20 11 2014

Sonbaharlı yazı

Bugünkü konumuz sezgiler. Vesvese değil, sezgi. Vesvese, takıntılı kötü fısıltı. Sezgi, içinizde size kendini koru, doğruyu seç, doğru bu değil diyen, sesini kısmaya çalıştığımız güzel fısıltı. O insan, bu iş, şu yer, hayır olmaz diyen küçük ses.

Ben genellikle kendimi seçeneklerimin azlığına ikna ederek o sesi dinlemeden, “yoo herşey yolunda görünüyor” diye devam eden bir insan evladıyım. Bugün bir karar vermem gerekiyordu. Bir görüşmeye gittim. Bir saat kadar süren görüşmede her şey çok mantıklı, çok şeffaf, çok netti. Oysa derinde başka bir işlem devam ediyordu. Böyle zamanlarda yüzümde beni yoran zoraki bir gülümseme olur. Çıktığımda yorgundum. Çıktığımda kendimi buna ikna etmeyeceğim dedim. Her şeyin yolunda olduğuna ve içimdeki bu hissin yanlış olduğuna bu sefer kendimi inandırmayacağım. Az seçeneğim olursa olsun. İsterse hiç olmasın.

Sonra Botanik Parkı’na girip yürüdüm. Yürürken müzik de dinlemedim ki duygularımla aklım birbirine karışıp beni yanıltmasın. Kendi sesimi dinledim iyice.  Bazen insan kendini yenik hisseder. İnsan bazı ilişkilerde, işlerde, ortaklıklarda görünür bir sebep olmaksızın yenik hisseder. Seçtiğiniz doktorda bile böyle olur bazen. Çıktığınızda bir şeyiniz eksilmiş gibi hissedersiniz. Bundan sonraki seçeneklerim için doğru karar verip vermeyeceğimin garantisi olmamakla beraber bugün sezgilerimi dinlemeye karar verince kendimi iyi hissettim, kendim gibi hissettim.

Botanikte çimenlerin üstündeki nemli piknik masaları sarı ağaçlar, her şey güzeldi. Parkın diğer ucundan çıkıp ara sokaktan yürüdüm. Bir süre sonra Cinnah’a çıkan büyük merdivenlerden çıktım. Şehirde çok sonbaharlıydı her yer. İnsanlar ha bire sarı dev yaprakları süpürüyorlardı. Yürürken kendimi çok yalnız hissettim. Sonra geçen günkü dua kitabını hatırladım. İçimden Allah'la konuştum. Dünyada kimsem yokmuş gibi konuştum.

Kuğulu’ya kadar yürüdüm. Kuğulu çok güzel değil mi sevgili Ankaralılar? Oradaki seramik pano filan çok sevimli değil mi? Kuğulu’da çaycı yoktu bugün. Uzun zamandır mı yok? Sonra bir bankta oturdum. Karşıdaki bankta oturan yaşlı bir adam mızıka çalıyordu biraz onu dinledim. Belediye işçileri ağaçların çevresini kazmışlar, gübre döküyorlardı. Tunalı Hilmi’nin bir milletvekili olduğunu biliyor muydunuz? Ve Kuğulu’nun girişindeki heykelin Atatürk heykeli değil Tunalı Hilmi’nin heykeli olduğuna dikkat ettiniz mi? Kuğuludaki cafe'de oturup bir de Allah'a mektup yazdım. Her şeyi biliyordu ama ben yine de anlattım ve hangi konularda yardım istediğimi açık açık yazdım. 

Sonra öğle yemeği için Ahmet’le buluştum. Yemekten sonra kitapçıdan bir Pablo Neruda kitabı aldık. Pablo Neruda’nın şiirlerini çok küçükken evde bulduğum kalın ciltli bir kitaptan okumuş ama anlamamıştım. Büyüyünce bir daha baktım harika yazıyormuş. Bir Yıldıza Övgü’yü okudunuz mu?

Sonra Kızılay’dan bir adet Eryaman otobüsüne atlayarak ve otobüste birkaç sohbete kulak misafiri olarak mahalleme vardım. Bir çocuk diyordu ki, ben vegan oldum üç gün önce. Memleketi arayıp anne ben vegan oldum diye haber verdiğini filan hayal ettim. 

Otobüsten eve epey yürümem lazımdı. Yağmurlu havayı seviyorum. Her şeyin rengi daha parlak oluyor. Otobüsten indim yürürken dinlemek için şu şarkıyı açtım. Yürüdüm. Gri süet ayakkabılarımdan sular girdi filan ama güzeldi.




18 11 2014

Kızım


Gökkuşağı renklerindeki hırkasıyla kaydırağın merdivenlerinden tırmanırken ona bakıyorum. Parktaki en yüksek kaydırağın yani ejderhalı kaydırağın en tepesine çıkar önce. Sonra oradaki küçük balkonda çevresine bakarak, adeta halkını selamlayarak ve bana mutlaka el sallayarak bekler. Hemen kaymaz. Arada bir kaydıraktan aşağı bakar. Diğer çocuklar, yollarını tıkadığı için kızarlar; kaymayacaksan geri çekil derler, kaşlarını çatarak geri çekilir. Bir süre sonra kaydıraktan neşeyle kayar. Siz tam, merdivenlerden geri döneceğini düşünürken.

İnadıyla, çatık kaşları, büzdüğü dudakları ve kırıştırdığı burnuyla oradaki benim kızım. Doğduğunda saçları simsiyah ve dimdikti. Gür siyah saçları, kocaman gülümsemesiyle işte benim kızım. Hastalanmadıysa ve çok uykusu yoksa sokulmaz insana. Ben giderim. Kendini sevdirmeyen hallerinin sebebini kendimden bulmaya uğraşarak kendimi hırpaladığım çok olur. Ve uzaktan onun içinin en kırılgan yanlarını görürüm. Özlemiştir. Özlememiş gibi yapar. Bazen okuldan paramparça gelir. Hiçbir sürpriz yumurtayla düzelmeyecek kırıklarını ufak teneke kutular gibi dizmiştir bir ipe, her akşam peşimizden tıngır tıngır sürükleriz o ipi. Bazen ödevim var diye birkaç sayfa iş uydurur kendine onu yaparız. Okulculuk oynarız. Bazen Arda’yı okuldan uzaklaştırmamız gerekir, bazen Zeynep’in doğum gününü kutlamamız. Uzaklaştırırız. Kutlarız. Pericilik oynarız bazen. Kanatlarımız yağmurdan ıslanır, uçamayıp kalırız. Dün masada duran kitaba bakarak bir kelime yazdı. Outlier. Okulda adını yazmayı öğrenmişti. Babası da soyadını yazmayı öğretti. Yazdığı üçüncü kelimenin bu olmasına çok güldüm.

Yaptığı ve olduğu her şeyle sizi içinizdeki daha güçlü biriyle tanıştırır. Dahasını da kaldırabilirsin, der. Bundan daha da güçlüsün. Daha da dayanıklısın… Daha çok sevdirerek kalbini genişletir insanın. Daha çok iterek kendini daha anlaşılır kılar. O kadar kararlı o kadar gözü karadır ki bazen karşısında kararlı biri olmaktan başka çareniz kalmaz. Kendinizi eğitemediniz mi? O zaman onu nasıl eğiteceksiniz? Okula hoş geldiniz. O kadar sıkı tutar ki elindeki oyuncağı, hayatta ne çok şeyden ne de kolay vazgeçtiğinize yanarsınız. Aman bununla mı uğraşacağım dediğiniz her şeyin bir çözümü varmış, vardır… Ona vazgeçmeyi de öğretmeniz gerekecektir. Ona savaşmayı da öğretmeniz gerekecektir... Peki uzmanlık alanınız hangisi? Onun küçük evreninde ona kurallar koyup kendi ebeveynlik mücadelenizi verirken geride bıraktığınız hayatta ne kolay pes ettiğinizi, ne çabuk teslim olduğunuzu ve hayatınızın ne kadarına sahip çıktığınızı da göz ucuyla görmüş olursunuz… 

Sessizce uzakta durur incelerim bazen onu. Bazen incelemem kendi işime bakarım. Bazen tekrar sarılırım. Bazen birinin bana kocaman sarılmasını gerektirecek kadar yorgun olurum. En zoru, bir daha geri itemeyeceği kadar çok sarılmaktır… Anne olmak, tüm reddedilişler tüm geri püskürtülüşlere rağmen başka kimseye gitmeyeceğiniz kadar çok gitmektir. Hayatta hiç bu kadar çok reddedildiğimi hatırlamıyorum. İhtiyaç duyduğunu gizleyene annelik yapmak nasıldır peki? Üzüldüğünden değil sinirinden ağlayana nasıl annelik edilir? Sevgi. Sorumluluk. Sınırlar. Sabrın sonu burada da selamettir. Çerçeveyi çizince anlar. Ve sohbete daldınız mı dünyanın en tatlı arkadaşı oluverir çünkü kendini bir bıraktı mı en sevgili, en güzel, tanıdığınız en muhteşem insandır. Totoro’yu anlatır, okuldaki Ceylin’i anlatır, servis maceralarını ve İngilizceyi anlatır.

Arada bir köşesine çekilir. Ben şurada biraz yatıcam, ama uyumuycam sadece gözlerimi kapatıp hayal kurucam der. Babasına kızınca: Bensiz oyna da hayatı anla! diye rest çekip gidiverir, ağzınız açık arkasından bakakalırsınız. Korktuğu bir şeyden bahsederken o kadar korktum ki içim zigzaglandı der… Şaşırtıcı biridir. Heyecanlıdır, dramatiktir, maceracıdır, konuşkan ve dediğim dediktir. Zaman zaman ormanda büyümüş vahşi birine benzer, sonra bir an gelir, göz göze gelirsiniz, içinde kendinizden bir parça bulursunuz, içinde “sev beni, daha çok, daha çok, daha da çok sev” diyen bir küçük kedi görürsünüz veya gelir sizi öper, veya bir şey anlatır, çok önemsediği bir şeyden bahsederken gözlerine bakarsınız ve içiniz sıcacık olur. O anı bir şeyin içine koymak istersiniz. O an öyle şeffaf, öyle camdan bir andır ki kibritçi kız gibi ışıklı mutlu bir evi dışarıdan izler gibi gözleriniz dolar, asla ulaşamayacağınızı sandığınız bir masalın tam ortasına ansızın bırakıldığınızı hissedersiniz… O anları bir küçük değerli tane gibi incitmeden ve üstünü bir öpücükle kaplayarak bir yere koyup arada bir açıp bakmak istersiniz. Şükretmek, sahip çıkmak, unutmamak… 

14 11 2014

Avize



Hayatın avizesi bazen şangır şungur yere düşer. İyi ki altında kimse oturmuyordu o düştüğünde diyerek bir süpürge, bir eldiven, bir torba alıp kırıkları toplamalı. Durup bakakalmak gelir insanın içinden. Durup dalmak, gitmek. Belki kendine biraz zaman vermeli idrak etmek için. Gerçi bir şeyin bir hikmeti varsa zaten dirensek bile buldurulmuyor mu? Düşen avizenin başında nöbet tutarak bulamadığını, yeni avizeyi takarken buluveriyor insan.

Önce kaybı inkâr edermiş; bakakalırmış düşen avizenin ardından. Yok canım, yanlış gördüm. Koskoca avize, düşer mi öyle pat diye? Hem kancaya takmıştık biz onu. Sonra öfkelenirmiş; Neden bu avizeyi seçtim? Avize avize söyle neden sağlam çıkmadın, düşünce kırıldın? Adam adam, söyle neden güzel takmadın avizeyi tavana? Sonra konuşurmuş kırık avizeyle: Ah avize keşke böyle olmasaydı, alışmıştım ben sana. Çok güzeldin sen. Bir sonraki aşamada, avizenin düştüğü odaya girmeyi reddedermiş. Sonra küsermiş başka avizelere. Bir daha da avize takmam, çıplak ampülle aydınlansın burası! Düşüyor sonra.

Sonra bir an gelirmiş, başını önüne eğer, kırıkları toplamaya koyulurmuş. Arada bir koltuğa oturup avizeden kalan boşluğa hüzünle bakar, “ne yapalım hayat bu, yaşamak biraz böyle”* dermiş. Bazen iyi olurmuş, bazen kötü. Sonra çöpe dökermiş parçaları, parça parça. Koltuğun arkasından arada bir başka kırık parçalar buldukça onları da dökermiş. Ta ki avizenin şeklinin şemalinin ayrıntıları zihninde belirsizleşene kadar.

Hayat da kırılır dökülür. İnsan da parçalanır, bir gün gelip ayağına batacak o kayıp parçasını bulamaz zaman zaman. Sağlamdı, güzeldi, aklından geçmezdi böylesi. Senin işin mesela, süpürgeyi başkasına verip olay mahallinden kaçmamak. Senin işin, kırıkları kırık kırık toparlamak ve onları ait oldukları yere götürmek. Sağol avize, evimi bir süre güzelleştirdin, severek aldım seni, gözüme gönlüme iyi geldin. Tozunu da aldım. Bir avizeye nasıl bakılırsa baktım da sana. Her kazancı şükürle karşıladığı gibi her kaybını da şükürle uğurlamalı insan.

Senin işin ayrıca, yeni bir avize almaktan kaçınmamak. O gün geldiğinde, anahtarı kapının üstünden alıp evden çıkmalısın. Tekzen’in yolunu tutmalısın. Ağır olmayan bir avize seçmelisin, mümkünse. Daha da mümkünse, sağlamca takmalısın avizeyi eskisinin yerine. Gözün alışsın diye tüm gün oturup tavana bakmaya lüzum yok. Gözün zamanla alışır. Zaman, göze de gönle de iyi geliyor. Olmadı bu buraya diye söylenmeye de lüzum yok. Onu da sen seçtin. O da oraya olur. Hem de gözün ve gönlün zevkini mümkün kılan, avizeden çok lamba değil mi aslında? Işık olmasaydı avize neye yarardı tek başına? 



*Fethi Giray / Biliyorum

12 11 2014

Bir Kasım Akşamı İçin Çalma Listesi


Aslan terbiyecili şarkı: Gregory Porter, Be Good


Damien Rice, I Don't Want to Change You. Değiştirmeden sevmenin bu kadarı akıllara zarar. Vurucu sözler.


Young the Giant, Cough Syrup. Hakkında bir yazı yazılır. Çile. Öksürük şurubu. Acı ilaçların tatlı faideleri konulu.


Ceylan Ertem ve Mabel Matiz, Kör Heves. Ceylan Ertem sesi başka bir ses. Söylerken şarkının kendisi oluyor. Şarkının içinde kıvrılıp içine kaynıyor gibi.


Sabahat Akkiraz, Kavaklar. İnsan bu şarkıyı dinlerken bir şeylere üzülüyor ama neye üzüldüğünü tam da bulamıyor. Öyle bir şarkı. Kayıplı. Hüzünlü.

Son olarak, youtube'da bulunmayan bir şarkı. Soundcloud'dan dinleyebilirsiniz. Mark Kelly & Soraya - Under the Jasmine Tree. Bu şarkı rüzgar olsa esse ben yaprak olsam uçsam gitsem.

10 11 2014

Yıldız Kutusu


Bir veli toplantısından ne beklersiniz? Çocuğunuzun iyi yanları ön plana çıkarılsın, sizin bile farkında olmadığınız ilginç yönlerinden bahsedilsin ister misiniz? Ben isterim. En azından eve yollanan bültenlerde “yaşının gerektirdiği gelişim özelliklerine uygun” gibi sözlerden ziyade  mesela“Sizin bu Ayşe’nin çizimleri şöyle özellikler gösteriyor, kendisine yapılan testte şöyle harika bir sonuç çıktı, arkadaşlarıyla şöyle bir ilişkisi var, kelime dağarcığı şu kadar” gibi şeyler yazsın, sevinelim isterim.

Bizim toplantı, kısa ve öz oldu. Bizim toplantının asıl olayı, yıldız kutusu yapımı. Hem kızımla, hem eşimle ve hayata genel bakışımla ilgili bir şeyler öğreten ilginç bir tecrübe. Ayşe’nin sınıfına girdik. Sanat öğretmeni geldi. Dersinde neler yaptıklarını biraz anlattı. Sonra renkli kağıtlar dağıttı. “Şimdi sizinle origami yapacağız” dedi. Çocukların oturduğu minik ve sert sıralarda (anasınıfında sıralar var artık) oturarak, onların geçtiği sıkıntılı sınavdan geçecektik belli ki. Çocuk olmak, kaygısız ve neşeli olmak değil sadece. Çocuk olmak çok bilinmezliklerle dolu, bazen güvende hissedilmeyen bir yer. O sıraya oturunca önce bunu hatırladım.

Yıldız kutusu yapıyormuşuz haberimiz yok. Ortaya ne çıkacağını bilmeden sadece katlamaya başladık. Kare şeklindeki kağıdı üçgen olacak şekilde ikiye katladık. Sonra bir daha ikiye. Üçgenin içine parmağımızı sokup tekrar bir kare yapmaya başlayınca olayın ciddiyetini anladım. İşler bu noktadan sonra karışacaktı. Sonra ortada birleşecek şekilde yeni üçgenler katladık. Onların ters tarafından tekrar kareler, üçgenler yapıyoruz derken bir baktık katlaya katlaya kaptırdık gidiyoruz. Üçgeni kağıdın açılabilir tarafından değil açılamayan tarafından yaptıysanız olay bitti. Yeni baştan başlayacaksınız. 

 


Ancak öğretmen, tırnak ütüsü diyor. Tırnak ütüsü neymiş? Yani her katlamada tırnağınızla bastıra bastıra katlamayı iyice sabit hale getiriyorsunuz. Yanlış yaparsanız o ütünün izi de silinmiyor. Böylece çizgili, eski püskü bir kağıtla çalışmaya devam etmek zorunda kalıyorsunuz. Bir yerde hata yaptıysanız ve bu yapılan şeyi ilk kez yapıyorsanız, önceki adımları unutmuş oluyorsunuz. Herkes ilerlemiş, diyelim 10. katlamaya gelmişken siz 5. aşamada takılmışsınız. Kağıdı açsanız, ilk adımı hatırlamıyorsunuz. Kat izlerinden yola çıkarak, geldiğiniz yolu bulmanız bile profesyonellik gerektiriyor. Öğretmen gelip en baştan anlatmazsa kaybolup gittiniz. Boşluğa bakakaldınız.

İşte o kaybolduğumuz adımlardan birinde çocuklarımızın davranışları şöyleymiş. Kimisi, hiçbir şey olmamış gibi, elinde bitirecek bir iş yokmuş gibi kalkıp başka şeylerle ilgilenmeye başlıyor, arkadaşlarıyla konuşmaya çalışıyor; kimisi kendi beceriksizliğine veya işin zorluğuna kızıyor, ağlıyor; kimisi yeni kağıt ve yeni yönergeler istiyor; kimisi sinirlenip kağıdı buruşturup çöpe atıyor; kimisi sakince ve hevesini  kaybetmeden öğretmenin gelip kendisiyle ilgilenmesini bekliyormuş. Yedi çocuktan üçü bu yıldız kutusunu tamamlayabilmiş. 

Biz Ahmet’le yıldız kutusunu yaparken birbirimizin katlama şekillerine baktık, sorduk, yardım ettik; kaybolunca da kaygılandık. “Olmayacak galiba.” Bir de, katlama aşamaları doğru mu değil mi, olmuş mu? derken, aslında ne yapmaya çalıştığımızı, ortaya çıkacak ürünü çok merak etmiyorduk. Ediyorduk ama çok değil. Doğru katlayınca nasılsa bir şeyler çıkacaktı. Dinozor da çıksa, örümcek de, çiçek de, yine de hedeflenen o şeyi başarmış hissedecektik.

Katlayıp dururken origamiyle ilgili düşündüm biraz. Aslında ben origamiyle yapılan şeyleri pek o iddia edilen şeye benzetmiyordum. Bu yüzden, yapana mani olmamakla beraber yapmayı da pek cazip bulduğum bir şey olmadı hiç. Ayrıca origamiye bakış açımdaki anahtar kelime: imkansız. Yok canım onu ben nasıl yapayım, o bilenler içindir. Oysa elinde bir kağıdı olan ve katlamayı bilen, dikkatle, kaybolmadan ve sabırla yönergeleri izleyen herkes yapabiliyor.

Peki toplantıda Ayşe’ye dair ne söylendi? Psikolog ne düşünüyordu? İngilizce’yle arası nasıldı? Sanat derslerinde umut vaad eden bir ışıltısı yok muydu?
Okuldan çıkarken elimizde biraz daha işimize yarayacak şeyler vardı. Elimizde biri turuncu biri yeşil iki yıldız kutusu, azıcık sabır ve dikkat eğitiminin ve umutlu olmanın biz ve çocuğumuz için gerekliliği, çocuk olmanın sandığımızdan daha zor olduğu, tırnak ütüsünün ancak doğru  yoldan gidiyorsak bizim lehimize olduğu, elindeki malzemeye ve öğretmene dikkat ederek kolayca ilerleyebileceğimiz gibi şeyler vardı… Origami ilginç bir öğretme yöntemiymiş.



 Yıldız kutusu yapmak isteyenler için link