filizi de var orada…
“Zayıf olmaktan korkma. Güçlü olmakla gurur duyma” diyor şarkı… İçindeki bambaşkalığa arkanı dönüp gitme. Seni Yaratan, onları oraya boş yere koymuş olabilir mi? Anlamsız bir işi var mı hiç? Pandora’nın bir kavanozu var. Kapağı açınca ortaya dökülüp saçılan tüm o sıradan, tüm o zararlı şeylerden sonra kavanozun dibinde en son umut kalıyordu ya. Hayatı yaşamaya değer yapan o tek şey diyorlar. Peki senin tek şeyin nedir? Senin kavanozunun dibinde kalan, senin dünyanı döndüren o şey nedir?
 Gözlerinin etrafına kara kalemini sür. Bir törene, bir ayine gider gibi hazırla saçlarını. Kızılderililer gibi. Sadece kendi kabilenin anlayabileceği ritüellerini takip et… Buffalo boynuzu bileziklerini tak koluna… Topraktan yaptığın boncuklarını boynuna… Çiçekten, yapraktan tacını saçlarına… ve boyandığın boyaya iyi bak. Ellerini son kez yıka dünyanın sana fısıldayan vesvesesinden. Sana delirdin mi diyen, sana saçma diyen, seni senden uzak kılan son kırıntılarından dünyanın… Senin gönlüne sular serpmeyen, seni senden, yaratıldığın manadan uzak kılan, senin özünü çiğneyip geriye posanı bırakan, seni evine üzgün, yorgun, eksik, kırık, hadi bu hisler hayata çok lazım ama en kötüsü seni senden bir şey olmazmış gibi hissettirerek yollayan o histen, o hissi doğuran yerlerden uzaklaş…
 Seni özgür, seni kendin, seni mana, seni öz kılana aç bağrını. Seni “sen bendensin” diye boğan sesleri her duyduğunda, bir kedi gibi kendini kendi dilinle temizleyerek, bir kedi gibi istese yırtabilir ama yırtmayan bir kayıtsızlıkla kendi işine gücüne bakarak devam et… Baktın olmuyor, yapabiliyorsan, içinden geliyorsa, doğruysa, yerini, minderini, dibinde oturduğun ağaç gölgesini değiştir.
Kendi limanını, kendi denizini, kendi kıyılarını yap. Güneş batarken kalbini aç ve dinle sesini… Gün yeniden doğana kadar dinlenir ve yeniden yaratılır her yer. Dinlen. Çünkü dinlenmek asla bir şey yapmamak değildir… dinlenmek, durmak değildir. Duruyor gözüken her şey görünmez bir yoldan akıp gidiyordur aslında. Gitmeye meyli olan her şey gibi. Yeni anlaşmalar yap. Olamazsın diyen sesine oradan bir ıhlamur çayı demle. Her sesin bir şifası var…


Gülerek ağlayarak uyuyarak yürüyerek atlara binerek dualar ederek şarkılar söyleyerek uçurumlardan bakarak dağlara tırmanarak denizlere dalarak okuyarak yazarak kendi doğana sarıl ona kavuş o küçük çocukla oturup çamurda oyna… Bunların her birinde Yaradanın bir sevgi ışıltısı, sana sevgisi, sen şaşır diye yoluna koydukları… sen şaşır, hayret et, secde et, sevin, yücelt, sözcüksüz kalana kadar hayran ol, ağlayarak bakarak gözlerin kamaşarak, gözlerini kapayıp bir daha bakarak, sesin senden gidene kadar onu yücelterek ve dudaklarını ısırtan bir minnet duyarak… içine yazdığı bu kitap, bu sonsuz aşk… çıkarttığı yollar, üzdüğü, sevindirdiği, döngüsü yaşamın. Ölümün. Ölümle aldıklarını doğumla verişi… Bu kadar latif dokuduğu bu kadar özenli yaptığı her bir çiçekçik, her bir hayvancık… dört ayağı üzerinde yürüyecek, karnı üzerinde sürünecek, nasılsa suda yaşayacak diye eksik bırakmayıp dolu dolu süslediği her bir güzelliği dünyanın… Kullanma kılavuzu olmayan bir kainatın içinde çırpındırıp duruyor seni, ne güzel… Ne de güzel bu çaresizlik, bu çareler… Ne de güzel açtırtıyor ellerini göğe… Denize bakıyorsun kilometrelerce yolu var. Gökyüzüne bakıyorsun milyarlarca yıldızı var. Bu kadarı onlara yeter deyip bırakmadığı her bir şey için gözlerin dolu dolu, gözün gördüğü, görmediği, ruhun sevinebileceği bu güzelliğin sınırı yok. yok…
Sonra seslerin, şarkıların. Ne haddime diyerek susturduğun o şarkı söyleyen kuşu alıp başkasına verme. Artık bana şarkı söylemiyor, al senin olsun diye hani, küçük kardeşine veriyordu ya göğsündeki kuşu… Zeze. Küçük Zeze. Bir günde büyüyen Zeze. Düşün. İnsan bir günde bu kadar büyüyebiliyorsa bir gün tekrar çocuk da olabiliyordur belki.
Aynı hamurla yoğrulduğun insanları bekle. Bulduysan durma. Onlara karış. Onlarla konuş, söyleş, şarkılarını aç onlara. Onlar seni anlar. Onlar öyledirler ki, en ayrı düştüğünüz zaman bile hiçbir şey ayıramaz sizi. Orada beklersiniz birbirinizi. Kalbinizin birbirine ilk tanış kılındığı o yerde. Çok güzel şeylerin, başkalarında bulunmayacak o tılsımın, sonsuzda da birbiriyle olmak istemenin, beraber konuşmanın ve susmanın hiç bitmeyecek kadar zengin olduğu, zengin kılındığı o yerde beklersiniz. Diğerinin dalgası durulana kadar. Tüm karmaşasıyla, anlaşılmaz yanlarıyla, sevilecek ve çirkin görünen ne varsa bir bütün olarak alırsınız birbirinizi. İşte bu kabileye sarılarak, bazı şeyleri konuşup bazısını iyice yoğrulana kadar susarak ama hep sarılarak devam et. Birbirinizin kıyısında durmayı bilirsiniz. Ne zaman el ele koşmalı, ne zaman kuytusuna girmeli birbirinin, ne zaman uzak bir uykuya çekilmeli bilirsiniz… Bu çok küçük ama birkaç kişiden de oluşsa kocaman bir dünyadır… eğer anlayabilirsen… bazen kimsecikler tek bir kimsenin tek bir sözcüğünün sıcaklığına denk gelmez.
Sevdiğin şeyler seni doğana yaklaştırır… eksik parçaların tamamlanır. Ruhunda öte dünyadan bir mutluluk kıvılcımı gibi bir huzur hissedersin. Bir tamam oluş. Burada bu anda aşkla kalbini dolu dolu eden, içinden dolup taşan o şey… o biricik  o değerli taş…
Ağaç, ağaç olsun diye bir tohumcuk düşmeli yere. Bir çekirdek çatlayıp açılmadan bir ağaç olamıyor. Bir şeyler bozulacak elbette. Bir kabuk kırılacak. Sonra birileri bir şeyler konuşacak. Ne? Çekirdek, artık o bildiğimiz çekirdek değil, diyecekler… Oysa çekirdek, ağaç olmakla meşguldür. Ağaç olmakta olan çekirdekleri bir çubukla dürtüp, “hey noluyor sana? Kendine gel!” dersek o sakin sakin, olması gereken ağacı olabilir mi? Bırak çekirdek çatlasın, içinden çıkan çıksın, kabuğu çürüyüp toprağa düşsün… varlığın için, bir çekirdek olduğun için, ağaç olmak istediğin için kimseden özür dileme. Kendin olmak için, çekirdek olmak için, ağaç olmak için kimseden izin isteme. Kimsenin sana aferin, iyi düşünmüşsün demesini bekleme. Sadece ol… Kimsenin seni alıp daha güneyde bir ormana veya şehirde harika bir villanın bahçesine taşımasını bekleme. Nereye aitsen orayı bul, orada büyü. Büyü… büyü… Kollarını açıp büyüyen yapraklarınla, kendi toprağında, ait hissettiğin yerde…

Ve zaman ver. Doğada hiçbir şey acele etmiyor. Zamanın bir çekirdeğe dokunan, kıran, çatlatan bekleten, açan, tazeleyen, büyüten, bambaşka bir şeye dönüştüren gücünü ancak hayranlıkla izleyebiliriz biz. Doğada yetişen şeylerin hangisi bir gecede büyüyor? Doğan hangi bebek ertesi gün yürüyebiliyor? 



Yeni bir kabile için yollara çıkan, kabilemin sessizce ve derinden anlaştığım şiirli kişisi Serenay'a, kurtlarla koşan kadın Sinem'e, aşkla ve doğayla dolu bambaşka kadın, bir rhiannon olan Mümine'ye, dünyayı gezen, gönlüne yatmayan içine sinmeyen işi gücü hem de hiç bir torpili, sırtını dayayacağı parası pulu olmadan bırakan, güzel maaşını oracıkta kirli bir önlük gibi çıkarıp kenara koyan, ilham ve cesaret olan kadın Berivan'a. 
Ve ormanda en az kullanılan yolu seçip gidenlere... İçinin sesi, her zaman dışardaki seslere galip gelen o tuhaf fikirlerle dolu, o acayip, o farklı insanlara... Arayanlara, yollara düşenlere...
Aynı kabileden olduğum ama henüz tanışmadığım herkese... 

Return to Innocence çevirisi
Rhiannon çevirisi

17 Ağustos 2014 Pazar

bu yıldan sesler, nefesler

1. Gerçi şarkılar kendi adlarına konuşurlar ama bu şarkıda bir güzel huzur var. Sakince uzaklara gitmenin şarkısı
 Özlediklerine kavuşma. Bir öte dünya özlemi. Sakin, huzurlu, kendiyle barışmış bir yalnızlık. Tehlikenin, hastalığın, ölümün artık olmadığı güzel bir dünyaya yolculuk. Bediüzzaman'ın ölümü korkulur olmaktan çıkaran tasvirini hatırlatan şarkı*: 



2. Dünyayı omuzlarından indirme şarkısı:




3. İçsel olsun dışsal olsun bir yol-yolculuk şarkısı... 




4. Pinhani de günümüzün bir yeni türkü'sü, ezginin günlüğü'sü gibi geliyor... 


5. Yüksek Sadakat'in bence kendi tarzından olmayan ama çok hafif çok tatlı bir şarkısı. Bıktırmaz, yormaz... Yollar boyu dinlenebilir. 


6. Kendini dinleten, durup bir daha dinleten kederli ama dingin şarkı. Burada Türkçesi var.




Ayrıca bunlar da var:


  • yeni bir grup: minor empire
  • ve biraz geç keşfettiğim Nazan Bekiroğlu...
  • yazıyla, fikirle, sanatla, üretmekle ilgilenenlere: Yazma Cesareti
  • gezmeleri sevenlere: Yaşasın Sırt Çantası
  • inatçı çocukları olanlara, çocuklarına höt zöt diyemeyenlere: Çocuğunuza sınır koyma 2
  • bir de blog var son zamanlarda çok sevdiğim : Yol Türküleri
  • bir de film önereyim: Şeker Portakalı. İçimizde bize şarkılar söyleyen kuşlar, yazmak, dostluk, doğa, çocukluk, dışarıdaki dünyaya özlem üzerine harika bir şeyler söyleyen film:




*Amma mevt nimet olduğunun ciheti ise, çok vücuhundan dört veçhine işaret ederiz.
Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzâd edip, yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için âlem-i berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.
İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp, vüs'atli, sürurlu, ıztırapsız, bâki bir hayata mazhariyetle, Mahbûb-u Bâkînin daire-i rahmetine girmektir.
Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi, şerâit-i hayatiyeyi ağırlaştıran birçok esbab vardır ki, mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir. Meselâ, sana ıztırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve validenle beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı, hayat ne kadar nikmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin. Hem meselâ, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şedâidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.
Dördüncüsü: Nevm, nasıl ki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir-hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için. Öyle de, nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevk eden belâlarla müptelâ olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir. Amma ehl-i dalâlet için, müteaddit Sözlerde kat'î ispat edildiği gibi, mevt dahi hayat gibi nikmet içinde nikmet, azap içinde azaptır; o bahisten hariçtir.