27 04 2015

Ağlama. bulaşıkları yıka


  Ağlama. Git bulaşıkları yıka. Dünyanın tozunu attır. Bir gün 60 yaşında olacaksın. 20 yaşındaki haline mektup yaz diyecekler. Sözde kendine öğütler vereceksin. Bu bir klasik. O zaman şöyle bir şeyler diyeceksin. İşte sevdiğin işi yap, sevdiklerinin yanında ol, Çanakkale'de bir köye yerleşmek için akciğer kanseri olmayı bekleme, insanlara hizmet et... böyle şeyler.
Okuduğum pek çok şeyin ortak noktası: Allah'ın sana verdiği hediyeyi bul ve onu dünyaya ver. Bazen bir kelimedir iyi gelen. Bazen bir çuval un.
Hangisini yapıyorsan yap. Hepsini yap. Birisini yap.
Ama ağlama. Git, un çuvalını o kapıya götür. Git o kelimeyi söyle.
Hayırda acele etmek lazım. İyilikte acele etmek lazım. Kalbini dolduran güzel kelimeleri başka günlere, daha rahat günlere saklamadan kalbinden çıkarıp ortaya koy. Elin cebine bir kez gittiyse mesela, acaba demeden devam et.
Bir gün biri diyecek ki: "Amerika'ya giden bir uçaktasın ve yarım saat sonra uçağın düşecek. Ama sevdiğin birine bir mektup yazarsan ona ulaştıracağız. Ona ne yazarsın?" Evet insanlar böyle şeyler söylüyorlar. Önce ciddiye almıyorsun. Sonra o mektubu yazmaya başlıyorsun. Sonra bir şey değişiyor.
Ağlama otur ve o mektubu içinden her ağlamak geldiğinde bir daha yaz. yolla. yaz yolla. Önemli olan nedir? Geriye kalan nedir insan ömründen? Senden geriye kalmasını istediğin nedir ve yanında öbür dünyaya götürmek istediğin nedir?
Ağlama. Kendin olmanın bir yolunu bul. İçindeki çığlığı, eşsiz ve özel olanı bul. Sonra başkalarını bul ve hepinizin başını örten kocaman çatının altında biri olduğunu ama yine de önemli olduğunu... Sonra hem yapayalnız ve farklı olmanın özgürlüğünü, hem Yaradan'ın seven besleyen dersler ve ödevler veren evinde bir misafir olmanın sıcaklığını bul...
Ağlama... Gerçi ağlamak da yürek ister, gülmek de.
Zor zor ama kimse kolay olacak diye bir söz vermedi. Yerinden kalkıp bir iş yapmak yürek ister. Değerli adımların hepsi yürek ister. O mektupları yazmak. O kelimeleri söylemek. Bulaşıkları yıkamak (bile bazen)...yürek ister. 

15 04 2015

Büyülü Davran




Büyülü davran anne, dedi. Büyülü davran, dedim kendime.
Ömrünün bir anı geliyor ki insan büyülere inanmaz oluyor. Bir şey yitiren herkes bilir bunu. Büyüleri geçersiz kılan gerçekler patır patır dikenler gibi. Birkaç kere büyülü düşüncenin etkisinde kalıp tuhaf ve olmayacak şeylere inanan herkes bilir bunu, vazgeçmek için yüzlerce sebep var. Oysa büyülü davranmak aptalca davranmaktan farklı bir şeydi. Büyülü davran, dedi. Bir çiçek açarken yanında dur, sesini dinle. Az bilen ama çok hisseden zamanların da tadını çıkar. Kalbine danış. Kalp bilir. Sezgilerinle konuş. Çamkoru’ya çık git havaların ısınmasını beklemeden. Hangi şiiri tavsiye edersiniz diye sorma mesela. Kitaplıkta seni çağıran kitabı aç, seni bekleyen sayfada onu oku. Dua etmeyi bile kalbine sor. Hangi dua geçiyorsa ihtiyacın o demek ki. O duayı et.
İnsanlara baktığında onlardaki ışıltıyı, kıvılcımı, hevesi gör, dedi. Kırılır mıyım tekrar, tekrar incinir miyim? Bunu büyüsüz bir hayat yaşayarak garanti edemez insan. Tedbirler almak, hissetmemeye çalışmak değildir. Bir kez daha aynı yerinden kırılmaz ya insan, sen de bir şeyler öğrenmişsindir. Öğrenmişsindir değil mi, kalp bilir. Kalp bilir… Büyülü davranmak kalbe güvenmektir.
Olmayacak şeylere inanmasaydı biri, bugün sevinç veren şeylerden hangileri olurdu? Kalkıp kitap yazar mıydı, dağ köylerine, uzak ülkelere çıkıp gider miydi insanlar? Büyülü davran, dedi bana. Saf sevinçlerin her biri hayattaki mucizelere inanmaktan doğar. Beni öğrenmek için kalbinin atması lazım. Beni hangi kitapta öğreneceğini bile bazen sezgilerinle buluyorsun. Kitaplar ve uzmanlar çok güzel ama kalbin işleri, Yaratan’dan… Kalbi hoplatan, rahatsız eden, heyecanlandıran korkutan her şey saf, yalın… Sonradan öğrenilen her şeyden sıyrılarak, doğduğun gündeki gibi sadece bilerek… 
Büyülü davranmak aptalca davranmak değildir. Allah’ın kalbe koyduğu sezgiye ve bilgeliğe güvenmektir. Aklı devreden çıkarmak değil aklı ve kalbi birbirinden ayırt etmeden ta en içinde inandığın, sevdiğin, bildiğin bir menzile varmaktır. Kalpte hayatın sırrı vardır. Büyülere inanmak, hayata inanmaktır.
Hedefler, stratejiler, planlar değil hayaller, bulutlar, çiçekler. İçinde hayat olan dünyaya tekrar dön… büyülü davran. Müziğin sesiyle hislenerek, bir dostu kaybetsen bile dostluğun büyüsünden ümit kesmeyerek, aşkı yitirsen de aşkın büyüsü insanı nasıl bir çağlayana dönüştürür bilerek, bir işi kaybetsen bile emeğin, aşkın, coşkunun, işi iyi yapmanın getirdiği başarıya inanmaktan vazgeçmeyerek, büyülü davran. Kitaplardan, şiirlerden, kıraatten, şarkılardan, büyülü insanlardan ilham alarak büyülü davran… Etkilenmene, duygulanmana, harekete geçmene izin ver... Hayatın çekirdeğinin bir hayat olamadan çürüyüp gitmesinden seni ancak bu korur. Büyülere inan… Değiştiren, dönüştüren, iyileştiren yanına hayatın, inan. Güzel işlerin akıbetinin er geç güzel olacağına inan. Yenmenin değil yenilmenin de büyüsü olduğuna, ulaşmak kadar yürümenin de büyüsü olduğuna inan… Büyülü davran.

25 03 2015

Yeniden Başlamak



En baştan başlamak istersin. Bir çiçeğin içinde dönüp duran arının tüylerine bulaştırdığı çiçek tozları gibi eski filmlere, eski şarkılara, kitaplara bulanarak. Eski günlerin çiçek tozları, uçucu kokuları havaya karışmış, bir rüzgarla göğe yükselmiş, yağmur olmuş da çoktan saçına yağmıştır belki. Hiçbir güzel şey zayi olmaz*, yitip gitmez, daha ihtiyacın olan başka bir şeye dönüşür. Eski kitapları bir kez daha aynı kişi olarak okuyamazsın. Bu yüzden derler ki tek bir kitap, gençlikte, yetişkinlikte, yaşlılıkta tekrar okunduğunda hep farklı dersler söyler insana. Aslına bakarsan aynı kişi olarak tek bir adım bile atamazsın. Kaldığın yerden devam edebilirsin ama. Sıfırdan asla. Bu iyi bir haberdir. Altı ay daha büyüdüysen altı ay daha büyümüş gibi hissedersin. Parçaları birleştirerek. İnsan, demiş bilge adam, dünyaya parçaları birleştirmeye değil, aslında bütün olduğunu keşfetmeye gelmiş. Ayrılıklar, kavuşmalar, ölümler, doğumlar, o bütünlüğü keşfetmek, ömrünün yazgısını tamamlamak için.
Ölüleri toprağa verip topraktan yeni çıkanları karşılayarak devam etmeye gelmişsindir belki. Kaldığın yerden başlamak, zamana bırakmanın, idrak etmek için beklemenin ve her şeyin kendi kararını bulmasına fırsat vermenin dersini öğretir belki. Sıfırdan başlayamazsın. Öğrendiğini öğrenmemiş sayamazsın. Gittiğin yollardan gitmemiş gibi yapamazsın. Yolda önceden tanıştığın insanlara isimlerini ilk kez soruyormuş gibi soramazsın.
Onun için, akışa güvenerek ilerleyebilirsin. En yıpranmış hayatlarda, en kırılmış umutlarda, en olmamış ilişkilerde bile bazen canlı bir şey kalır. O canlı yeri yakaladıysan ve o gerçekse eğer, rüzgar tekrar esmeye başladıysa her şey doğabilir küllerinden. Evet ilk kez doğar gibi olmayacaktır, küllerinden doğar gibi olacaktır. En özünden. Onu ilk kez mümkün kılmış olan o tek duygu, tek ruh, her şey silindiğinde bile bir o kalıyorsa geriye, sonrası ya eskisinden daha sağlam olur, başka bir şeye dönüşerek tamamlanır ya da birkaç kez daha ölerek gözden çıkarması kolay hale gelene kadar hayatında asılı kalır. Geri dönüşü mümkün olan her ilişkide, iyi ki sıfırdan değil işte tam da olduğu yerden devam etmiş dediğin o şey aslında vücudundan dökülen, değişmesi gereken deri gibi solgun ve ölmeye mahkum olanı atacak ve yerine taze olanı, mümkün olanı, bugünkü sana daha uygun olanı hediye edecektir.
Eski hisleri, eski kendini yakalamak için eski filmler, kitaplar, yerler, kokular, şarkılar mı gerek? Onlar o zamanları yoğurmak için gelmişler, bir nehrin akışına gönülden eşlik etmişlerdi. Şimdi yine kendiliğinden çıkıp gelecek şarkıların, kitapların, umutların zamanı belki. Eskinin ölmesine üzülme. Yenileri doğacak belki. Kırık parçalarına bakıp her gün başka bir parçanı özleme. Bir kısmı yapışacak ve bir kısmı ışığı açığa çıkaracak belki. Bir kısmı diyecek ki, kırılmadık, zaten böyle yaratılmıştık. “Biz gidelim ki bizden daha iyisi gelsin” diyen o eski misafirler gibi o eski kabuk gidecek, yerine bugünkü seni daha çok kucaklayacak, daha güzelleştirecek başka bir kabuk gelecek belki. Her yeni, her eskiden hayırlı olmasa bile, öğrenmek, büyümek, onarmak isteyene, daha güzel yollar açılacak belki…


*John Steinbeck

19 03 2015

Thoreau'yla ben, siz hepiniz

Limon almak için evden çıkıp 15 gün sonra dönen bir adamın hikayesini okuyunca beni hatırlayıp yollamış Ahmet. Ben de bayağı güldüm. Akşam eve geldiğinde,  pek hoşlanmadığı insanların misafirliğe geldiğini görünce salataya limon almaya diye çıkıp Yalova’ya gidiyor ve 15 gün sonra elinde limonla geri geliyor (Vedat Okyar olduğu söyleniyor). Eşi için iyi olmamış olabilir. Yine de limon almaya diye çıkıp gitme isteği herhalde kimseye yabancı değildir. 

Kimi insan kendinden kaçar. Kendiyle yalnız kalmasın, düşünmesin. Ben genelde kalabalıktan kaçarım. Thoreau demiş ya, “bana neden kendinden bahsediyorsun diyorlar, kendim kadar iyi tanıdığım başka biri olsaydı ondan bahsederdim.” Bu arada Thoreau kendisiyle baş başa kalmaktan hiç korkmazmış. Ben bunalınca, içime sinmeyince, kim ne der, beceremedi mi derler, aklıma elbette benim de gelir el alemin ne diyeceği ama yine de kalkıp giderim. Hatta akrabalar arasında en çok “hadi benim uykum geldi” deyip ortamlardan sıvışmakla tanınıyorum. Bu anlamda en iyi anlaştığım akrabalarımdan biri, misafirliğe gitmekten hiç hazzetmeyen, gitti mi de fazla oturmayan kayınbabam. Benden çok iyi huysuz adam olurdu. Kadının yabanisi dünyamızda pek hoş karşılanmıyor. 

Üniversitedeyken part time bir iş bulmuştum. Markette sucuk tanıtacaktım. Bir tezgah, elektrikli bir ızgara, o ızgara üzerinde pişen ve tüm marketi kokutan ince ince kesilmiş sucukları kürdanlara takıp insanlara uzatacağım ve almaz mısınız diyeceğim. İlk yarım saat bir azaptı. İnsanlar sucuk istemiyor arkadaş. Bedava da versen istemiyorlar işte. Ben de insan ikna etmeyi bilmiyordum. Açıkçası sucuğa da inanmıyordum. İnansaydım belki ikna edebilirdim. Kaynaşma ve hoş sohbet hallerim neredeyse hiç yok. Sucuk yapılan fabrikada sessizce oturup işimi yapmayı tercih edermişim, o zamanlar bunu bilmiyordum. 

Baktım ki, zaman geçiyor ama ben zamanla açılıp alışacağıma git gide daha bir içime kapanıyorum, tüymeye karar verdim. Tabi tezgahı filan hiç acele etmeden, ne yaptığımı gayet iyi biliyormuşçasına bir soğukkanlılıkla topladım, son sorumluluklarımı yerine getirdim, öyle. Mandıra bölümündeki abiler, hayırdır dediler. Gidiyorum ben dedim. Allah Allah nereye gidiyorsun dediler ama ben kem kümle geçiştirip tezgahı onlara teslim edip marketin kapısından çıktıktan sonra abiler sucuk firmasından birini arayıp haber verirler ve peşime takılır da hesap sorar diye öyle hızlı koşmaya başladım ki, ilk otobüs durağı markete çok yakın olduğu için işi garantiye alayım diye ta ikinci durağa kadar koştum. Allah’tan otobüs hemen geldi. Otobüste koridor tarafında bulduğum boş koltuğa oturmuş, nefes almaya çalışıyordum ki telefonum çaldı. Arayan sucuk satış müdürüydü. Hilal hanım ne yaptınız siz dedi (bunu Hilal’in a’sının üstünde inceltme işareti olmadan söyledi). Ben de sadece aynı cümleyi farklı şekillerde kurarak çok haklı olduğunu ve lütfen beni mazur görmelerini söyledim. Sonraki günlerde, önceden hazzetmediğim çeviri işlerine dört elle sarıldım. Hayat dersi: Bir işi yapmak istemiyor musunuz? Daha da istemediğiniz başka bir iş yapmayı deneyin. Çeviriden bayağı para kazandım. Şikayet etmeden çalıştım. En azından kimseyle konuşmam ve bir şey satmam gerekmiyordu. 

Şu an kalabalık karşısında konuşarak para kazanıyor olmam ise hala anlam veremediğim bir mesele. Dün bir baktım kaptırmışım 9F’de “kim olduğunuza ancak kendiniz karar verirsiniz” konulu bir konuşma yapıyorum. Akşam Ahmet’e anlatıyorum, sıranın üstüne de çıktın mı dedi. Değil mi ya, o sıranın üstüne bir kere çıkmadan emekli olmamalı. Aslında şunca yıldır umutla çalışıyorum, bir kişi de çıkıp o captain my captain demedi. Bir şeyi eksik yapıyorum da ne? Neyse 9F’de sanki aralıksız on dakika konuşmuşum gibi geldi. Acayip duygusal ve gaza getirici konuşmam bittiğinde oradan bir öğrenci hocam vauv siz kitap yazsanıza, dedi.

16 03 2015

Hayaller Kur


 

Gidiyorum. Geri dönüyorum. Ne zaman terk etsem, terk edilmediğimi anladığım bir dönemece denk geliyorum. Sonra onların hayallerini merak etmeden duramıyorum. Ne zaman canım bir şeye sıkılsa, onların hayallerinin kıyısında oturup dalgalanan çalkalanan sonra durulan sonra yükselen o suları izlemekten tuhaf bir tat alıyorum. Onlar inanmadığında inanın demeyi seviyorum. Ben inanmadığımda ansızın karşıma çıkmalarını ve beni iyi ve  güzel şeylerin köklerinin daha sağlam olduğuna inandırmalarını seviyorum. Hayallerini anlatmalarını istiyorum. Yazıyorlar. Okuyorum. Okudukça kendi hayallerimi daha aşkla kuruyorum. Bana ne yaptıklarını bilmiyorlar. Onlara ne yaptığımı bilmiyorum. İki yıl sonra çıkıp geliyorlar. Öyle anlıyorum. Altı ay sonra çıkıp gidiyorum. Öyle anlıyorum. Derken hep bir şekilde dokunarak, dokuyarak, hayaller çizerek, birbirimizin karşısına çıkıyoruz. Ben öğretmen olsam da olmasam da böyle ufuk açan çocukları hep seveceğim. Onlarla sohbetten her zaman zevk alacağım. Hayallerinden etkileneceğim ve bazılarını çatı katında bir kutuda saklayacağım. Kendi hayatımla, onların hayatlarıyla artık bir şeyi biliyorum ki, insan hayaller kurmalı ve yola çıkmalı ve o yolda her gün küçük de olsa bir adım atmalı... Kimseye anlatmasa da içinde küçük tılsımlı bir hayal odası taşımalı... Kimseye anlatmasa da kendisine hep mutlu sonla biten masallar anlatmalı. Masallara inanmaktan başka bir yaşama şekli bilmiyorum. Mutlu sonlara inanmazsam nefes alamıyorum. Mutlu son başımıza gökten üç elma düşmesi bile değil hem. Mutlu son belki de elmalar düşmediğinde bile hayat nehrinin içinden geçerken bir sebebi derinden kavrayarak gülümsemektir. Bazı çocuklar ve yazdıkları içime işliyor. Onlar olmasaydı bu iş olmazdı. Sadece karşımdaki sert sıralarda dizi dizi oturmuş gönülsüz insanlara fiillerin ikinci hallerini anlatmak için çekilmezdi bu iş. Bazıları su damlası gibi. Bazıları dibi görünmeyen göl. Bazıları çamurlu suyun yüzeyine tutunan dünya güzeli bir nilüfer. İyi şeylerin mayasının daha sağlam tuttuğuna inancımı kaybetmeden yaşamama yardım ediyor kimisi... İşte bu da Gülşen'in hayali. Kendisinin de izniyle burada paylaşıyorum.

Kendi tasarladığım evimin kapısını açıyorum şu an. Biri müzik, diğeri kitaplarla dolu iki odam var. En çok kendimi bulduğum zamanlar, müziği kitapla tamamladığım zamanlar. İnsan bir şeyi yapmak için önce onun değerini sorguluyor. İnsana dair her şeyi böyle sorgulayarak öğrenmişim. Ruhum bir kuş kadar özgür bazı zamanlarda. Bazen de hayatın gerçekçi kurallarıyla savaşıyor. Psikolog olmuşum. Seminerlerde veya katıldığım bir sempozyumda insanların kendilerinde ne aradıklarını bulmaya çalışırken kendimi de onlarla tamamlar olmuşum. Kazanmanın da kaybetmenin de değerli olduğunu görmüşüm.

Öyle bir dünya var ki içimde, içine tüm sevdiklerimi sığdırmışım. Onları sadece korumak değil onlara kendi doğalarında sevgimle katılmak, kahkahasına eşlik etmek, korkularına cesaret bulmak... Hayat felsefem, ânı yaşamak olmuş. Paraya ihtiyacı olanlara kaynak bulup, ona ulaştıklarında aslında gerçek değerin o olmadığını söylemek, göstermek, tanıştırmak. İnsanlara kendi dünyamı anlatmaktan, onları kendi dünyama almaktan korkmamak istiyorum. Kitapların her bir kelimesinde düşünmek, müziğin her notasını derinliklerime kadar hissederek işitmek istiyorum.
Belki dünyada bir hayalim gerçekleşirse......Bir kapı aralansa bin kapıyı açarım insanlar için.

Gülşen Demir