27 Ağustos 2014 Çarşamba

Rhiannon, Pandora ve Çekirdek


Seni sen yapan parfümün. Teninin kendi kokusu. Kimsede olmayan. Seni herkes gibi gösteren, ve böylece görünmez kılan o şeyin kenarında gezinip durma. Korksan bile içine eğil ve içindeki o çok başka şeyle barış. Küflü odun kokusu, kemirilmiş dallar, korkunç kollarıyla sarmaşıklar olduğu kadar, yeni yeni yeşeren o zarif, o vahşi hayatın filizi de var orada…
“Zayıf olmaktan korkma. Güçlü olmakla gurur duyma” diyor şarkı… İçindeki bambaşkalığa arkanı dönüp gitme. Seni Yaratan, onları oraya boş yere koymuş olabilir mi? Anlamsız bir işi var mı hiç? Pandora’nın bir kavanozu var. Kapağı açınca ortaya dökülüp saçılan tüm o sıradan, tüm o zararlı şeylerden sonra kavanozun dibinde en son umut kalıyordu ya. Hayatı yaşamaya değer yapan o tek şey diyorlar. Peki senin tek şeyin nedir? Senin kavanozunun dibinde kalan, senin dünyanı döndüren o şey nedir?
 Gözlerinin etrafına kara kalemini sür. Bir törene, bir ayine gider gibi hazırla saçlarını. Kızılderililer gibi. Sadece kendi kabilenin anlayabileceği ritüellerini takip et… Buffalo boynuzu bileziklerini tak koluna… Topraktan yaptığın boncuklarını boynuna… Çiçekten, yapraktan tacını saçlarına… ve boyandığın boyaya iyi bak. Ellerini son kez yıka dünyanın sana fısıldayan vesvesesinden. Sana delirdin mi diyen, sana saçma diyen, seni senden uzak kılan son kırıntılarından dünyanın… Senin gönlüne sular serpmeyen, seni senden, yaratıldığın manadan uzak kılan, senin özünü çiğneyip geriye posanı bırakan, seni evine üzgün, yorgun, eksik, kırık, hadi bu hisler hayata çok lazım ama en kötüsü seni senden bir şey olmazmış gibi hissettirerek yollayan o histen, o hissi doğuran yerlerden uzaklaş…
 Seni özgür, seni kendin, seni mana, seni öz kılana aç bağrını. Seni “sen bendensin” diye boğan sesleri her duyduğunda, bir kedi gibi kendini kendi dilinle temizleyerek, bir kedi gibi istese yırtabilir ama yırtmayan bir kayıtsızlıkla kendi işine gücüne bakarak devam et… Baktın olmuyor, yapabiliyorsan, içinden geliyorsa, doğruysa, yerini, minderini, dibinde oturduğun ağaç gölgesini değiştir.
Kendi limanını, kendi denizini, kendi kıyılarını yap. Güneş batarken kalbini aç ve dinle sesini… Gün yeniden doğana kadar dinlenir ve yeniden yaratılır her yer. Dinlen. Çünkü dinlenmek asla bir şey yapmamak değildir… dinlenmek, durmak değildir. Duruyor gözüken her şey görünmez bir yoldan akıp gidiyordur aslında. Gitmeye meyli olan her şey gibi. Yeni anlaşmalar yap. Olamazsın diyen sesine oradan bir ıhlamur çayı demle. Her sesin bir şifası var…


Gülerek ağlayarak uyuyarak yürüyerek atlara binerek dualar ederek şarkılar söyleyerek uçurumlardan bakarak dağlara tırmanarak denizlere dalarak okuyarak yazarak kendi doğana sarıl ona kavuş o küçük çocukla oturup çamurda oyna… Bunların her birinde Yaradanın bir sevgi ışıltısı, sana sevgisi, sen şaşır diye yoluna koydukları… sen şaşır, hayret et, secde et, sevin, yücelt, sözcüksüz kalana kadar hayran ol, ağlayarak bakarak gözlerin kamaşarak, gözlerini kapayıp bir daha bakarak, sesin senden gidene kadar onu yücelterek ve dudaklarını ısırtan bir minnet duyarak… içine yazdığı bu kitap, bu sonsuz aşk… çıkarttığı yollar, üzdüğü, sevindirdiği, döngüsü yaşamın. Ölümün. Ölümle aldıklarını doğumla verişi… Bu kadar latif dokuduğu bu kadar özenli yaptığı her bir çiçekçik, her bir hayvancık… dört ayağı üzerinde yürüyecek, karnı üzerinde sürünecek, nasılsa suda yaşayacak diye eksik bırakmayıp dolu dolu süslediği her bir güzelliği dünyanın… Kullanma kılavuzu olmayan bir kainatın içinde çırpındırıp duruyor seni, ne güzel… Ne de güzel bu çaresizlik, bu çareler… Ne de güzel açtırtıyor ellerini göğe… Denize bakıyorsun kilometrelerce yolu var. Gökyüzüne bakıyorsun milyarlarca yıldızı var. Bu kadarı onlara yeter deyip bırakmadığı her bir şey için gözlerin dolu dolu, gözün gördüğü, görmediği, ruhun sevinebileceği bu güzelliğin sınırı yok. yok…
Sonra seslerin, şarkıların. Ne haddime diyerek susturduğun o şarkı söyleyen kuşu alıp başkasına verme. Artık bana şarkı söylemiyor, al senin olsun diye hani, küçük kardeşine veriyordu ya göğsündeki kuşu… Zeze. Küçük Zeze. Bir günde büyüyen Zeze. Düşün. İnsan bir günde bu kadar büyüyebiliyorsa bir gün tekrar çocuk da olabiliyordur belki.
Aynı hamurla yoğrulduğun insanları bekle. Bulduysan durma. Onlara karış. Onlarla konuş, söyleş, şarkılarını aç onlara. Onlar seni anlar. Onlar öyledirler ki, en ayrı düştüğünüz zaman bile hiçbir şey ayıramaz sizi. Orada beklersiniz birbirinizi. Kalbinizin birbirine ilk tanış kılındığı o yerde. Çok güzel şeylerin, başkalarında bulunmayacak o tılsımın, sonsuzda da birbiriyle olmak istemenin, beraber konuşmanın ve susmanın hiç bitmeyecek kadar zengin olduğu, zengin kılındığı o yerde beklersiniz. Diğerinin dalgası durulana kadar. Tüm karmaşasıyla, anlaşılmaz yanlarıyla, sevilecek ve çirkin görünen ne varsa bir bütün olarak alırsınız birbirinizi. İşte bu kabileye sarılarak, bazı şeyleri konuşup bazısını iyice yoğrulana kadar susarak ama hep sarılarak devam et. Birbirinizin kıyısında durmayı bilirsiniz. Ne zaman el ele koşmalı, ne zaman kuytusuna girmeli birbirinin, ne zaman uzak bir uykuya çekilmeli bilirsiniz… Bu çok küçük ama birkaç kişiden de oluşsa kocaman bir dünyadır… eğer anlayabilirsen… bazen kimsecikler tek bir kimsenin tek bir sözcüğünün sıcaklığına denk gelmez.
Sevdiğin şeyler seni doğana yaklaştırır… eksik parçaların tamamlanır. Ruhunda öte dünyadan bir mutluluk kıvılcımı gibi bir huzur hissedersin. Bir tamam oluş. Burada bu anda aşkla kalbini dolu dolu eden, içinden dolup taşan o şey… o biricik  o değerli taş…
Ağaç, ağaç olsun diye bir tohumcuk düşmeli yere. Bir çekirdek çatlayıp açılmadan bir ağaç olamıyor. Bir şeyler bozulacak elbette. Bir kabuk kırılacak. Sonra birileri bir şeyler konuşacak. Ne? Çekirdek, artık o bildiğimiz çekirdek değil, diyecekler… Oysa çekirdek, ağaç olmakla meşguldür. Ağaç olmakta olan çekirdekleri bir çubukla dürtüp, “hey noluyor sana? Kendine gel!” dersek o sakin sakin, olması gereken ağacı olabilir mi? Bırak çekirdek çatlasın, içinden çıkan çıksın, kabuğu çürüyüp toprağa düşsün… varlığın için, bir çekirdek olduğun için, ağaç olmak istediğin için kimseden özür dileme. Kendin olmak için, çekirdek olmak için, ağaç olmak için kimseden izin isteme. Kimsenin sana aferin, iyi düşünmüşsün demesini bekleme. Sadece ol… Kimsenin seni alıp daha güneyde bir ormana veya şehirde harika bir villanın bahçesine taşımasını bekleme. Nereye aitsen orayı bul, orada büyü. Büyü… büyü… Kollarını açıp büyüyen yapraklarınla, kendi toprağında, ait hissettiğin yerde…

Ve zaman ver. Doğada hiçbir şey acele etmiyor. Zamanın bir çekirdeğe dokunan, kıran, çatlatan bekleten, açan, tazeleyen, büyüten, bambaşka bir şeye dönüştüren gücünü ancak hayranlıkla izleyebiliriz biz. Doğada yetişen şeylerin hangisi bir gecede büyüyor? Doğan hangi bebek ertesi gün yürüyebiliyor? 



Yeni bir kabile için yollara çıkan, kabilemin sessizce ve derinden anlaştığım şiirli kişisi Serenay'a, kurtlarla koşan kadın Sinem'e, aşkla ve doğayla dolu bambaşka kadın, bir rhiannon olan Mümine'ye, dünyayı gezen, gönlüne yatmayan içine sinmeyen işi gücü hem de hiç bir torpili, sırtını dayayacağı parası pulu olmadan bırakan, güzel maaşını oracıkta kirli bir önlük gibi çıkarıp kenara koyan, ilham ve cesaret olan kadın Berivan'a. 
Ve ormanda en az kullanılan yolu seçip gidenlere... İçinin sesi, her zaman dışardaki seslere galip gelen o tuhaf fikirlerle dolu, o acayip, o farklı insanlara... Arayanlara, yollara düşenlere...
Aynı kabileden olduğum ama henüz tanışmadığım herkese... 

Return to Innocence çevirisi
Rhiannon çevirisi

17 Ağustos 2014 Pazar

bu yıldan sesler, nefesler

1. Gerçi şarkılar kendi adlarına konuşurlar ama bu şarkıda bir güzel huzur var. Sakince uzaklara gitmenin şarkısı
 Özlediklerine kavuşma. Bir öte dünya özlemi. Sakin, huzurlu, kendiyle barışmış bir yalnızlık. Tehlikenin, hastalığın, ölümün artık olmadığı güzel bir dünyaya yolculuk. Bediüzzaman'ın ölümü korkulur olmaktan çıkaran tasvirini hatırlatan şarkı*: 



2. Dünyayı omuzlarından indirme şarkısı:




3. İçsel olsun dışsal olsun bir yol-yolculuk şarkısı... 




4. Pinhani de günümüzün bir yeni türkü'sü, ezginin günlüğü'sü gibi geliyor... 


5. Yüksek Sadakat'in bence kendi tarzından olmayan ama çok hafif çok tatlı bir şarkısı. Bıktırmaz, yormaz... Yollar boyu dinlenebilir. 


6. Kendini dinleten, durup bir daha dinleten kederli ama dingin şarkı. Burada Türkçesi var.




Ayrıca bunlar da var:


  • yeni bir grup: minor empire
  • ve biraz geç keşfettiğim Nazan Bekiroğlu...
  • yazıyla, fikirle, sanatla, üretmekle ilgilenenlere: Yazma Cesareti
  • gezmeleri sevenlere: Yaşasın Sırt Çantası
  • inatçı çocukları olanlara, çocuklarına höt zöt diyemeyenlere: Çocuğunuza sınır koyma 2
  • bir de blog var son zamanlarda çok sevdiğim : Yol Türküleri
  • bir de film önereyim: Şeker Portakalı. İçimizde bize şarkılar söyleyen kuşlar, yazmak, dostluk, doğa, çocukluk, dışarıdaki dünyaya özlem üzerine harika bir şeyler söyleyen film:




*Amma mevt nimet olduğunun ciheti ise, çok vücuhundan dört veçhine işaret ederiz.
Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzâd edip, yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için âlem-i berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.
İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp, vüs'atli, sürurlu, ıztırapsız, bâki bir hayata mazhariyetle, Mahbûb-u Bâkînin daire-i rahmetine girmektir.
Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi, şerâit-i hayatiyeyi ağırlaştıran birçok esbab vardır ki, mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir. Meselâ, sana ıztırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve validenle beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı, hayat ne kadar nikmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin. Hem meselâ, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şedâidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.
Dördüncüsü: Nevm, nasıl ki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir-hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için. Öyle de, nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevk eden belâlarla müptelâ olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir. Amma ehl-i dalâlet için, müteaddit Sözlerde kat'î ispat edildiği gibi, mevt dahi hayat gibi nikmet içinde nikmet, azap içinde azaptır; o bahisten hariçtir.

15 Ağustos 2014 Cuma

yakınlık / mesafe


Yıllar önce bir sohbetten sonra uzun uzun düşünmüştüm bu meseleyi. Lezzet ve mesafe. Şair der ki "mesafeler olmamalılar." Olmalılar belki. Alışkanlıklarımız, kavgalarımız ve en dört elle sarıldığımız, en bırakamadığımız meşguliyetlerimiz belki de bizi kendimizden en uzağa düşüren uğraşlarımızdır. En sevdiğimiz diziler, akıllı telefonlarımız, takip etmeden duramadığımız haberler, gelişmeler... Belki de en biz olandan saklanıp ardında nefes nefese beklediğimiz duvarlarımızdır. En kendimizi bulduğumuz kariyerimiz... Bazen işimizin ardında koşarken anlamayız. Bazen çok yediğimiz için aç kalırız. Bazen bir yere gidiyoruz sanırken aslında bilmeden tam da o yerden kaçmaktayızdır ve belki kendini bulmanın dünyası yuvarlak bile değildir... Gitti mi gideriz... Ta ki Allah, merhametten çığlarıyla yolumuzu kapatıp bizi en iyi bildiğimizden şüpheye düşürene kadar. Dizinin sezon finali vesile olur. İş yerimiz değişir. Telefonumuzu tuvalete düşürürüz. Elektrikler kesilir. Doktora tezimizi gururla sunarız ama bu boşluk da neyin nesi... Göl manzaralı evimizin anahtarlarını sonunda teslim alır ama üst komşudan akan banyo suyuna aylarca çare bulamayız. Tatlılardan şunu severim'lerimiz artmışken ramazanla karşılaşıveririz. Çocuğumuzla en gurur duyduğumuz misafirlikte ilk kez küfür duyarız ağzından. Zorunlu duraklar, duraksamalar, yanımızda yol boyu paçamızdan çekiştirip duran ama kulak vermediğimiz acabalarımızdan bir taç, süslenmiş, gelmiş başımıza konmuş. Evden çıkmadan önce son baktığımız aynamızda karşılaşırız tacımızla... Hayır, kıyafetimize hiç uymuyordur.
Kainat belki bizi biraz kendimizle kalmaya, evsiz, mülksüz, uğraşsız bırakmakla davet eder. Bu davetin zarif olanı olduğu gibi sarsanı da olmaz mı? Bir daha bak der, su akıtan banyo. Bir daha düşün, der küfür eden çocuk. 
Elimizden kaçıp gitmesin diye uykularımızı feda ettiğimiz sevdiğimiz... Kimse elimizde değildir. Kimsenin elinde değildir bizi sevmek, sevmemek... Sevmek bir nasiptir.
Belki "ah vatanım" diye inlediğin süslü kafesin kapısını açmaktadır tüm bunlar. Kanatlarını aç. Göklere kavuş. 
Bir gün arabayı dar bir yere park ederken bize yardım eden adam şöyle demişti: "Gel gel, aslında dünya geniş de yerimiz dar" Ne çok yer var gidecek, ne çok çözüm, ne geniştir Allah'ın arzı. Gez ve bak. 
Uğraşını değiştir, havayı, memleketini... Körleşecek kadar durma aynı yerlerde. Fazla yakınlıktan bazen unutur insan neden sevdiğini. Git ki hatırla. Fazla yakınlıktan belki de çok sever. Git ki sevgini güzel bir teraziyle ayarla. Sevgilisinden mesaj bekleyen genç kız. Telefonu evde bırakıp çık ve güzel bir film izle. Kitapçıya git, bir atölyeye, seminere... Çok okuyan. Biraz bırak kitabını hayatı yaşa yola çık insanlarla konuş. İnsanlar olmadan yapamayan. Bir gün daha az konuş daha az dinle. Bir gün sadece kendini dinle. Korkma, çok kötü bir şey çıkmayacak, üstesinden gelemeyeceğin bir şey yok. 
Çocuğunun köfte yememesi en büyük derdi olan anne... sevdiğin adama bak biraz da, neden başka şeylerden bahsetmiyorsunuz? Tezinin başından kalk biraz ve bir kaç kulaç at denizde. Denizin 55 metre altındaki rengarek hayata nasıl görünüyordur şimdi senin tez konun ve hocaların... Sonra sen de bir yıldızsan kendi dünyanda, kaldır başını kapkaranlık bir yerden gökyüzüne bak... ne çok yıldız var. Şiiri denizle ilgili bir sözcükte takılı kalan adalı şair... Belki fazla denize bakmaktandır, biraz bozkıra git. Çünkü bozkırı bilmeyen kişi, deniz hakkında layıkıyla şiir yazamaz. Neye fazlaca verdiysen aklını, ruhunu, kalpcağızını, oradan çık, oradan bir otobüse bir vapura bin biraz yol git... Gittiğin yolun ucundan bakınca hala görünüyor mu derdin? Gittiğin yerde elinle koymuş gibi buluyor musun cevabı? Uzaklaştıkça yakınlaşıyor musun sevdiklerine, yoksa da hani meşhur Martı'da dendiği gibi "dostluğumuz zaman ve mesafeyle sınırlıysa" zaten yok mu? Üzülerek yapma bunu, keşif merakıyla yap. 
Her şey biter ancak Allah'ın, her şeyi zeval bulmasından alıkoyması var... Tutunup durduğun alışkanlıkların, güne kahve olmadan başlayamazlığın, onsuz yapamazlığın, pamuk ipliğine bağlı kardeşliklerin dostlukların... Bırakırsam düşer dediğin her bir cam bardak... Her şeyi zevale varmaktan Allah korur*. Emek değildir bu yaptığın, emek bambaşka, emeğini kalbini koymazsan yaşanır mı dünyada? Seni kör ve sağır eden tutkulardan, ilişkilerden, hayallerden diyorum... Çık git bir ara. Bir tepeye çık öyle bak. Vadileri mi seviyorsun? Vadiler olmadan yaşayamaz mısın? Bir gün yaylaya çık. Vadiyi daha çok seveceğin vardır belki böylece. Belki yayla da güzeldir, yazları gidersin... Ben sandığı, kendi sandığı ne varsa arada bir onun uzağına düşmeli insan. Özgürce uçuyorum sanırken bir bakmışsın tertemiz güzel bir kafesteymişsin. Önünde lezzetli yemler, berrak su... 
ve olmazsa olmaz her şeyin ipini elinde tutan bir Allah var. Olmayacaksa, olmuyorduysa, oldurmayan bir Allah. Olacaksa da, tüm dünya bir araya gelse olduran bir Allah. Boşuna bu endişe. Boşuna korkuyorsun... İnsanın elinde, tam da kalması gereken kalır. Her şey ya bu dünyaya bakan yüzüyle, ya diğer dünyaya bakan yüzüyle güzeldir.*
Sonra da en güzeli, tüm mesafeleri kat ederken, o vapura, o trene binip yollara çıkarken tek bir Dost'a gitmek. Tüm güzel şeyleri veren tek bir el olarak bir onu bilmek. 

*Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakiki bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her hâdise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zâhiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. (Sözler, On Sekizinci Söz)

**Doğrusu, zeval bulmasın diye gökleri ve yeri tutan Allah'tır. Eğer onlar zevale uğrarsa O'ndan başka, and olsun ki onları kimse tutamaz. O, şüphesiz Halim'dir, bağışlayandır. (Fâtır Sûresi, 41. ayet)


12 Ağustos 2014 Salı

bağ bozumu



  Yerlerin ruhu var. Ruhları yerlerin, muhakkak. Pek çoğunu o ruhların, kendimiz götürüyoruzdur. Daday'da atların yanında bir fırtınalıydı içim. Gündüz yeşillere, gece yıldızlara bakarak içimin fırtınası dinsin diye uzun uzun dua ettim. Göller, şelaleler, yemyeşil ormanlar içinde ruhum biraz dirildi. Ağlamadan halletmenin ve vazgeçmenin bir zamanı olmalıydı, oldu. Ben ağlamanın temizleyiciliğine fazla inanırım, bazen ağlamadan da oluyormuş. Sessizce. Elektrikler kesildi bir gece. Hayatımda o kadar karanlık bir karanlığı hiç görmedim. Hiçbir şey gözükmeyen bir karanlık. Asla bir şey gözükmeyen hakiki bir karanlık. Ölünce böyle oluyordur diye düşünebildim sadece. 
Oradan buraya dönerken aklımda sadece ne kadar özgürleşebileceği kaldı bir insanın. Ağlamaktan, gülmekten, sevmekten, ölüm korkusundan, sevilme arzusundan... Her yolda bir inşaat başlıyor içimin evinde. Bir seferinde mutfağı kırıp döküyorum, bir seferinde banyoyu yaptırıyor, bir seferinde asma tavan yaptırıyor ve bazen de sadece armatürleri değiştiriyorum. Bir gün sadece patlayan bir lambayı değiştirecek kadar cesaretim var.
Daday'dan döndüğümde işlerim bitmemişti.
Sonra Bursa. Bursa'da kaplumbağalı ve salyangozlu bir bahçesi olan ve o bahçede sık sık "ta uzak yollardan" çalan bir otelde kaldım hafif sarı ışıklı bol müzikli ve sakin. İçimde bir kapıyı tıklattı o müzik ve odadaki yazı masası. Yazmak geldi aklıma. Elbette aklımdan çıktığı yok da, yazmak bu kez bir lezzet olarak, bir lüks olarak, bir ne bileyim bir zevk olarak... Bir arayışın yoldaşı olarak değil de kendi başına bir varlık olarak vahşi ve koşup giden, benden ondan ayrı bir benliği olan yazmak...
Bursa'da bir manevi hava var. Camiler, türbeler, tarih. Birilerinin sana göz kulak olduğunu her an hisseder gibi yürüyorsun caddelerde. Biraz dikkatli gezmek lazım gibi bir his. Ürperti dolu her köşe başında bir hikaye. Sokak aralarında ummadığın mezarlıklar. Adımını dikkatli atmalısın. Düzgün konuşmalısın. Düzgün şeyler düşünmelisin hatta... İstanbul'da olan o tılsım Bursa'da da var...
Bursa'da kocaman bir defter bırakılmış yazı masasının üstüne. O defterin ilham veren bir heybeti var. İçinde yazanların güzelliği, sevgi doluluğu, güzel anılara eşlik eden odaların uçuşan tülleri ve nedense orada aklıma düşen Norah Jones...
Sonra Assos. Rüzgar, uçurum, çanlar, müziksiz, çıplak bir manzara. Taş bir ev. Ellerimi duvara sürüyorum, şehirli bana çok tanıdık değil bu ama taş toprak ağaç bunların yanında insan ne kadar arıyor kendini onu düşünüyorum. Ben hangi malzemedenim? İnsanın toprak yapısı, toprakta, taşta bir dinginlik bir kardeşlik buluyor. Ama yalnızlık... Düşünebilmek için yalnızlık ve sessizlik ne kadar şart... Nereye dönsem avluda biri. Yukarıda, yanda, aşağıda, bir türlü kendim olamayışım, kendi başıma kalamayışımın beni ne kadar huzursuz kıldığını kime anlatsam anlamıyor. Nereye kaçacağımı bulamıyorum. Kaçtıkça içine düştüğüm, düşürüldüğüm bir sohbet, bir ilgi... Oysa başka bir arzum yok, her şeyden memnunum sadece yalnızlığım da olsa biraz. Azıcık olsa ben söz, yine geri dönerim aranıza... Bir tür akıl hastalığı olsa gerek derken... Derdimi anlamak için Bozcaada'ya kadar gitmeli ve kitap fuarında o kitabı bulmalıymışım. Yazma Cesareti. Yazanların, sanatlı kafaların içinde olup bitenleri inceleyen Jung, Rollo May, Wordsworth, Read ve diğerleri. Hayır deli değilsiniz, hayır anormal de değilsiniz. Üretmeyen, boyamayan, yazmayan bu dünya çıldırmış asıl... Proust gibi yıllar boyu güneş görmeden evlere mi kapattınız kendinizi? Toz girmeyen arabalarda mı seyahat etmeye çalıştınız? Hayır. Olsa olsa beş günlük insan yoğunluğundan iki saatçik kendinize çalıp kaçıp gitmeyi dilediniz. Bu kadarı anormal olamaz. Yazan insan yalnızlığı özler. Özlemek zayıf kaldı. Susuz kalır yalnızlığa. Yalnızlığa aşık olur bazen. Sanatçı kafasıyla derviş kalbinin kesiştiği bir nokta var. Ne ilginç... Sanattan anlayanların namazı diye bir ifade geçiyor kitapta... Sanatsal bir yanı olanların namazı da başka türlü olabilir diyor... 
Hayat yazmanı istemez diyor, oysa sen çılgın bir kalem olursun bazen yazar yazar yazarsın... Hayatın gerekleri unutulmasa iyidir ama yazan, çizen, bir şey üreten kalbin karşısında ihtiyaçlar hayatın normal akışı zaman zaman acı vermeye başlayan yatay hayat, havadan sudan konuşmalar, buyurun sizi bu mutlu edecek denen böyle plastik bir malzemeden yapılmış mutluluklar... 
Sonra biraz Said Nursi okudum vadiye dönüp yüzümü. Hava bulutlandı. Yapayalnız kalmıştım ve rüzgar çanı dışında sessiz. Kayısı ağacının altında oturup okudum, rüzgar çanlarını dinledim. Rüzgar iyice üşütmüş beni, çayımı hemencecik soğutmuş... Olsun... Allah'ım, olsun... Said Nursi bazen beni aylarca idare eder. İnanç da her şey gibi tazelenmek ister. İman eden ha deyince kurtulup gitmiyor o köprülerden. Her sabah tekrar başlıyor. Her sabah şükürle şevkle sevinçle sarılacak bir inancı olmalı insanın. O inanç insana sevinçli işler yaptırmalı, bir şeylere koşturmalı... 
Gece Assos'ta fırtına kopuyor, köylerin yollarını sel basıyor. Elektrikler yok. Sabah aynı değiliz. Sabah bambaşkayım. Daday'da olan şey burada da oluyor sanki... Fırtınalardaki ölüm hatırlatıcısı mı bizi böyle yapıyor. Fırtına geçince kızgınlığım da geçmiş gibi, kendime, herkese... Anlatamıyorum, çünkü anlayamıyorum da ama sabah başkayım. Kendimle bile derdim yok. 
Bozcaada sonra... Bozcaada, hani bir türlü çözülemeyen şiirler vardır ya, şair burada ne diyor anlamadan okursun. Üstünde kokusu kalır şiirin ama ne oldu da böyle oldu anlayamazsın. Tek tek her sözcüğün anlamını bilirsin, ahengi de vardır hepsinin. Ama bu sözcükler neden bu şekilde dizilmiş, bu şiir tam olarak neyi anlatıyor anlamadan içinde özel bir dosya açarsın. Bozcaada da öyle bir şey. Kırık kırpık bir sürü şey. Mesela bağlar. Bağlar. Deniz. Rüzgar tribünleri. Uçurum. Bitki örtülerimizden o pek meşhur coğrafya dersi anısı olan maki. Kekik ve nane kokusu. Seramik. Bisiklet. Rüzgar. Çekirgeler... Yine zeytin ve yine incir... Bu iki ağaca kollarımı dolamışım bırakamıyorum. Kitaplar buluyorum. Biri yazmak, biri gezmekle ilgili. İkisi de kendini açmak, kendini anlamak, başka bir yere gitmek demek. 
Bağlara giriyorum. Okuyorum tek tek üzüm türlerini, isimleri, latinceleri, renkleri... Bizim gibiler, kimi benekli, kimi sarı, kimi büyük kimi küçük... Kimi sadece üzüm, kimi şarap, kimi pekmez... Hamuru, mayası, yönelimi insanların... Uzun uzun yürüyorum bağların arasından, dokunmadan, isimlerini öğrenmeye çalışmadan, sadece güzellik sadece rüzgar ve hafif bir nane kokusu var. Güneşin batışına yakın o sarı ışığı ağaçların ve bağların üzerinde... Doğa nasıl özgür nasıl kendi başına ama nasıl da sarıp sarmalayıcı... Hem tekin olmayan bir şeyler var hem sımsıcak bir aile gibi, köklerin gibi, ait olmak gibi...
"Her yolculuktan değişerek dönüyorsun" diyor yolda. Nasıl oluyor bilmiyorum...

1 Ağustos 2014 Cuma

Yıldızlar atlar ve diğer güzel şeyler

Gece bir piknik masasının bir kenarında ben diğer kenarında o uzanıp gökteki binlerce yıldıza bakarken sordum. Burada ne dinlenir? Hangi şarkı geliyor aklına? Burada, dedi, yanan ateşin çıtırtısı dinlenir...*

Bu yıldızlar aslında şu anda orada yoklar dedim. Bu binler yıldız, altında uzanıp hayranlıkla baktığımız. Artık orada değiller. İnsanın şehirden uzakta olmasının ne çok meyvesi var. Biri bize tevazuu hatırlatmalı. Biri bize pek de mühim olmadığımızı hatırlatmalı. Hem de bunu bizi itip kakmadan, misal bir hastane koridorunda veya bir devlet dairesinde yaşadığımız şekliyle kaba saba değil zarafetle yapmalı. Şehirdeyken, dedi, neredeyse her şey insana yakın boyutlarda. Arabalarımız, dairelerimiz, dükkanlarımız, otobüsteki yerlerimiz... Oysa doğada küçücüğüz dedi. Doğada her şey bizden büyük. Hani minyatür şeylerin fotoğraflarını çekerken ne kadar küçük oldukları anlaşılsın diye yanına kağıt para filan konur ya, işte biz şimdi öyleyiz dedi. Şu binlerce yıldızın altında, şu kocaman dağların, şu nereye kadar uzandığı bilinmeyen ormanın karşısında minicik kaldık bak...

Karşıda bir kadın sürekli ateşe odun atıyor. Ateş sönmemeli. O çılgın turuncu saçları ateşin. Üşüdüğümüz yerden kalkıp başımız tatlı tatlı dönerek ateşin başına gidiyoruz, ısınmaya.

Sabah bindiğim atın adı Şirin. Şirinin boynunu okşadığımdaki his, kadifemsi, ıslak, tozlu. Her şeyin dengesini tutturabilen var mıdır? Onun üzerinde dengede durdukça kendime güvenim nasıl arttı... Dimdik durdum sonra, bir şey biliyormuşum gibi. Sonra yerde hiç bilmediğim bir kıpırtı, uzaktan gelen ve benim duyamadığım bir ses, Şirin'e nasıl da ulaşıyor. Şirin'in benden daha çok bildiği ve daha çok hissettiği. (Ne diyordu Arizona Dream'de, the fish doesn't think because the fish knows everything/balık düşünmez çünkü balık her şeyi bilir) Kim kime sözünü geçiriyor, dizgin kimde? İsterse beni atamaz mı? Atmıyor. Atmıyorsa atamadığından mı?

Gördüğüm her yeşilliğe bakışımı, kalbimi sürte sürte geçiyorum. En çok kavak ağaçlarının sesini duyuyorum. Bir de bazen asfalta dönen yolun kenarında akıp duran dereciğin şırıltısı. Tüm hislerime açılmış gibi dünya. Özlediğim buymuş. Pazar eriği koparıyorum dalından. Tatlı ve ekşi bir dünyadayım. Çok gezenleri düşünüyorum. Kaçtığı biri var herkesin gibi geliyor. Hep o kişinin gidemeyeceği yerlere götürüyor onları ayakları. O olsa ata binmezdi. Öyleyse ata binmeli. O olsa bu eriği yemezdi. Öyleyse yemeli bu eriği... Kaça kaça diner mi çocukluğu insanın? Bu köy ve ahırın kokusu oysa, tam da çocukluğumun ortasına gelmişim de haberim yok... Dünyayı gezenleri düşünüyorum. İnsan sadece meraktan gidiyor olamaz gibi geliyor hep. İnsan bir şeyden de kaçıyor giderken. İnsan belli bir şey olmaktan, bir histen, birinden... İçinde dünyayı gezecek o yakıtı nasıl bulur insan yoksa? Böyle şeyler düşünürken dalıp saatlerce dağlara bakıyorum... Yemek hazır diyorlar. Çay alın diyorlar. Atlar otluyor yanı başımızda. Birileri geliyor, tavla oynamaya buraya gelinir mi, diyorum. İhtiyarlığımın çok daha huysuz olacağından şüphem yok. Buraya maç yapmaya, aile fotoğrafı çektirmeye, akşama bunu feyse atarsın diye bağırmaya, buraya? Onların bayramı da bu, diye kendimi teskin etmeye çalışıyorum, edemiyorum.

Kapımızın önünden bir kurbağa geçiyor zıplayarak. İşte diyorum, kimin nereye ne kadar ait olduğu önümden geçti gitti... Yaşama haklarımız ve alanlarımız burada gözümüzün önünde. Ben insan olduğum için daha iyi daha bilge daha haklı değilim. Odamın kapısının önünde bir kurbağa zıplıyor, zıplama diyemezsin. Kara sinekler kavunu benim sevdiğimden daha çok seviyor, sevme diyemezsin.

Gölet kenarında kırmızı gövdeleriyle yusufçuklar upuzun otların en uçlarına konuyor, oradan uçup başka yerlere gidiyor ve sonra tekrar gelip konuyor. Böyle bir rotası var mı acaba hayatımın? Yolunu kaybedip tekrar bulabiliyor muyum? Atlar buluyor, yusufçuklar buluyor. Onlarda her şey yazılı. İradeleri yok. Günahları ve sevapları da. Benim bulmam için yıllar geçiyor. İnsan olmayı hiç birinin seve dileye kabul etmeyişinde vardı zaten bir şey...

Rüzgarın tahtaların arasından esip gelişinin sesini dinleyerek saatler geçiriyorum. Hep tedirginim yine de. Dilediğim kadar huzurlu değilim. Çünkü dışarıdan görünüşümü düşünüyorum. Bir salıncağa oturmuş, sanki rehabilitasyon merkezi, sanki akıl hastanesi bahçesi gibi, gözlerini, kulaklarını bir şeylere vermiş saatlerce duran biri... Ne tuhaf. Yemek oldu diyorlar... Atlar geldi diyorlar... Çay... Güle güle diyorlar gürültülü bayram ailelerine... İki aile kalacaksınız bu akşam diyorlar. O halde gökyüzünde daha çok yıldız olacak... Işıklar biraz daha kısılacak. Çocuk sesleri güzeldir fakat burada değil. Burada değil...

5 gerçeği kabulle gelen mutluluk diye bir kitap getirdim yanımda. Hayatta kabul edebildiğim değil beş, bir gerçek bile olmayışını da bir cebimde getirdim yalnız. Nasıl da inadım, nasıl da kabukluyum, nasıl da ahmak gibiyim gerçekler karşısında. Aynı kitabı ikinci okuyuşum. Acıdan kaçmak için, diyor, insan her şeyi kontrol etmek ister... Yaradana bırakmalı, o bilir... Seni yaratana bırakınca kontrolü, en iyisi mutlaka olur. Mutlaka...

Ne çok yıldız var, ne çok yıldız kayıyor ve ne çok uçak geçiyor üstümüzden. "Vakit yok gibi" diyor... "Sanki burada saatin kaç olduğunun bir önemi yok" Sanki yetişeceğimizi sandığımız her şey yalandı... Öylece dönüyor dünya, yükünü sırtlanıp gidiyor atlar, yuvasına taşıyor yemeğini karınca... Bu bize gölge yapan bulut, az sonra kim bilir kimlere gölge olacak, işte gidiyor. Bu yüzümüzü okşayıp geçen rüzgar hangi çiçeklerin tozlarını nerelere götürecek? Bu ağaçların kabukları birer gemi olmuş gidiyor, kıyıya kim bilir ne zaman varacak?

Bir arı girmiş koynuma, sol tarafıma göğsümün dört parmak üstüne batırıyor iğnesini, canım yanıyor. Yanıyor. Yanıyor... Victor Ananias'ı hatırlıyorum. Herkesi hatırlıyorum. Neredeysen oranın kazası geliyor başına. Doğadaysan arı sokuyor, at tepiyor. Şehirdeysen araba çarpıyor... Hangi yoldayım o geliyor aklıma... ve sonra hiç bir şey gelmiyor. Bacaklarımla kavradığım ve beni koşturup uzaklara götüren bu at, onun yelesine vuran rüzgar, akşam güneşinde kızıla dönen tepeler, sapsarı otlar ve bizim hüznümüzden çıkan gökkuşağı. Daha boynu eğik olmalı diyorum Allahım bu yarattıkların şehirde bizim kurduğumuz şeylere benzemiyor. Bu kuşburnu, bu bal, bu erik... Bu yıldızlar... Varoluşum içime bir bıçak gibi giriyor, dönüyor bazen. Nasıl etmeli unutmamalı bu anları, nasıl etmeli bu anları yaradana bir teşekkür, bir nefes, bir gözyaşı gibi yaşamalı... Sen beni nelere layık bulmuşken ben nerelerdeyim... Sen bana bunu vermek için benim "bir şey" olmamı bile beklemedin... Sana bir şey ispatlamam gerekmeden estirdiğin bu enfes rüzgar, gösterdiğin bu hayat, renkler... Nasıl edip de kendi cılız sesli şehrimde bu kavakların seslerini koruyayım içimde... Bu atların dört nala koşması gibi bir aşkı...

*O öyle dedi de, ben yine de bir kaç şey dinlemeden duramadım zaman zaman yıldızlara bakarken. işte en çok dinlediklerim: