30 01 2015

Kaybolmak / Bulunmak

Kaybolmak da iyidir. Ara yollarda insan tehlikeleri, dersleri, özlenecekleri görür. Ormandaki hayvanlarla göz göze gelir ve hiçbir öğretmenin, hiçbir tübitak kitabının anlatamadığı bir his vardır o karşılaşmada. Tüyleri diken diken eden ve evet buraya kadarmış dedirten yalnızlığın en sade, en vahşi halini görür insan.
İyidir kaybolmak, bazen insan sadece kaybolunca anlayabilir aslında neyi aradığını ve nereye gidiyor olduğunu.
Sığ sular bile iyidir. Fazla duramayacağını anlar insan oralarda. Yüzme numarası yaparken dizleri çakıl taşlarına, kumlara sürtünce özler uzak ve derin suları.
Dibe gitmek bile bazen iyidir. Hayatta bir “şey” olmuş, bir “hiç” olmuş kimilerinin de yolu dipten geçmiş. Fazla durmamayı becerirse insan dip bile işe yarayabilir. Bir ipi varsa hele ki... Suyun üstünde sırt üstü yatmanın öğretemediğini dip öğretebilir çünkü.
Kaybolunca öğrenir insan, ben zaten ormanmışım, ben zaten yaprakmışım, ben zaten denizmişim. Kaybolunca öğrenir insan ben zaten şu rüzgarda uçuşup evine varmaya çalışan bir tozmuşum… Dünyanın bir zerresiymişim. Fırtına bana düşman değilmiş fırtına benmişim. İnsan kaybolduğu ormanın bir dalı, bir taşı olduğunu anlayınca bulabilir belki yolunu. İnsan suyun içinde bir damla, bir güneş parçası olduğunu anlayınca bulabilir belki yolunu. Her yol, yaratılmış olduğu gerçeğine çıktıkça ana yola daha da yaklaşabilir insan. Her kayboluşta daha büyük özlem, her kaybedişte yeni bir kazanma olabilir. Yine de bile bile kaybolmak insanın kendine büyük bir zulmü olmalı.
Ve bazı insanlar vardır kendi sınandıkları her günahı eski dostlarının adları gibi akıllarında tutarlar. Kendi sınandıkları günahlarla sınananları bu yolla tanırlar. Kuyu nasıl bir şeydir ve insanı nasıl yutar bilirler. Ormanda nasıl kaybolur insan, bilirler. Nasıl üşünür, nasıl acıkılır, nasıl korkulur bilirler. Orman nasıl kokar bilirler. Kuyudan çıkma yollarına gelince ancak kendi çıkma yollarını bilirler ve iyi niyetle yol da gösterirler. Kimi, bir elinde feneri, diğer elinde kaybolan kişinin eliyle ve yolunu bir kez kaybedip bulmuş olmaktan aldığı sevgi ve cesaretle tekrar ormana dalar. Yolu oradan tarif eder. Bak der, bir daha kaybolacak olursan sırtını bu kayaya yasla, şu nehirden sakın su içme, şu kaynaktan iç ve şu şu hayvanlardan uzak dur, ölü numarası yap. Geceleri yüzünü buraya çevir ve içinden bu sözleri söyle. Bu insanlar Allah’ın özel eğitimlerle büyüttüğü, ayakkabılarını sanki daha sağlam, kürkünü sanki daha sıcak, zihnini daha berrak ve kalbini daha latif yapıp aramıza bıraktığı insanlardır. Kimi hocamız olur, kimi babaannemiz.
Yine de, kaybolmak iyidir. Ama kaybolursanız ıslık çalın, bir ses çıkarın ki sizi bulsunlar. Özellikle daha önce kaybolmuş olanlar o acı sesi bilir ve oranın ne kadar yalnız ve üzücü bir yer olduğunu hatırlayarak dillerinde dualarıyla peşinize düşerler. Kaybolursanız içinizdeki ateşi yakmaya çalışın ki dumanını kokusundan bulsunlar. Kaybolursanız bulacağınıza ve bulunacağınıza inancınızı asla bırakmayın. İnsan hayatta bir kere değil pek çok kere kaybolabilir ve arada bir kaybolmak da Allah’ın insana verdiği bir hediyedir çünkü eve varışı ve keşifleri büyük birer lezzettir. Kendi isteğinizle ahmakça kaybolmayın ama bir gün kaybolursanız bilin ki O tekrar gel der, seni affedeceğim. Kimseyi dinlemeyin. Onu dinleyin. Dilediğini bağışlayanın sözüne inanın ve kaybolduğunuz yerden bir çıkış bulmak için hareket etmeye devam edin. O sizi bulur. Çünkü kayıplar âleminde yaşamanızı sizin gibi o da istemez. Çünkü Ona gitmenize ihtiyacı yoksa bile sizin Ona gitmeye ne kadar muhtaç olduğunuzu en iyi O anlar ve çok merhamet eder. Sizi bulur. Kapıları açan, kalpleri temizleyen Odur. Siz ormanda kirlenirsiniz, hiç kirlenmeyen Odur. Temizleyen Odur. Bir yıl, bir gün veya bir saat sonra anlarsınız bulunduğunuzu ama anlarsınız. Büyükler daha az küçükler daha çok kaybolur. Sonra sizi dilerse bir anda, dilerse yavaş yavaş ormandan çıkarır.
Kaybolmak da iyidir. Bulmaktan daha iyi değilse de iyidir. Çünkü bulmanın az önceki halidir. Bulmaya değerini veren halidir. Kaybolmayı arzulamamak ama bir kaybolma durumunda da, vazgeçmeden aramaya devam etmek lazım. 

27 01 2015

Farklı Olanın Güzelliği


Sessizce postaneye doğru yürüyoruz. Az konuştuğumu biliyor ama sohbet açmayı da. Yetişkin olsaydı kolayca arkadaş olurduk kesin. Çünkü arkadaşlarım genelde benden daha konuşkan, daha dışa dönük insanlar. İkimiz de kendi kafalarımızda yaşarken sadece merak ettiği veya aklına gelen ilginç şeyleri soruyor. Aslında bunlar da epey fazla. Yürürken kafamda piledriver waltz’un “suda yürüyeceksen bari rahat ayakkabılarını giy” kısmı çalıyor nedense.
Postanede upuzun bir kuyruk var. Ayrıca öğle tatiline denk gelmişiz. Açılmasına 20 dakika var. Kırtasiyeye gidiyoruz. En iyi anlaştığımız ve beraber en zevkli gezdiğimiz yerler kırtasiye ve kitapçılar. Ama önce kırtasiyeler. Ben kendime dünyanın en büyük ama en hafif defterini buluyorum. Nasıl bir kapak ve kağıt kullanıldıysa kaldırım taşı gibi ağır olmasını bekleyerek elime aldığım defter elimden uçup gidecek gibi oluyor. Bu kısmı biraz abarttım. Ayşe de kendine, üstünde en fazla çıkartma olduğu halde en ucuza satılan çıkartmayı bulduktan sonra başarı madalyalarımızla oradan ayrılıyoruz. Ama bu bu kadar kısa değil. Alamayacağım bir güneş gözlüğünün ve Cinderella'nın oyun hamurundan yapılacak olan şatosunun başında ürettiğimiz stratejiler ve pazarlıklar kısmını atlıyorum.
Kuyruğa gireli bir dakika olmuşken kafasını paltoma gömüp “beklemeyelim” diyor. Onu tanıdığım için böyle bir kuyrukta beraber bekleyemeyeceğimizi, ummadığım kadar can sıkıcı şeyler yaşayabileceğimizi artık biliyorum o yüzden postaneden ayrılıyoruz.
Sonra yine biraz sessizce yürüyüp dolmuşa binerek Göksu’ya gidiyoruz. Bir çocuğun hayatındaki en hayati kararlardan biri bence oyun alanına girmekle 3 tane oyuncağa binmek arasında vermesi gereken karar. Uzun uzun düşündükten sonra 3 oyuncağı seçiyor. Böylece alışveriş merkezindeki olayımız çok kısa sürüyor. Çıkıp Göksu Parka yürüyoruz. Biraz göletin kenarında dolaşıp Ayşe’nin çevre meseleleriyle ilgili yorumlarına (neden göle çöp atıyorlar ki, burada çok çöp kutusu var, neden çöp kutusuna atmıyorlar ki? Neden gölü pisletiyorlar ki? Neden?) annesel bakış açımla (bence de yanlış, bence de öyle, hem adım başı çöp kutusu var ne tuhaf insanlar değil mi?... Aslında bir konuda benden daha duyarlı daha heyecanlı biriyle karşılaştığımda o konuda normaldeki kadar coşkuyla konuşamıyorum) eşlik ettikten sonra geri dönüp bir cafeye oturup gözleme ısmarlıyoruz. O sırada ben Ayşe’nin resim yapmasını izliyorum. Resim malzemelerini her yere yanında taşıyor ve uygun zamanlarda açıp resim yapıyor. Bu arada onu resim kursuna yazdırdık. Öğretmenine bayıldığı için her Cumartesi günü özenle hazırlanıp yollara düşüyor. Öğretmeni “mutlu kalpler yine toplanmış, ışıl ışıl gözler yine gelmiş, hayatımı renklendiriyorsunuz, harikasınız, bana yaşama sevinci veriyorsunuz” gibi cümlelerle konuşan biri. Biri benimle böyle konuşsaydı ben pilates kursuna bile giderdim. Çeşitli yaş guruplarından çocuklar, yerlere uzanıp gönüllerince resim yapıyorlar. Kurşun kalemi eğerek karalama yapmayı öğrenmiş. Böyle büyük büyük havalarla, ciddiyetle resim yapma halleri çok komik.
Resim yapmasına bakarken “anne neden bana bakıyorsun?” diyor. Onun meşgul olduğu her an ben de bir şeyler okuduğum için ona uzun uzun bakmama alışkın değil. Arada bir, hah fırsat bu fırsat ben de işimi yapayım diye koştur koştur işime bakmadan önce biraz durmam lazım. Çünkü bu zamanı yavaşlatan bir şey. Daha çok zaman istemiyorum aslında. Nereye gittiğimi daha berrak hissedebildiğim ve kendisiyle işbirliği yapabildiğim bereketli bir zaman istiyorum.
Orada resimlerimizi çizip kitaplarımıza baktıktan ve Ayşe küçük sincap Ceviz’i salıncakta salladıktan sonra kalkıyoruz. Yavaş yavaş yürürken pembe gelinlikli bir gelin görünce ona yetişebilmek için hızlanıyoruz. Göksu Parkı, gelin-damat fotoğrafları için çok tercih edilen bir yer. Bence pembe gelinlik giyen birinden daha çok bakılması gerekenler, çevrede onu izleyen bizim gibi insanlar. Onlardan aldığım ilhamla Ayşe’ye kafamda hemen bir sunum hazırlıyorum. Başkaları ve Farklı Olanın Yarattığı Tedirginlik/Others and the Discomfort Caused by the Encounter with the Different konulu sunumumu önce Türkçe, ardından İngilizce yapmak üzereyken o pembe gelinlikli gelinin dibine kadar gidip hayranlıkla inceliyor, bir eteğe, bir gelinin yüzüne bakıyor ve noktayı koyuyor. "Ne kadar güzeeel! Anne ne kadar güzel değil mi?"



Fotoğraf kaynağı
*Başlık, çok sevdiğim the Beauty of Different'tan.

21 01 2015

O yazıların çıktısı


Bugün masaya daha başka biri gibi oturdum. Bir gün içinde değişmişim gibi. Aslında değişmediğimi biliyorum da, öyle tuhaf… Bir iş yapmış gibi. Bir adım atmış gibi. 
 Öğlen, yayınevinden Tuba Hanım’ın telefonuyla kitabımın matbaadan çıktığını ve yarından itibaren dağıtımına başlanacağını öğrendim. Çok sevdiğim bu kitap kapağını da tasarlayan Tuba Hanım, “Artık siz de haberi paylaşabilirsiniz” dedi. 
 Yazıların bir kitapta toplanması, sanki yazma işini daha ciddiye alabileceğimi gösteren bir işaret gibi geliyordu, o yüzden önemliydi. Kitap fikrini ciddi ciddi başlatan biri var. Bu yazılardan bir kitap derleseniz fikrini ilk getiren oydu. Şu an kitabım farklı bir yayınevinden çıkmış olsa bile o hep bu kitabın ilham perisi Nilüfer olarak kalacak. İşin mutfağından birinin size bunu söylemesi çok etkili oluyor. Ondan sonrası hayaller ve açılan yeni yollar… Bir işi ne kadar severseniz sevin, birinin gelip hayallerinizin üstündeki tozu silkelemesi, size inanması, cesaret vermesi iyi geliyor. 
 “O yazının çıktısını alıp buzdolabına astım” diyen okuyuculara özellikle teşekkür ederim. Bir şeylerin çıktısını alıp buzdolabına asan, dosyalarda biriktiren biri olarak, işe yarayan veya sevilen şeylerin çıktısının alındığını biliyorum. “Bu yazılardan bir kitap olsa” demiştiniz. Allah, dua yerine saymış olmalı ki ben yazıları derledim, yayınevine gönderdim ve ortaya bu kitap çıktı. Umarım kitapta, çıktısını alacak kadar sevdiğiniz yazıları da bulursunuz. 
 Hepimizin bir başka insanın hayatına dokunduğunu ve bunu kendini en iyi ifade edebildiği yoldan yapması gerektiğini sizinle öğrendim. Desteğiniz, sevginiz ve dualarınız için teşekkürler. Sizin de ilhamınız bol, yolunuz açık olsun.



Kitabı internette bulabilirsiniz. Önümüzdeki haftadan itibaren başta D&R olmak üzere diğer kitapçılara da ulaşmış olur sanırım.

12 01 2015

Tanışmalar



Biriyle tanıştım. Bir bebek nasıl emzirilir, bana o öğretti.
Bebek emzirmekle ilgili ilk anılarım. Süt sağan makineler, kan ve gözyaşı. Ve bir de ne kadar beceriksiz olduğum. Bir de belki 'bunun için yaratılmadığım.' Zarif elleriyle makineleri bir kenara iterek olaya müdahale etmeye geldi. Kucağıma yıllardır bildiğim bir hissi bırakır gibi bıraktı kendini. Orası onun yeriydi. Gözleri kocaman ve kahverengi, sonradan bana kök söktürecek ve hayran bırakacak inadıyla uzun uzun gözlerime baktı. Vallahi canın acısa da biliyorsun, kaçıp gitmek istesen de biliyorsun, der gibi. Elini kalbime koymayı da unutmadı. Bu işi beraber halledeceğiz, der gibi pışpışladı. Birkaç gün sonra ben de en az onun kadar emindim, biliyordum. 

Biriyle tanıştım. Bir Cuma günü bana bir mesaj attı. Kendime baktım. Anladım. İşime gelmeyen şeyler söylüyordu. Kendime uzun zamandır söylemediğim şeyler söylüyordu. Bunu okumaya katlanabildiysen kalkıp bir şeyler yapmaya da katlanabilirsin diyordu sanki. Şefkatli tokadı, bir çeşit gafletten uyandırdı. Biliyordum tekrar uyuyacaktım ama bu bir süre yetecekti.

Biriyle tanıştım. Bir şarkı çalıyordu. Benim uzun zamandır bir sesim yoktu. Korkma dedi, içinde müzik çaldığı sürece eşlik edebilirsin bir şarkıya... Ama sesim yetmedi. Omuz silkti. Üzüldüğün şeye bak... Bir şarkıyı söylemenin pek çok yolu vardı. Hatta bazen şarkı söylemek için şarkı söylemek bile gerekmezdi. Sonra başka bir yolunu buldum. Başka bir yolu hep bulunurdu.

Biriyle tanıştım. Allah'ın, severek yarattığını hatırlatır gibi seviyordu. Bir gün bile 'doğru düzgün nasıl sevilir'i anlatmadı oturup. Sadece seviyordu insanları. Benim aradığım ne varsa o bulmuştu. Öyle huzurluydu ki. Sevenin sevilenden daha sağlam kılındığını böyle öğrendim.

Biriyle tanıştım. Bir kapıdan çıkıyordum. Hem de kapıyı çarparak. Hem de ağlayarak. Peşimden geldi. Gelmeseydi yapayalnız kalacaktım. Gelmeseydi belki o karanlık günün geçeceğine inanmayacaktım. Ama o gelince, aydınlık bir hayatın içinde karanlık tek bir gün neydi ki... Karanlık bir gün geçiren insanları yalnız bırakmamalı, öyle öğrendim. 

Karanlık günler geçer, başka bir yolu bulunur diyen sesler vardır. Kendinle buluş, kendinle konuş, aynaya bak diyen sesler. Sen yaparsın diyen sesler. Bir film şeklinde olur bu, kitap olur, arkadaş olur. O sesleri duyduğumuzda bazen başkası sanırız elimizden tutan. Bazen sanırız ki her şeyi başaran bizizdir. Oysa her kim suretinde ve ne şekilde olursa olsun, elimizden tutan her seferinde Allah'ın şefkati ve inayetidir.