22 12 2014

Saçlarımı Neden Kendim Kesiyorum?


Kuaför sever bir kadın olmadığınızı anladığınız bir an vardır. Bir gün gelir, Tâlat “ne yapıyoruz?” dediğinde asla “sana bırakıyorum, yap bişeyler” diyemediğinizi fark edersiniz. Oysa Tâlat ailenin tüm kadınlarının saçlarıyla yıllardır oynayan usta bir kuafördür. Tüm gelin başlarını o yapmıştır mesela. Sizinse Tâlat'la her karşılaşmanızda o mahur beste çalar. Fön makinesiyle cidden üstünde dumanlar tüttürülerek yakılmış saç veya saç boyası kokusu burnunuzu yakar. Bu kokunun, o kahverengi tırnak uçlarından yayıldığından da şüphelenirsiniz. Çırak, her seferinde lazım olmasına rağmen nedense el altında bulundurulmayıp gizli bir bölmede saklanan o şeyi almaya yollanır. Eğer alengirli bir şey yaptıracaksanız örneğin firkete getirmeye yollanır (bu arada saçtan firkete ayıklamak nasıl acılı bir şey). Sonra işlemlerin en önemsiz yerinde çırağa teslim edildiğiniz molaya denk getirilip uzun uzun yapılan telefon görüşmelerine sıra gelir. Sonra o sırada açık olan müzik kanalında saatlerdir oynamakta olan kötü bir klip tarafından hipnotize edilmeye başlarsınız. On kere tekrarlanan nakaratıyla tam büyülenmek üzereyken çırak kafanızı başka bir yere çevirmenizi ister. Usta tekrar gelir. Siz ne istediğinizi söylerken o saçları bir pufur pufur havaya atıp savurur. Sağa sola sallayıp dağıtır, kabartır, karışıtırır. Oraya her gittiğinizde aslında orada olmak istemediğinizi anlarsınız. Ama oraya o kadar seyrek gidersiniz ki, bir sonraki gidişinize kadar bunu unutmuş olursunuz. İş bittiğinde çırak gelir, saçınızın arkasındaki şahaneliği de görün diye aynayı sağa sola aşağı yukarı hop hop hop oynatır. Hı hı dersiniz. Elinize sağlık. Sıhhatler olsun derler veya güle güle kullanın. İşte böyle, pek çok kadının kendini iyi hissetmek için gittiği o yerde uykuyla uyanıklık arasında sonradan tam hatırlayamayacağınız dakikalar yaşar ve bitince paranızı ödeyerek hızla uzaklaşırsınız. Bir daha da gelmem diyerek… 
Saçımı kötü yaptıklarından değil. Mesele benim “kuaföre giden kadın” olmayışım. Sürekli gittiğin bir yer olursa alışırsın diyorlar. Mesele, hiçbir yere alışacak kadar sık gitmeyişim. Kuafördeki kadar sıkıldığım başka bir yer bilmiyorum ve hayatın en yavaşladığı anlar kuaförde geçirdiğim anlar. Trafikte, doğal gaz kuyruğunda bile sıkılmam ben. Kuaförde ise, 5 numara gözlüklerim gözümden alınmış, göremediğim ve çevredeki fön makinelerinin sesinden ne dediğini çözemediğim bir adamı anlamaya çalışırken zaman çürük sakız gibi süner ve yapışır. Gerçi kuaförler eskisi kadar konuşmuyor. Yani son gittiklerimde öyleydi. En son gittiğim kuaför şu unisex olanlardan, çok özel davranıyorlar, size fön ısmarlıyorlar filan. Fön çok matah bir şeymiş gibi bir de “hadi bu benden olsun”. Saçlarıma zarar veriyor fön dedim. Fön istemiyorum. Niye ki dedi. Sevmiyorum dedim. Niye ki dedi yine. Sevmiyorum dedim. Benden olsun diyorum. Niye ki. Bu son niye ki’yi anlamamış gibi önüme bakmaya devam ettim. Neyse evet fazla konuşmuyorlar ama yeni nesil kuaförler de onun yerine acayip ince çalışıyorlar. Bu da uzun sürüyor. Usturayla düzelttiğini makasla bozup sonra ince ayarı tekrar usturayla yapıyor. Önde birleştirdiği perçemlere uzun uzun bakıyor, ciddi ciddi bakıyor, sorun nerede onu düşünüyor, bir tür satranç oynuyor. O bir sonraki hamleyi düşünürken kafamı oracıkta bırakıp gidesim geliyor. 
Ha kendim saçımı çok mu güzel kesiyorum? Bir kere beklentilerim çok düşük. İstediğim öyle şahane modeller yok. Saçımın kırıkları gitsin yeter. Canım kakül isterse onu da bir şekilde, kendi hoşuma gidecek şekilde hallediyordum. Saçınızı kendiniz kesmeyi hiç denediniz mi bilmem. Benim gibi hayatını kafa dinlemek üzerine kurmuş biriyseniz, yanmış saç kokusu, kullanılmadığı zamanlarda bile çalışır halde beldeki aparata silah gibi takılan fön makinesi uğultusu ve başınızda telefonla konuşan bir adam olmadan saçlarınızı kesmek size de iyi gelebilir. Saçlarınızı uğurlarken uzun uzun düşünün, kararlar verin, isterseniz kendi hipnotik müzik kanalınızı açın. O kadar düzgün yapamasanız bile kesin gitsin (yalnız ilk kez kesiyorsanız ucundan azar azar kesmeye başlayın). Kuaföre gidenlerin yüzde kaçı istediği saç modeliyle ayrılıyor ki? Bir de saçımla ilgili bir hata söz konusuysa bunu kendim yapmayı tercih ederim. Üstelik sonuç bir felaket olmadıysa, birkaç hafta boyunca aynaya bakıp eserimle gurur duymak da güzel bir duygu.

Saçlarımı en son, şu videodan yardım alarak kestim:

20 12 2014

Yükseklere Çıktıkça Kalbimizin Yükü Artar




Denizlerde canlı hayat kaç metrede bitiyor, onu merak etmiştim. Araştırırken başka bir başlığa denk geldim; asıl işi unutup ekrana bakakaldım. Düşündüm. Beş dakika kadar sonra yazıyı da okumaya çalıştım ama yazıyı ilk gün anlayamadım, bıraktım. İkinci günün akşamı tekrar açtım. Bu sefer biraz anladım. Yazıyı Prof. Dr. Murat Tuzcu yazmıştı. Gazetedeki köşesinin adı, Kalbimizi Dinleyelim. Aynı isimde bir de kitabı var.
Yazının başlığı Yükseklere Çıktıkça Kalbimizin Yükü Artar’dı. İnsan kalbi, sığ yerlerde zorlanmıyordu. Deniz seviyesinde yaşamaya alışmış insan kalbi, deniz seviyesinde aldığı oksijen miktarına göre ritmini ayarlamıştı. Yukarı çıktıkça oksijen azalıyordu ve insan daha çok oksijen almak için daha hızlı nefes alıyordu. Bu biraz işe yarıyordu ama bu sefer de solunum kasları daha fazla enerji harcadığı için vücudun oksijen ihtiyacı artıyordu. Kalp de bu ihtiyacı karşılamak için daha hızlı atmak zorunda kalıyordu.
Yavaş yavaş çıkın diyordu doktor. Kalbiniz hastaysa iyileşene kadar yükseklere çıkmayın. Kalbiniz iyiyse bile, yavaş yavaş çıkın. Bakın diyordu, dağcılar bile kamp kurup dinlene dinlene gidiyorlar yukarıya. Yukarı çıktıkça azalan oksijen, Allah’ın lütfuyla ilerleyen insanın da artan imtihanına benziyordu. Yükseklere çıkan insan daha ince detaylarla imtihan ediliyordu. Ona emanet edilen maldan çalıp çalmamakla değil örneğin, emanet edilen malı almaya gelene incelik ve güler yüz gösterecek mi bununla imtihan ediliyordu. Kalp, helale harama dikkat ettikçe inceliyor, zarifleşiyor, yükü artıyordu. O yüzden çok daha kolay lekeleniyordu. Aslında kural basitti. Yükseklere çıkanlar, daha zorlanıyor ve düştüklerinde daha yüksekten düşmüş oluyorlardı. Daha yüksekten düştükleri için toparlanmaları daha zor oluyordu. Ama iyi haber, yükseğe alışan kalpler, deniz seviyesinde uzun süre mutmain olamıyorlar, delice özlüyorlardı. O yüzden daha büyük bir hasretle doluyorlar ve bu yüzden de iyileşmeyi daha çok istiyorlardı.
Kalp zikirleri geldi aklıma. Dervişlere zikir az gelirdi. Hatta kimi, zikrini artırması gerektiğini rüyasında görürdü. Derviş durduğu yerde durmaz, durursa azalırdı. O yüzden yukarı gitmeliydi.  Ama yavaş yavaş. Ama dilini tutarak. Ama yukarılara çıktıkça gördüğü, hissettiği sırlardan, rüyalardan, değişik duygulardan bahsetmeyerek… O noktada Feriüddin Attar geldi aklıma. Halini söyleyen, o hali kaybetmeye mahkum diyordu. İnsan, öyle lezzetler tadar, öyle sarhoş olur ki illa ki gider, anlatır ve kendi rüyasını kendisi bozar. İnsanın anlatması, insanın yükseklerden yuvarlanışı olur. Tekrar deniz seviyesine gelir. Daha sığ, daha yavaş nefesler alır. Bir kere yukarıların lezzetini tadan biri için bu bir işkencedir oysa.
Sonra yük deyince elbette, hep taşıyabileceğimiz yükler dilemek geldi aklıma.  “Allah, kimseye gücünün ötesinde bir teklifte bulunmaz. Herkesin kazandığı yararına, yüklendiği günahı zararınadır. Ey Rabbimiz, eğer unutarak veya yanılarak yaptıksa, bizi sorgulama! Ey Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi, ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz bize gücümüzün yetmediğini yükletme, günahlarımızı affet, bizleri bağışla ve bize acı! Sensin mevlamız! Bizi, Seni tanımayanlara karşı yardımınla zafere eriştir, kahrolsun kafirler” Bakara, 286

15 12 2014

Kağıt Sıkışmış




Önemli bir çıktı almam lazım. Çıktısız olamayacak bir iş. Sayfa sayısı da çok fazla. Printer çalışmıyor. Kontroller. Usb kablosunu takmamış olabilirsin. Toner bitmiş olabilir. Drum yeni değişti ama belki de makinenin tümden değişmesi gerekiyor artık. Kağıt bitmiş olabilir. Bazen sadece kağıt olmadığı için yazmıyordur. En kolay çarelerden biri. Evet ilk sorun kağıt. Makineye kağıt koyuyorum ama 10 sayfa yazdırdıktan sonra tekrar duruyor.
Fotokopi makineleriyle de aynı şeyi çok yaşıyorum. Benden önceki kişi tıkır tıkır önlü arkalı fotokopilerini alıp gittikten sonra makinede ya kağıt sıkışıyor, ya sanırım az önce çok zorlandığı için bir mola veresi geliyor. Acaba makinelere kötü bir elektrik yayıyor olabilir miyim, yaklaşmayı mı bilmiyorum diye soruyorum. Onlara en ihtiyaç duyduğumda bana attıkları kazığı başka türlü açıklayamayınca işin manevi boyutuna bakıyorum. Sonra, bir printer’a pozitif düşünceyle yaklaşmayışımız eksik kaldı, diyorum. Bence olumlu yaklaşmadan da işlerini düzgün yapanlar olmalı ve makineler bunların başında gelmeli. İşimizi yaptırmak için yüzüne gülmemiz gerekmesin. O yüzden printer’ı bazen patakladığım da oluyor, ayıp ama evet. En son, bir şaplaktan sonra beş sayfasını daha yazdı o belgenin. Ama dayak arsızı olursa ben de kendime saygımı yitiririm bir süre sonra, o yüzden alıştırmamam lazım.
 Makineler bozulduklarında kırmızı bir ışıkları varsa o yanar. İnsanlar bozulduklarında ne yaparlar, kırmızı ışıkları yok ki error versinler. İnsanlar başka türlü error verirler çünkü insanların ışıkları içlerinde. Işıkları sönüverir mesela, dışarıdan anlaması aylar, yıllar sürer. Işığı yeniden yakmak da kim bilir ne kadar sürer. O da ayrı bir konu. İnsanlar başka türlü error verirler. İşi yokuşa sürerek, çok gülerek, çok ağlayarak, homurdanarak, hiçbir şeyleri beğenmeyerek örneğin. İçlerinde kağıt mı sıkışmış, yoksa kağıtları hiç mi olmamış, yoksa tonerleri mi az? Önce işaretlerini dikkate almak, sonra sorunlarına bir bakmak gerek. Kendimizde de böyle bu.
Bazen kağıt sıkışır. Bazen toneri çıkarıp arkaya uzanarak kağıdın yırtılan parçasını alırsın. O kırmızı ışık yeşile dönsün diye o kapağı açıp kapatır, şu düğmeye basarsın. Tekrar tekrar yapmana rağmen işe yaramayan o şeyleri tekrar tekrar yaparsın. Aynı yolları seçersen ancak aynı yere varırsın. Bazen zamana bırakırsın. Printer’ı kapatıp gider, başka işlere bakarsın ama çoğunlukla printerlar sadece zamana bıraktık diye kendini onarmaz. Başka şeyler de gerekiyordur.
O sıkışan kağıt belki içinde sıkışıp kalmış o kızgınlık. Affet. Ama yaptığı doğru diye değil, o iyi diye değil. Sen iyisin diye. O kağıt oradan çıksın diye affet, o kırmızı ışık sönsün diye. Affetmek için yeniden sevmen, bir şeyler vermen, eskisi gibi olman gerekmez. Affetmek, onu gitmesi gereken yere uğurlamaktır o kadar. Affetmediğin şey o kağıdı sıkıştırır. Çekerken yırtılan, yarısı karalanmış, müsvedde olarak bile bir işe yaramayacak kadar buruşmuş bir kağıt. Geri dönüşüm kutusuna koy onu. Gidip unutulmasına ve başka bir şeye dönüşmesine, tanınmaz hale gelmesine izin ver.
Belki Yaradana sığınmasını az yapmışsın hayatının toneri bitmiş.  Belki de kabloyu, çalışmayan usb girişine takmışsın. Belki bağlantıları yanlış kurmuş, ipuçlarını yanlış bağlamışsın. Belki belge, yazma beni, demiş duymamışsın. Her dert kalpten error veriyor ama tek bir düğmeyle çözemez ki insan. Her derdin sebebi ayrı, insanın kendi içinde gizli. Her derdin çözümü ayrı, insan kendi yapısına en uyanı, en doğrusunu bulacak. Kimi açıp kapatmakla düzelecek,  kimi zamanla, kimi kağıt ekleyerek, kimi makineyi değiştirerek. Ama her şeyi tamir eden biri var. Printer'ları olduğu gibi kırık kalpleri de... Printer’dan geldiğim yere bir bak, sen kim bilir nereye gideceksin…

11 12 2014

Hayatın Fon Müziği


Bu parçayı ilk kez Arizona Dream’de duymuştum. Hani hep beraber akşam yemeği yiyorlar, sonra Grace ve annesi masa örtüsünü masanın iki ucundan çekiştirerek tartışıyor, sonra annesi örtüyü bırakınca Grace masanın üstündekilerle beraber düşüyor, sonra gidip kendini külotlu çorapla asmaya kalkıyor ve çorabın esnemesiyle bir aşağı bir yukarı yoyo gibi gidip geliyordu. O sahnede bu parça çalmasaydı eminim bu kadar komik ve saçma görünmezdi. Acıklı olurdu. (Ama Grace'in yoyo gibi olduğu yer yine komik, o müzikten bağımsız)
Parça kulağımda kalmıştı ama film müzikleri albümünde yoktu ve ismini de yıllarca bulamadım. Parçayı ikinci duyuşum, şöyle oldu. Evde akşam yemeği için misafirlerim vardı. Birimiz bilgisayarda bu parçayı açtı. Güzel bir kış akşamıydı. Salonda yanıp sönen küçük ışıklar, seslerimiz, neşemiz, yemek telaşı. Parçanın adı Minor Swing’miş. Sonunda öğrenmiştim. Arizona Dream’in ve o akşamın şarkısı olarak anılarımdaki yerini aldı. Neşelenmeden, azıcık omuzlarınızı filan oynatmadan dinlemek pek mümkün değil. Karanlık bir ruh halindeyseniz bile canlandırıyor.
Minor Swing’in bestecisi Django Reinhardt, 1910’da Belçika’da doğmuş çingene asıllı bir müzisyen. Çocukluğu ve gençliği karavanlarda göçebe hayatı yaşayarak geçmiş. Çok küçük yaşta keman ve banjo çalmayı öğrenerek Paris’teki kulüplerde çalışmaya başlamış. Sonra gitar çalmaya başlamış. 1928 yılında, yaşadıkları karavanda çıkan yangında sol elinin yüzük ve serçe parmağı yanmış ve bir daha o parmaklarını kullanamamış. Müziğe aşıkmış. Sol elinin işaret ve orta parmağıyla çalmaya devam etmiş. Bir gün caz kemancısı Stephane Grapelli’ye gelmiş ve onun çalışına hayran olduğunu söylemiş. Sonra beraber çalmaya başlamışlar ve tamamı telli veya yaylı enstrümanlardan oluşan "Quintette du Hot Club de France" grubunu kurmuşlar. Minor Swing’i 1937’de beraber bestelemişler. Parça, Gypsy Jazz (çingene cazı) denen bir türü başlatan parça olarak müzik tarihine geçmiş.
Büyük ihtimalle Django’nun hayatının fon müziğinde umutlu bir şeyler çalıyordu ki iki parmakla gitar çalmaya devam etti. Hayatın fon müziğini iyi seçmeli. Çünkü gidişatı ve gülümseyip gülümsemeyeceğimizi o belirliyor. Hemen, gerilimi olan acıklı şarkılar çalmaya başlarsak, her şeyi almamız gerekenden daha ciddiye alıyoruz. Aslında hayatlarımız sandığımız kadar acıklı değil. Dünyadaki savaşları kastetmiyorum. Kendi hayatlarımızı, günlük savaşlarımızı kastediyorum. Öte yandan her şeye gülümseyip hayat güzeldir  diyerek de işin içinden çıkamıyoruz. Hayat aşağı yukarı hepimiz için zorluklarla da güzelliklerle de dolu. Çok zor bir hayatı var dediğimiz insanların fon müziğinde neşeli bir şeyler duyduğum zaman dünyanın aslında hiç çaktırmasa da adaletle dolu bir yer olduğuna inanıyorum. Arkada devam eden müzik, o işleri yaparken umutla ve durumları kabullenerek mi yapacağız yoksa kaderimize kahrederek mi yapacağız, onu belirliyor.
Fon müziğini iyi seçmek önemli. Kulağımıza değen her şeyin kalbimize de bir şekilde dokunduğunu düşünecek olursak, iyi şeyler söyleyen her ne ise onu seçmek; hayat bir çeşit dans ise, bizi dansa devam ettirecek olan neyse onu bulmak gerek. Müziği kendisine iyi gelenler, daha fazlasını getirir dansa. Çünkü müziği iyi seçenler tutkuyla dans etmeye daha da yaklaşır. 

4 12 2014

Ajda Pekkan ve Murakami

Kitapçıya gitmek için dışarı çıkıyorum. Ankara’nın böyle ılık, yağmurlu kış günleri olur ya, yerler ıslak ve hava ferah olur. Kapının dışıyla içi arasında ne büyük fark var. Kapının önünde kediler beliriyor. Birini yazdan beri tanıyorum. Nonnik adı. Bunu Ahmet buldu. Diğeri bu aralar gelmeye başladı. Ayşe ona Topaç demeye başladı. Bense bir şeylere isim vermek konusunda iyi değilim. Artık onları kendi kedilerimiz gibi görüyoruz. Arada bir içeri kaçıyorlar, sakince alıp dışarı koyuyoruz. Hiç de direnmeden, olay çıkarmadan kolayca çıkıyorlar. Aslında evde kedi beslemeyi çok isterdim ama alerjim var. Boğazım şişip tıkanıyor, nefes alamaz hale geliyorum.

Kapıda Rabia teyze ve eşiyle karşılaşıyorum. Nereye gidiyorsun diyorlar. Göksu’ya diyorum. Oradan geçeceklermiş. Bırakalım diyorlar. Rabia teyze sohbet edelim diye arkaya benim yanıma oturuyor. Göksu’ya kadar topuk dikeni, fizik tedavi ve ortopediden konuşuyoruz. Ameliyat mı yoksa iğne mi, insanlar böyle zor kararları nasıl veriyor? Ben genellikle canımı acıtan son yere kadar beklerim mesela. O yüzden hayatımın son bulma hikayesinde geç kalınmış teşhisin önemli bir rolü olabileceğine inanıyorum ama Allah bilir, hem belki akıllanırım zamanla. Topuk dikeni bence çok zor. Ayaklarla ellerle ilgili, genel olarak hareketi kısıtlayan her şey aslında çok zor. Kayınbabamda da vardı, diye eklemem gerektiğini hissediyorum. Böyle sohbetlerde, karşımızdakine umut vermek adına aynı hastalıkta olup iyileşen biri arşivden çıkarılıp getirilmeli diye düşünüyorum. Rabia teyzeyle evlerimiz karşılıklı. Ne zaman mutfak pencesinden baksam, Rabia teyzeyi bahçe sularken, üst kattaki pencereden örtü silkelerken, cam silerken veya çiçeklere su verirken görüyorum.

Göksu’da bir Ada var. Oraya gidiyorum. Haruki Murakami’nin Koşmasaydım Yazamazdım’ı birkaç yıl önce okumuştum. Şimdi Türkçe’ye çevrilmiş. Bu aralar böyle yazmayla ilgili şeyler okumayı seviyorum, onu alayım dedim. Kitapçı Murakami’nin yeni kitabı da geldi diyor. İmkansızın Şarkısı’nı sevmemiştim. Aslında yazardan değil de ben artık sanırım boşluklu şeyleri okumayı sevmiyorum. Mutlu sonlara, güzel şeylere, anlamı olan hüzne, o boşluğun dolmuş veya dolabilir haline inanmayı seviyorum. O yüzden pek çok kişi dalga geçse de sıradan bir self help kitabını, çok iyi bir romana tercih edebilirim. İşime yarıyor mu yarıyor. Derken Maya Angelou’nun Annem ve Ben ve Annem kitabını fark ettim. Böyle acılardan geçip büyüyen kadınlar mesela ilgimi çekiyor. Bizim bölümde düzyazı ve biyografi diye bir ders vardı. Bir de eleştiri kuramları vardı. Oralarda ünlü yazarların edebiyat ve hayata dair fikirlerini öğrenmek, onların ünlü eserlerini okumaktan daha cazip gelirdi. Mektuplar, anılar, biyografiler, otobiyografiler bence insan türünü tanımanın hatta başkalarının tecrübelerinden de öğütler almanın güzel bir yolu. Ayrıca denemeler, bilimsel yazılar, makaleler de öyle. Galiba öğrenmeyi seviyorum, romanlar biraz sadede gelememek, gerçeğin etrafında dolanmak gibi mi geliyor nedir. Ama bir gün belki ben de zekice kurgulanmış uzun romanları okumayı severim.

Kafeye gidiyorum. Bahçe tarafına oturuyorum. Kafede Ajda Pekkan şarkıları çalıyor. Üstümüzü örten çadıra yağmur düşüyor. İlk şarkı güzel. Önceden de bir iki kere duyduğum ama pek dikkat etmediğim bir şarkı. "Uzakta gördüğüm yüz benim mi" diye başlıyor. Açım. Ne zaman acıksam tost yemek geliyor içimden. Yüz tane seçenek değil en fazla beş seçeneğim var. En sevdiğim tost, beyaz peynirli tost. Gerçi o burada yokmuş. Bir de çay söylüyorum. Arkamdaki masada konuşulanları duyuyorum. Biri, arkadaşının nasıl bir erkek hayal ettiğini anlatıyor: Atatürkçü, uzun boylu ve sigara kullanmayan. Önce Maya Angelou’nun kitabına bakıyorum biraz. Sonra Murakami’ye. Murakami’ye bir başlıyorum devamı geliyor.

Ajda Pekkan’ın Sana Ne, Kime Ne’si çalıyor. Seveceğim Gezeceğim’i çalıyor. Böyle özgürlük manifestolu şarkılar bana biraz yorgunluk hissi veriyor. Olayların ve acıların içinden inkar etmeden ve başka türlü görünmeye çalışmadan geçen sözler daha cesur daha bilgece gelir hep. O yüzden ilk çalan şarkıyı daha çok sevdiğimi düşünürken Uykusuz Her Gece çalmaya başlıyor.
O sırada kitabın şu bölümündeyim: 

Fakat bu yalnızlık hissi, bazen şişeden fışkıran asit gibi, farkında olmadan insanın yüreğini kemiriyor, eritiveriyor. İşte o yüzden de, bedenimi fiziksel olarak hareket ettirmeyi aralıksız sürdürmek, bazı durumlarda son sınırlarına kadar zorlamak yoluyla, içimde taşıdığım yalnızlığı çürütmek zorundayım.
…..
Birilerinin nedensiz (en azından ben öyle düşünüyorum) eleştirilerine maruz kaldığımda ya da beni doğallıkla kabul edeceğini düşündüğüm biri tarafından kabul edilmediğimde, her zamankinden biraz daha uzun mesafe koşarım. Her zamankinden daha uzun mesafe koşmak yoluyla, o ölçüde kendimi fiziksel olarak tüketmiş olurum. Üstelik yeteneklerinin sınırları olan, güçsüz bir insan olduğumu bir kez daha idrak ederim. Dahası her zamankinden daha uzun mesafe koşmak sayesinde kendi bedenimi de biraz daha güçlendirmiş olurum. Birine öfkelendiğimde, o ölçüde kendimi zorlarım. İçime dert olan bir şeyler olduğunda, o ölçüde kendimi törpülerim.

Haruki Murakami- Koşmasaydım Yazamazdım Sayfa 28


Oturduğum yer çok güzel, kimse sürekli gelip boş bardağı alıp yeni bir şey isteme gerginliği yaratmıyor. Okuyorum, bakıyorum. 30lu yaşlarımdan önce tek başıma bir yere yemeğe veya çay içmeye gitmezdim onu düşünüyorum. Yani gitmek zorunda kalsam da dikkatim sürekli kendi üstümde olurdu, tuhaf hissederdim. Şimdi çoğu zaman, evdeki kafamda hangi düşünceler, dalgınlıklar varsa orada da onlar olduğunu fark ediyorum. Derken Ajda Pekkan şarkıları bitiyor. Bu kez Funda Arar şarkıları çalmaya başlıyor. Dikkatim dağılıyor. Funda arar Benim İçin Üzülme’yi bitirdikten sonra hesabı istiyorum. Sonra dolmuşa binip bizim o parkta inip yeşil ve sarı yaprakların arasından yürüyorum. Yürürken üç tane genç kız görüyorum parkta. Fotoğraf çekiyorlar. Bir tanesi yeni yapılan filli kaydıraktaki beyaz dişlerden birine tutunarak arkadaşlarına poz veriyor. Eve vardığımda Topaç yine burnunu kapıya sürterek içeri girmek istediğini söylüyor. Alıp kapıdan uzaklaştırıyorum. Mama kaplarına biraz daha mama koyup içeri giriyorum. Yeni kitapların ve hava alıp dönmüş olmanın hevesiyle önce bir çay demliyorum. Ajda Pekkan’ın kafede duyduğum şarkısının aklımda kalan birkaç sözünü internette araştırıyorum. Aklımda sadece "yüz benim mi?" kısmı kalmış. Şarkının adını buluyorum. Bir an önce işleri bitirip kitaba devam etmek için yemeği koymam lazım. Şarkıyı açıyorum. Soğanları ince ince doğrarken dinliyorum.