Sevgi


Bahçe de değişir, bahçeye gelenler de. Bazı ağaçlar ölür, bazısı büyür, budanır.
Görüp geçirdiğin her şey bir parçan olur kat kat giysiler gibi çıkarıp bir yangında yakabilirsin. Hiç kimse olman gerekmezdi. Kendin olman bile.  
Bunların hepsi hepsi hepsi gittiğinde geride kalan tek şey, nasıl becerebiliyor ki insan ama aferin, sevgi. İnsanın kendi içinden. Deresinden.
Düştüğüm en dibe götürebildiğim, çıka çıka yaradana elimde çiçek gibi uzatabildiğim. Bu sevgi denen şeyi nereden bulmuşuz bilmem. Babamdan almış olmalıyım diyorum ama belli ki insan yapımı değil. Ben bu sevgiyi suya batmaz lastikler gibi tepelerinden bastırırım, o yine çıkar. O kadar çok şeyi seviyorum ve bir o kadarını daha sevmeye hazırım ki.
 Affetmek gerek demişti Aysel. Kendini de  herkesi de. O zaman daha kolay çıkıverir sevgi.
Taşımayayım, bir çuval tuz gibi sırtımı eritmesin, diye.
Hayat kavga değil, bir şölen olsun diye.

Ruh, Beden ve Yeni Şeyler


İyi ki bu yazıyı yayınlamamışım (yayımlamamışım) dediğiniz kaç yazınız oldu? Benim çok oldu. Daha da çoğu, keşke yayınlamasaymışım dediklerim. Ama düşünürseniz, bu biraz şuna benziyor, keşke öyle düşünmeseymişim veya keşke öyle biri olmasaymışım.

Madem ki ölüm çok yakın, korona virüs, o zaman yazıda özgür olabilir miyiz? O kadar uzun boylu değil bence. Hayatta hep kaybedecek bir şeyi yokmuş gibi yaşayınca insan, belki en unutulmaz şeyleri o zaman yaşar. Ama belki de en nazenin, en tatlı ve huzurlu şeyleri de kaybedecek şeyimiz varmışçasına camdan pabuçlarla parmak ucunda yürüyerek severiz.

Pelin Buzluk'u çok seviyorum. Ortanca'yı. Okusanız siz de sevebilirsiniz.

Öğrenmeye veya öğrenmenin kenarından bakmaya o kadar hevesliyim ki, korona yokken de bu böyleydi. Hayatta online bir eğitim kadar karşı koyamayacağım çok az şey var gibi geliyor bana. İspanyolca mı, tamam. Şamanizme giriş mi, o da olur.

Dilşad hanımın önerisiyle izlemeye başladığım On Body and Soul. Yani bu hayvaniyet içinde bunca zarafet, Macarları hep överlerdi ya doğru övmüşler. Bu filmi nasıl unuturum bilmiyorum artık. Geyikler gibi rüyalarımda gezinsin.

Bunca yol gidip, para harcayıp alabileceğimiz en değerli şey bence ne biliyor musunuz? Bir kazma ve kürek. Bunlar saplarından ayrı satılıyor, sanırım daha pahalı olsun diye öyle. Bu kazma kürekle evinizin ortasını kazabilirsiniz. Tertemiz toprağı kazıp mis gibi taze toprak kokusu bulmayı umarken,  başkasının çöpü çıktığında, kök aradığınız yerde naylon poşet ve hafriyat bulduğunuzda hayat bir süreliğine kederli bir şey olabilir. Herkes evinin ortasında hazine var sanır ama işte çoğu böyle şeylerle dolu. Onları temizlemek işte. Bence evde kalmaya çok büyük anlamlar yükleyeceksek biraz bu anlamı yükleyebiliriz. Öğretmenliğimden kurtulamıyorum. Belki de kurtulmaya çalışmamalıyım. Öğretmeye mi geldim acaba dünyaya?

İnsan yıllar geçtikçe Yılmaz Morgülün dediği gibi egolarından lego yapmayı öğreniyor olsa keşke. Keşke kendime ve diğerlerine giden yolu çok daha önceleri anlamış olsaydım diyorum bazen ama bilmiyordum işte. Neyse, her şey insan için.

Milföy ve Güneş


Herkesin içinde yenilmeyecek milföyü birbirimizin yanında yemeye başlayınca. O zaman başlamış olabilir mi gerçek hayat? Yabancılara o dişlerle gülümseyebilince.

Kendini melek sananlar için, göklerden düşmekle. Gözlerden de tabii. Öyle öyle insan oluyor belki insan. 

Siz peygamber veya evliyaullah değilsiniz demek istedim o günler caddelerde. Günah işleyesiniz diye demiyorum bunu. İşliyorsunuz diye diyorum demek istedim. Sizi şu huyunuzla da bu yanınızla da sevenleri eleye eleye, mağaranızdan dönünce evinizde kimi buldunuz? Peki mağarasından dönen kimler sizi buldu evinde?

Hayattan alacaklıydım gibi geliyordu. Ama dişimi de tırnağımı da takacağım herhangi bir çentik bulamıyordum. Kaybettiğim fincanımın peşine düşüyordum bunlar yerine ve terasa çıkıp çay içiyordum. Hayattan alacağını düşünmek insanın canını yakıyor, onun için hayatımın bendeki hatrının çokluğunu düşünmeye çalışıyorum. Bir sürü yürüyüş gölde kaldı, boyalar, kağıtlar, şarkılar, kelimeler, parmak uçlarım, masanın altında plastik bir kutuda.

Yeni ve güzel hiçbir şeye dokunmadım uzunca bir süre. Eskilere sadece, yaralarımızı, benim, onların, sarmak için. Peşinizden gelmeye ne kadar hevesliydim değil mi? Kervanınızın ipini bırakıp yoldan çıktım. Bana olan sevginizin bir türlü içime sinmeyişine anlam verdim.

Affedilmeyi özledim, ne olur diye yalvarmayı, o kadar sevmeyi özledim, kadifeye alnımı sürmeyi, ağaçların kabuklarına dokunmayı, toprağa vişne çekirdeklerine ayağımı basmayı, hayatın uyuşturan ağrısını içimde duydum, yaşamaya devam etmek istedim, ağlamayı özledim. Okunmuş su içmeyi.

Bir toz bulutundan kelimeler dökülürdü, kelimeleri özledim. 

Dişlerimin arasında birikti söyledikleriniz. Hani diyordu ya şarkıda. Terzinin ağzındaki iğne sessizliği.

Annem olmasını özledim babamın. Kardeşimi. Onaltı yaşıma kadar sevildiğim yanım her ne idiyse, kim isem onu özledim. Koptuğu yerden bağlanan pamuk iplikliğini. Sen yeni mi doğdun dediler bana, bu kadar mı bilmiyorsun hayatı. Ama mesela bu tarafımı özlemedim, bilmememi veya bilmezden gelmemi. 

bir cennet yok sanıyordum, vardı. Suyun üstüne zulümat yağmıştı sadece. Geceleri yağar. 

Duvarda beliren rutubet, yosuna dönüştü, bir tanecik duvarım yıkıldı, gözlerimin gözleri açıldı*, tüm camlarda görebilirsiniz beni. 

Bu kadar çok görünmemiştim gizlenirken,
herkes anlıyor muymuş, duvarların yarısı cam ve her yerde aynı şarkı, metal bir kutuda giderken dinlediğimiz. Dağılmış bir kız grubunun, sonsuzluğa dair şarkısı. Hiçbir şey sonsuz değilken, güneş gibi sonsuz olalım dileyen bu cahil kızlar, her şey gibi yaşlanırken, hayat neden hala bu kadar güzel geliyor ki. İnsanın bütün ayarları bozuluyor da, yaşamaya ayarlı ayarları sanki yerinde duruyor.

Beni öldürmeyen güçlendirmedi.
Yorgunum da dargınım da ama ayağımın dibine bir çizgi çizdim tebeşirle. İşte buraya kadar geldim. Parçalarımı sonra toplarım diyerek uyudum uyandım battaniyemi sürüyerek, yürümeyi bırakmadım. Rüyalarımı yazmayı da. Vecdsiz geçen yıllarınız olduysa sizin de son bulsun.

Dünya soğur, akşam serinlerken, benim sensiz sevinecek bir şeyim yok.** Dedim. Kime dedim bilmiyorum ama içimde pembe bir yumak gibi tuttuğum, sevmişi, kaybetmişi, kirlenmişi aldım düştüğü yerden, öpüp alnıma koysam kutsal bir şeyin hatırına iyi olurum gibi geldi. Benim elimde olmamasını istiyorum, elimde olanların. Yükten nasıl kurtulunur diye yol yordam anlatmayı değil yükü insanca paylaşmayı özledim. Ben öğretmen olmayı neden istemiyordum hatırladım. Yalnızca huzur bulmak istiyordum. 

* I thank god for most this amazing day / e. e. Cummings 
**birhan keskin
Sol and Luna 


Bir kardeş


Benim bir kardeşim var kardeşimin adı mutluluk. Benim gibi sonbaharda doğdu. Ona tuhaf gelirdim hep. 33 yaşında anladı beni. Yoo, 35 yaşında anladı. 
Kardeşim uzakta yaşar. O kadar yakınız artık. 
Ben ve o koyun koyuna kıvrılmış iki solucan gibi toprağın altında büyüdük. Toprağımızı çubukla  eşelediler ve bizi balıklara bölüştürdüler ama biz yeni gövdelerle büyüdük, yarımızı yeniden uzatarak. Güldük dedik ki olsun hayvanatı besliyoruz özümüzle. 
Bir kardeşiniz varsa toprağın altında yalnız değilsiniz bu sizi avutacak bir şeydir. Biri sizinle yaşadı ve tümden deli değildiniz ya yahut tek deli değildiniz yahut sebepleriniz vardı, bilen biri.
Benim bir kardeşim var keşke hepinizin olsa. Bir kardeş karşı karşıya bakan iki penceredir veya kapısı size en yakın olan komşu.
Ben bir gün yüzmeyi öğrendim, o da vardı. Ben bir gün çıkıp gittim ardımdan geldi. Bir kardeşim olmasaydı varlığıma inanmayabilirdim. Bir kardeşim olmasaydı yaşadığıma inanmayabilirdiniz.
Uzun yıllar, ağlayacağımız şeylere gülerek yaşadık. Benim bir kardeşim var. Dünyanın en güzel şeylerinden biri bu. Sonra otuzüçümde sonra otuz sekizimde ağlayınca, belki de dedim asıl gülünecek şeyler şimdikilerdir.
Küçükken bir şarkı uydurmuştuk. Bir zamanlar ben de üşüyordum mum, ama sen geldin beni üşütmedin mum.

SANATÇININ YOLU KİTABI 6 HAFTALIK BAŞLANGIÇ ATÖLYESİ

Sizi, eğitimcilik ve danışmanlık birikimine, mizah yeteneği ve hayalgücüne çok güvendiğim arkadaşım Ayşenur Yılmaz'ın atölyesine davet e...