25 03 2015

Yeniden Başlamak



En baştan başlamak istersin. Bir çiçeğin içinde dönüp duran arının tüylerine bulaştırdığı çiçek tozları gibi eski filmlere, eski şarkılara, kitaplara bulanarak. Eski günlerin çiçek tozları, uçucu kokuları havaya karışmış, bir rüzgarla göğe yükselmiş, yağmur olmuş da çoktan saçına yağmıştır belki. Hiçbir güzel şey zayi olmaz*, yitip gitmez, daha ihtiyacın olan başka bir şeye dönüşür. Eski kitapları bir kez daha aynı kişi olarak okuyamazsın. Bu yüzden derler ki tek bir kitap, gençlikte, yetişkinlikte, yaşlılıkta tekrar okunduğunda hep farklı dersler söyler insana. Aslına bakarsan aynı kişi olarak tek bir adım bile atamazsın. Kaldığın yerden devam edebilirsin ama. Sıfırdan asla. Bu iyi bir haberdir. Altı ay daha büyüdüysen altı ay daha büyümüş gibi hissedersin. Parçaları birleştirerek. İnsan, demiş bilge adam, dünyaya parçaları birleştirmeye değil, aslında bütün olduğunu keşfetmeye gelmiş. Ayrılıklar, kavuşmalar, ölümler, doğumlar, o bütünlüğü keşfetmek, ömrünün yazgısını tamamlamak için.
Ölüleri toprağa verip topraktan yeni çıkanları karşılayarak devam etmeye gelmişsindir belki. Kaldığın yerden başlamak, zamana bırakmanın, idrak etmek için beklemenin ve her şeyin kendi kararını bulmasına fırsat vermenin dersini öğretir belki. Sıfırdan başlayamazsın. Öğrendiğini öğrenmemiş sayamazsın. Gittiğin yollardan gitmemiş gibi yapamazsın. Yolda önceden tanıştığın insanlara isimlerini ilk kez soruyormuş gibi soramazsın.
Onun için, akışa güvenerek ilerleyebilirsin. En yıpranmış hayatlarda, en kırılmış umutlarda, en olmamış ilişkilerde bile bazen canlı bir şey kalır. O canlı yeri yakaladıysan ve o gerçekse eğer, rüzgar tekrar esmeye başladıysa her şey doğabilir küllerinden. Evet ilk kez doğar gibi olmayacaktır, küllerinden doğar gibi olacaktır. En özünden. Onu ilk kez mümkün kılmış olan o tek duygu, tek ruh, her şey silindiğinde bile bir o kalıyorsa geriye, sonrası ya eskisinden daha sağlam olur, başka bir şeye dönüşerek tamamlanır ya da birkaç kez daha ölerek gözden çıkarması kolay hale gelene kadar hayatında asılı kalır. Geri dönüşü mümkün olan her ilişkide, iyi ki sıfırdan değil işte tam da olduğu yerden devam etmiş dediğin o şey aslında vücudundan dökülen, değişmesi gereken deri gibi solgun ve ölmeye mahkum olanı atacak ve yerine taze olanı, mümkün olanı, bugünkü sana daha uygun olanı hediye edecektir.
Eski hisleri, eski kendini yakalamak için eski filmler, kitaplar, yerler, kokular, şarkılar mı gerek? Onlar o zamanları yoğurmak için gelmişler, bir nehrin akışına gönülden eşlik etmişlerdi. Şimdi yine kendiliğinden çıkıp gelecek şarkıların, kitapların, umutların zamanı belki. Eskinin ölmesine üzülme. Yenileri doğacak belki. Kırık parçalarına bakıp her gün başka bir parçanı özleme. Bir kısmı yapışacak ve bir kısmı ışığı açığa çıkaracak belki. Bir kısmı diyecek ki, kırılmadık, zaten böyle yaratılmıştık. “Biz gidelim ki bizden daha iyisi gelsin” diyen o eski misafirler gibi o eski kabuk gidecek, yerine bugünkü seni daha çok kucaklayacak, daha güzelleştirecek başka bir kabuk gelecek belki. Her yeni, her eskiden hayırlı olmasa bile, öğrenmek, büyümek, onarmak isteyene, daha güzel yollar açılacak belki…


*John Steinbeck

19 03 2015

Thoreau'yla ben, siz hepiniz

Limon almak için evden çıkıp 15 gün sonra dönen bir adamın hikayesini okuyunca beni hatırlayıp yollamış Ahmet. Ben de bayağı güldüm. Akşam eve geldiğinde,  pek hoşlanmadığı insanların misafirliğe geldiğini görünce salataya limon almaya diye çıkıp Yalova’ya gidiyor ve 15 gün sonra elinde limonla geri geliyor (Vedat Okyar olduğu söyleniyor). Eşi için iyi olmamış olabilir. Yine de limon almaya diye çıkıp gitme isteği herhalde kimseye yabancı değildir. 

Kimi insan kendinden kaçar. Kendiyle yalnız kalmasın, düşünmesin. Ben genelde kalabalıktan kaçarım. Thoreau demiş ya, “bana neden kendinden bahsediyorsun diyorlar, kendim kadar iyi tanıdığım başka biri olsaydı ondan bahsederdim.” Bu arada Thoreau kendisiyle baş başa kalmaktan hiç korkmazmış. Ben bunalınca, içime sinmeyince, kim ne der, beceremedi mi derler, aklıma elbette benim de gelir el alemin ne diyeceği ama yine de kalkıp giderim. Hatta akrabalar arasında en çok “hadi benim uykum geldi” deyip ortamlardan sıvışmakla tanınıyorum. Bu anlamda en iyi anlaştığım akrabalarımdan biri, misafirliğe gitmekten hiç hazzetmeyen, gitti mi de fazla oturmayan kayınbabam. Benden çok iyi huysuz adam olurdu. Kadının yabanisi dünyamızda pek hoş karşılanmıyor. 

Üniversitedeyken part time bir iş bulmuştum. Markette sucuk tanıtacaktım. Bir tezgah, elektrikli bir ızgara, o ızgara üzerinde pişen ve tüm marketi kokutan ince ince kesilmiş sucukları kürdanlara takıp insanlara uzatacağım ve almaz mısınız diyeceğim. İlk yarım saat bir azaptı. İnsanlar sucuk istemiyor arkadaş. Bedava da versen istemiyorlar işte. Ben de insan ikna etmeyi bilmiyordum. Açıkçası sucuğa da inanmıyordum. İnansaydım belki ikna edebilirdim. Kaynaşma ve hoş sohbet hallerim neredeyse hiç yok. Sucuk yapılan fabrikada sessizce oturup işimi yapmayı tercih edermişim, o zamanlar bunu bilmiyordum. 

Baktım ki, zaman geçiyor ama ben zamanla açılıp alışacağıma git gide daha bir içime kapanıyorum, tüymeye karar verdim. Tabi tezgahı filan hiç acele etmeden, ne yaptığımı gayet iyi biliyormuşçasına bir soğukkanlılıkla topladım, son sorumluluklarımı yerine getirdim, öyle. Mandıra bölümündeki abiler, hayırdır dediler. Gidiyorum ben dedim. Allah Allah nereye gidiyorsun dediler ama ben kem kümle geçiştirip tezgahı onlara teslim edip marketin kapısından çıktıktan sonra abiler sucuk firmasından birini arayıp haber verirler ve peşime takılır da hesap sorar diye öyle hızlı koşmaya başladım ki, ilk otobüs durağı markete çok yakın olduğu için işi garantiye alayım diye ta ikinci durağa kadar koştum. Allah’tan otobüs hemen geldi. Otobüste koridor tarafında bulduğum boş koltuğa oturmuş, nefes almaya çalışıyordum ki telefonum çaldı. Arayan sucuk satış müdürüydü. Hilal hanım ne yaptınız siz dedi (bunu Hilal’in a’sının üstünde inceltme işareti olmadan söyledi). Ben de sadece aynı cümleyi farklı şekillerde kurarak çok haklı olduğunu ve lütfen beni mazur görmelerini söyledim. Sonraki günlerde, önceden hazzetmediğim çeviri işlerine dört elle sarıldım. Hayat dersi: Bir işi yapmak istemiyor musunuz? Daha da istemediğiniz başka bir iş yapmayı deneyin. Çeviriden bayağı para kazandım. Şikayet etmeden çalıştım. En azından kimseyle konuşmam ve bir şey satmam gerekmiyordu. 

Şu an kalabalık karşısında konuşarak para kazanıyor olmam ise hala anlam veremediğim bir mesele. Dün bir baktım kaptırmışım 9F’de “kim olduğunuza ancak kendiniz karar verirsiniz” konulu bir konuşma yapıyorum. Akşam Ahmet’e anlatıyorum, sıranın üstüne de çıktın mı dedi. Değil mi ya, o sıranın üstüne bir kere çıkmadan emekli olmamalı. Aslında şunca yıldır umutla çalışıyorum, bir kişi de çıkıp o captain my captain demedi. Bir şeyi eksik yapıyorum da ne? Neyse 9F’de sanki aralıksız on dakika konuşmuşum gibi geldi. Acayip duygusal ve gaza getirici konuşmam bittiğinde oradan bir öğrenci hocam vauv siz kitap yazsanıza, dedi.

16 03 2015

Hayaller Kur


 

Gidiyorum. Geri dönüyorum. Ne zaman terk etsem, terk edilmediğimi anladığım bir dönemece denk geliyorum. Sonra onların hayallerini merak etmeden duramıyorum. Ne zaman canım bir şeye sıkılsa, onların hayallerinin kıyısında oturup dalgalanan çalkalanan sonra durulan sonra yükselen o suları izlemekten tuhaf bir tat alıyorum. Onlar inanmadığında inanın demeyi seviyorum. Ben inanmadığımda ansızın karşıma çıkmalarını ve beni iyi ve  güzel şeylerin köklerinin daha sağlam olduğuna inandırmalarını seviyorum. Hayallerini anlatmalarını istiyorum. Yazıyorlar. Okuyorum. Okudukça kendi hayallerimi daha aşkla kuruyorum. Bana ne yaptıklarını bilmiyorlar. Onlara ne yaptığımı bilmiyorum. İki yıl sonra çıkıp geliyorlar. Öyle anlıyorum. Altı ay sonra çıkıp gidiyorum. Öyle anlıyorum. Derken hep bir şekilde dokunarak, dokuyarak, hayaller çizerek, birbirimizin karşısına çıkıyoruz. Ben öğretmen olsam da olmasam da böyle ufuk açan çocukları hep seveceğim. Onlarla sohbetten her zaman zevk alacağım. Hayallerinden etkileneceğim ve bazılarını çatı katında bir kutuda saklayacağım. Kendi hayatımla, onların hayatlarıyla artık bir şeyi biliyorum ki, insan hayaller kurmalı ve yola çıkmalı ve o yolda her gün küçük de olsa bir adım atmalı... Kimseye anlatmasa da içinde küçük tılsımlı bir hayal odası taşımalı... Kimseye anlatmasa da kendisine hep mutlu sonla biten masallar anlatmalı. Masallara inanmaktan başka bir yaşama şekli bilmiyorum. Mutlu sonlara inanmazsam nefes alamıyorum. Mutlu son başımıza gökten üç elma düşmesi bile değil hem. Mutlu son belki de elmalar düşmediğinde bile hayat nehrinin içinden geçerken bir sebebi derinden kavrayarak gülümsemektir. Bazı çocuklar ve yazdıkları içime işliyor. Onlar olmasaydı bu iş olmazdı. Sadece karşımdaki sert sıralarda dizi dizi oturmuş gönülsüz insanlara fiillerin ikinci hallerini anlatmak için çekilmezdi bu iş. Bazıları su damlası gibi. Bazıları dibi görünmeyen göl. Bazıları çamurlu suyun yüzeyine tutunan dünya güzeli bir nilüfer. İyi şeylerin mayasının daha sağlam tuttuğuna inancımı kaybetmeden yaşamama yardım ediyor kimisi... İşte bu da Gülşen'in hayali. Kendisinin de izniyle burada paylaşıyorum.

Kendi tasarladığım evimin kapısını açıyorum şu an. Biri müzik, diğeri kitaplarla dolu iki odam var. En çok kendimi bulduğum zamanlar, müziği kitapla tamamladığım zamanlar. İnsan bir şeyi yapmak için önce onun değerini sorguluyor. İnsana dair her şeyi böyle sorgulayarak öğrenmişim. Ruhum bir kuş kadar özgür bazı zamanlarda. Bazen de hayatın gerçekçi kurallarıyla savaşıyor. Psikolog olmuşum. Seminerlerde veya katıldığım bir sempozyumda insanların kendilerinde ne aradıklarını bulmaya çalışırken kendimi de onlarla tamamlar olmuşum. Kazanmanın da kaybetmenin de değerli olduğunu görmüşüm.

Öyle bir dünya var ki içimde, içine tüm sevdiklerimi sığdırmışım. Onları sadece korumak değil onlara kendi doğalarında sevgimle katılmak, kahkahasına eşlik etmek, korkularına cesaret bulmak... Hayat felsefem, ânı yaşamak olmuş. Paraya ihtiyacı olanlara kaynak bulup, ona ulaştıklarında aslında gerçek değerin o olmadığını söylemek, göstermek, tanıştırmak. İnsanlara kendi dünyamı anlatmaktan, onları kendi dünyama almaktan korkmamak istiyorum. Kitapların her bir kelimesinde düşünmek, müziğin her notasını derinliklerime kadar hissederek işitmek istiyorum.
Belki dünyada bir hayalim gerçekleşirse......Bir kapı aralansa bin kapıyı açarım insanlar için.

Gülşen Demir

1 03 2015

Çiçekten bir dal

Cenaze yakınları bekleme salonundayız. Durulmadan geçip gidilesi, ayaküstü, cereyanlı, iki kapılı. Kırmızı ışığıyla duvardan aşağıya bizlere bakan bir elektrik sobasıyla ısınıyor. Cenaze aracı geliyor ve morga giriyoruz. Morg, dev metal çekmecelerin olduğu bir yer. Ürpermiyorum bile. Kalabalık ve aydınlık olduğu için mi… Elimde bir yere bırakmayı akıl edemediğim dolu bir poşetle bakıp kalıyorum. Ellerimizde böyle poşetlerimiz… Allah bilir nereye gidiyor, nereden dönüyorduk.
Takip ettiğimiz cenaze arabası bir yerde durunca biz de arkasında duruyoruz. Şoför sigara mı alacak acaba diye düşünürken sağda yan yana Sevgi Kırtasiye ve Nasip Süpermarket… İlerliyoruz. Gidene kadar iki kere aynı tabelaya denk geliyoruz. Rüya Şehri. Rüya Şehri. 
Birini kaybeden insanlar, cenaze töreni sırasında özellikle bir kişiyi görüp gözlerine bakınca, ona sarılınca daha çok ağlarlar. Beraber ağlayacağım o kişiye ben de denk geliyorum. Sadece sımsıkı sarılıp ağlayarak konuştuğumuz bir dil doğuyor bir iki dakikalığına. Onun da hatırladığına emin olduğum bir sohbeti düşünerek ağlıyoruz. Kalplerimizi değiş tokuş eder gibi... Sırtını sıvazlarken aslında içimden, elinden geleni yaptığını söylüyorum. Bir insanın yapabileceği kadarını yaptığını.
Dolu yağıyor. Güneş açıyor. Yağmur yağıyor. Tekrar güneş açıyor. Soğuk. Gri bir yemeni bulup örtüyorum başıma. Karşıyaka Mezarlığı’nın en tepelerinden bir tepede İkindi ezanını beklerken durup aşağıdaki uçuruma, boş arazide koşturan, havlayan köpeklere dalıp gidiyoruz. Kocaman köpeğinin tasmasından tutan kırmızı montlu bir adam geliyor. Diğer köpekler daha ufaklar ve kaçışıyorlar. Şehre ve çevresindeki tepelere bakıyoruz. Ben ondan bahsediyorum. O susuyor. Susması iyi geliyor. Susması çünkü beni de susturuyor. Konuşulmayan şeyleri de aşağıya bakarak üşüyerek düşünerek konuşuyoruz rüzgarda. 
Haklarımızı helal ediyoruz. İmam diyor ki: anlayışlı ve affedici olduğunuz için Allah da sizleri affetsin. Şeyh Ali Semerkandî Hazretleri türbesinin oradaki mezarlığı hatırlıyorum. Orada sincaplar mezarların arasında koşturur, ağaçlara tırmanır. Tüm azabı dindirir gibi derinden akan bir su sesi gelir. Tamam, tüm acılar dindi der gibi. Burada emanetler emin bir elde... Ataullah İskenderi, Hikem’i Ataiyye’de diyor ki: Yoksulluk sende zatidir. Sebeplerin gelişi, sende gizli olan o yoksulluğu hatırlatır. Arızi şeyler, zati yoksulluğu kaldırmaz. Vakitlerin en hayırlısı, yoksulluğuna şahit olduğun ve sendeki zillete geri çevrildiğin vakittir. Yani: Geçici olarak bu ihtiyaçların ortadan kalkması ise kulun acizliğini ortadan kaldırmaz. Çünkü kul tekrar hastalanmaya kabildir ve elbet yine acıkacaktır. O halde kulun en hayırlı vakti, kul olduğunu anladığı ve zelil olduğunu bildiği vakittir. 

 Ölüm, insana acziyetini en güzel hatırlatan ders. 

 Koskoca insanlar oluşumuza bakmadan zorla verdiği harçlıklar, hediye ettiği yün yorganlar, yedirdiği yemekler… Çocuklarımızı severken “yavrum, canım, kuzum, bıdık” diye peş peşe coşkuyla söylediği sevgi sözleri… Her gittiğimde ille de “şu çiçekten bir dal kopar, o çok kolay tutar, kolay büyür” demesi. Ve benim her seferinde “ben çiçek bakamıyorum, unutuyorum, hiç vebalini almayayım” diye o çiçekten o bir dalı koparmayışım. 

Allah rahmet eylesin. Günahı, kusuru varsa bağışlasın. Cennet bahçelerinde gezdirsin... Bize olan sevgisinin, ikramının, güler yüzünün hatırına bol ikramlarla sevindirsin.

24 02 2015

Kırık kalpler için kek tarifi



Bir bardak süt. Bana süt sağmayı öğreten kadının parmakları arasından süzülen sütün kovaya değdiğinde çıkardığı ses. Köyün üstüne çökmüş gri bulutlar. O sıcak, sarıp sarmalayan ritm. İnsan bir şeyin tadını, kokusunu ilk iki lokmada alırmış. Her lokmada, her yudumda daha da silinirmiş tatlar. Bir yudum alınca sütten, içinde şifa, tanıdık bir köy, gri kış havası, ocakta çıtırdayan odun sesi, korkutan parlak kızıllık. İçinde Peygamberimizin aynı kaptan içip dolaştırdığı ve herkesin içip de kandığı süt. Bardaktaki süt azaldıkça kenarlarda kalan bulanık izleri, hayatın öğrendiğimiz dersleri, şifası bulunmuş hastalıkların artık acıtmayan, sadece şükür getiren anıları… 

Birer çay kaşığı zencefil ve zerdeçal. Sarı, turuncu, uzak ve fakir bir ülkenin bir garip köyündeki bir garip şifacının bildiği renkli ve acı tarifler. Her bir acıda, dertte ne kadar da yalnız hissedişimiz ama şifa için tek bir kaynağa doğru yorgun yürürken omuz omuza denk gelişimiz. Dünyanın en eski ilahilerini dinleyerek ve ağlayarak tekrar bir, tekrar bütün ve kardeş olarak şifaya kavuşmamız. 

Bir çay kaşığı tarçın. Azı karar ve çoğu zarar her bir lezzet gibi azı baş döndüren rahiya, çoğu acı gelen nimet. Herkesin arasının iyi olduğu, yakın düştüğü biri nasıl varsa tarçının da en çok cevizle, elmayla arası iyi. Bugünse onlar yok. Zencefil ve zerdeçalla dostluk edecek. 

 Üç tane yumurta. Kırılgan kabuk içinde kabuk, zar içinde zar, dünya içinde dünya… Kırıldığında tazeliğini yitirip kurumaya başlar. En taze yerinde kırmalı insan kendi kabuğunu. Açtın mı dikkat etmeli tazeliği bitmesin, uçup kurumasın. Sahip çıkıp, onu olabileceği en güzel yere götürmeli. İşte bu üç yumurta, diğer malzemeleri birbirine kenetleyen harç olacak. Bazen her şey ayrı ayrı çok güzel ve değerlidir ama bunları bir araya getirmek için bir tutkal gerekir. 

 Bir su bardağından biraz az pekmez. Kalbe iyi gelecek, kim olduğunu tekrar ilham edecek, aklının ve kalbinin zulmünden, hayatın yavan tadından kurtaracak bir nefes kadar tatlı. Üzümlerin şekerinden, özünden kaynamış, suyunu atmış, posasından kurtulmuş pekmez… 

Yarım su bardağı sıvıyağ. Katı kalbi yumuşatmak, gözyaşını, kederi rahatça akıtıp arınmak duasıyla.

İki buçuk su bardağı un. Yüzü çayırlardaki rüzgarlarda, soğukta yanmış çobanlar gibi esmer ve yalın… Bazı şeyleri ilk ve el değmemiş halleriyle görmek onlardaki sanata daha yaklaştırır ya insanı, un da böyle... Her şeyi her şey yapan ama her şeyin gerisinde duran gizli bir el gibi un. Rengini, kokusunu, lezzetini talip olduğu işin niyetinden alan. 

Kekin hayatına heyecan üfleyip tüm duyguların şöyle bir havalandırılması için kabartma tozu. Güzelliğini aslında kalbinden, malzemesinden, özündeki baharattan alan keki, bakan göz için güzel gösteren biraz da bu. Önceden ısıtılmış fırına verilir. Kendini bulması 180 derecede 40 dakika kadar sürer. Pişerken fırının kapağını açıp o sevgi, o coşku hala orada mı diye dürtmemek, kurcalamamak, çok soru sormamak lazım. Yoksa sönüp gidiverir. Sabırla zamanına bırakmalı ki kendi başına büyüsün, güzelleşsin. 

 Mutfak pek benim alanım değilse de, dünyada tarif soracağınız en son kişilerden biriysem de bu keki Ayşe çok sever. Genelde de beraber yaparız. Bu tarif, özellikle gurbettekilere gelsin ve öyle hissedenlere. Allah, yiyenlerin kalplerindeki üzüntüyü, sıkıntıyı, kederi gidersin. Yerine sevgi, coşku, sağlam bir inanç ve umut versin.