Evin


Evin neresi? İşte burası, şu olduğun yer. Yağmur yağıyor. Evin yağmur. Okuduğun, söylediğin sözler evin. Yedek anahtarı yok, çatısını yağmura karşı sağlam kılan sensin. Kendini yaşamdan sakınan sana, kendini yaşama sun ve gerçek kıl diye bir ev. Evinde bir evyeye geçmişi çamaşır suyuna yatırmışsın ama işler pek öyle yürümüyor. Hayata duyduğun merakla penceresini tıklatmışsın evinin. İçeriden sen bakıyorsun dışarıdan sen. Yağmur sen, yağmurda ıslanan pantolon, kazak sen ve onları kurutan soba sen. Bir gün, her şeyi olmak o evin fazla gelir ve yalnızca dış kapının mandalı olmak istersin ama kendi başına bir ev olmak şahanedir çünkü bu şekilde, işten dönerken kola almayı asla unutmayan bir babaya benzersin. Tüm derdine rağmen iyi ki o eterik göklerden düştün. Bayan Peregrin'in, uçan balon gibi uçup gitmesin diye demir ayakkabılar giyen kızıydın. Şimdi evini bir daha bırakma, yücelerden yücelerden konuşma diye sana bir beden, bir bahçe ve müzik verdik. Adi şeyleri seveceksin, sıradan konuları kolaylıkla konuşabilecek ve mecburiyeti istikrarla karıştıracaksın. Gerçek bir insan olmak zormuş demeyesin diye başka insanlar koyduk yanına. Onları evinde misafir edeceksin ve onlar kendi evlerini arar ve bulurlarken konuşmadan durmaya tahammül edeceksin.

bırakmak


Ben yıllar önce bu şarkıyı söylemeyi bırakmışım. Siz neleri bıraktınız? Bisiklet sürmeyi, uçurtma uçurmayı? Sevdiğiniz insanlara daha yakından bakabilmek için, sevdikleriniz tarafından dalga geçilmemek için, âşık olduğunuz şeyleri? İnsan olduğumuz için, en çok insanlarla birlikteyken var olduğumuzu hissettiğimiz için, onlar için bir şeyden, o gülünç sevgilerinizden vazgeçmek öyle doğal öyle gerekli geldi değil mi? Aynaya dans ederken şarkı söylerken “yakalandınız”

Geçinebilmek için, sizi asıl hayatta tutan şeyleri, şiiri?

Sevgiliniz için kitapları?

Ortak alanınız uğruna odanızı, kırmızı koltuğunuzu?

Allahınız için isyanınızı?

El yazınızı, daha çabuk olmak uğruna?

Daha makul olmak, hayat merdivenlerini daha çabuk çıkabilmek uğruna aşkı?

Hastaneden daha çabuk çıkabilmek uğruna yaşama sevincini?

Anne olmak için çocukluğunuzu? Oysa çocukluğunuz çocuğunuza daha çok lazımdı belki.

Çamaşır asarken de şarkı söyleyebilirdiniz. Kocanızla sohbet edebilmek için gitarınızı, annenize annelik edebilmek için edebiyatı, romanı? 

Her yerinizi sarmış bir bitki gibi, sözcükler, büyü, renkler, müzik. Ekmeğinizi kazanmanız gerekiyordu, o yüzden futbolu, bagetlerinizi, o yüzden kolaj yapmayı, o yüzden cadı şapkanızı, karaoke mikrofonunuzu bıraktınız. Yanınızda taşısaydınız ya topunuzu. Belki biri daha vardı alışveriş merkezi görünümlü ofisinizde, okulunuzda, devam etseydiniz. Devam etseydiniz. Kalbinizde onun mumu yansaydı. Açıktan konuşamadığınız aşklarınızı kendinizle sohbet etseydiniz, sesinizi kaydetseydiniz, tırnaklarınızı dişlerinizi bunun için uzatıp, hep hatırlayabilseydiniz, birini bulurdunuz belki bulurdunuz ve her gün onunla konuşarak canlı tutardınız o çiçeği. Benden size abla tavsiyesi. Sevdiğiniz, size yaşadığınızı hissettiren hiçbir şeye kıçınızı dönüp gitmeyin. Yoksa, acı dolu, bommmmboş bir hayatınız olur.

sarmaşık

 Stadyuma kadar yürüdüm. Alışveriş merkezine kadar yürüdüm. Eğer yarın yürürsem kendime çiçekçiden çiçek alır öyle dönerim. Ama çiçekçi o saatte açık olur mu?

Akşam Ayşe, balkabağına bir Hello Kitty yüzü oydu. Çıkan kabak çekirdeklerini kurusunlar diye gazeteye serdim. Balkabağı çok güzel kokuyor.

Yaldızlı bir fincanda çayımı içtim. C’nin Do, D’nin Re olduğunu öğrendim. 

Serenay bana kalp kalbe karşıdır çiçeği gönderdi. Notunu okurken, çiçeği açarken acaba nasıl, acaba kim ve neden. Kat kat sarılmış balonlu ambalaj, kağıt, bant. Yaprakları küçük kalplere benziyor ve upuzun saçlar gibi uzanıyorlar. Birkaç hafta önce kendime bir sarmaşık almıştım. O da hızla büyüyor. Sarmaşıklar çok umut veren canlılar değil mi? Hep yeni bir bebek dal, bebek yaprak, eski yapraklardan taze bir renkte. Nazlanmıyor ve bir yolunu buluyor.

Keşke bilmenin bir yolu olsaydı, benim yüzlerimden biri, bir başkasının aynasında duruyor, çiçekli, kelebekli bir aynada, nasıl görünüyorum,  bana dair neyi hatırlıyor? Herkese yetemezdim belki kimseye yetmedim de, yine de bir şeyler olmuş, yine de oradaymışım. Bu duyguyu, biri için var’dım, bana günaydın diyen biri vardı. Gerçekten var olduğunu her insan, keşke bir anketi olsa, kaç saatte, dakikada, ayda bir hissediyor? Belki en yoğun olarak bunu aşkta yaşadığımız için tutunup kalıyoruz aşk konusuna. Aşkta hem tanrıda, hem ana babada, hem bedenimizde istediğimiz o ışıltının, o var olma tınısının tohumu olduğu için mi? Çabucak büyüyor, elde olmadan, bir gece hesapta yokken, işte bu sarmaşıklar gibi, nazsız, kararlı, hangi dala, hangi yukarısına veya aşağısına dolanacağını bilerek, sormadan, izin istemeden. Keşke daha çok ve her gün her an daha çok histe, anda ve eylemde bu olsa veya zaten olduğunu biz de görsek, ah görülüyormuşum, sesim zaten varmış ve dinleniyormuş, O zaman bile yok, sanmam, aşka yine düşerdik, boşverin, birinin yerine başka bir şey koymaya boşuna çalışıyoruz.

 Söyleyecek ne kadar çok şarkı var.

Gran Torino

Bazı şeylere cevap bulmuş olmam hoşuma gidiyor. Örneğin, leopar desenli bir şey bana yakışır mı veya alt kirpiklerimize bir şey sürmeli miyiz? Veya ben artık nahif biri değil miyim?

Kötülüğüme bir kavrayış yolculuğu, bir manevra, bir kazı yaparak onunla konuşmaya çabalıyorum. Konuşuyorum, nasıl yapalım da bu acıyı çekmeyelim ve başkasına acı vermeyelim diye. Bu beni hemen iyi biri yapmıyor ama olsun.

Sevmek ve sevilmek çok güzel olduğu için veya insanların yüzüne vurmak istemiyorum, onun için, yolunu da çok bilmiyorum direk söylemekten başka. ta ki son ana kadar, bardağım çabuk taşmıyor, bardağımın başında da beklemiyorum açıkçası. Bazen şöyle demek istiyorum asıl naif sizsiniz. Bir kayanın üstünde oturup bakıyorum size. Kayanın yosunlarını yolarak bakıyorum. Aynı yollarınızın yanınıza hep kâr kalacağına inanmanız dolayısıyla, öğrenmiyorsunuz ve sizin öğrenmeyişiniz başkalarına acı veriyor.

Bana gelince, belki de onlardan daha matah değilim. Yıllar önce bana tamamen başka bir şeyden dolayı kızan bir arkadaşım bana şöyle demişti. Bloga gidip seni hiç tanımayan insanlara çok iyi biriymişsin gibi yazıyorsun. Gerçekten de öyle yapıyorum Başakcım diyememiştim. Şimdi diyeyim. Buraya gelip elbette senin değil kendimin iyi biri olduğunu vurgulamayı seviyordum. Hem insan genelde böyle bir varlık olduğu için hem de neden biliyor musun? Benim galiba buradan başka derleyip toparlayabildiğim bir hayatım yoktu ve umuyorum ki şimdi var. O yüzden burada da, orada da iyi, kötü, güzel, çirkin ve her şey olabilirim ve bunun bedelini ödeyebilirim.

Son zamanlarda Jamie cullum’dan gran Torino’yu dinliyor, mavi bir mum ve ejderha kanı adında bir tütsü yakarak yazıyorum.  Başımıza gelenlerin hepsinin bir değil beş değil beş bin sebebi olabilir. Bugün atölye grubunda Ayşenur o filmden bahsedince (what the bleep do we know) aklıma geldi. Ne biliyoruz ki? Bu soru beni hep sevdiğim insanlara döndürüyordu bazen kendi mutsuzluğum pahasına. “Ne biliyoruz ki?”

Elektrik kesildi. Elektrik kesildiğinde dünyanın anında sessizleşmesini o kadar seviyorum ki.

Ormanda gezen bir kadınla ilgili bir şarkı yazmıştım. Yazdığım şarkılar marşa benziyor veya ninniye. Bu arada spotifyda şarkı yayınlamanın ne kadar kolay olduğuna inanamazsınız. Sadece bir hafta bekliyorsunuz. Bence herkes kendi şarkısını yazıp direk yayınlamalı. Ama en son bunu bir kitap için söylediğimde herkes yazar ne var ki dediğimde bu sefer beni fazla hafife almışlardı. Hani İngeborg bachmann diyordu ya insanlar birbirlerini küçük küçük zaten her gün öldürüyorlar savaşa gerek bile yok. Bir arkadaşım bana şöyle demişti. kitabını kimse almazsa öğrencilerimize zorla satarız okulda. Ama ben bunun üzerinde durmayacak kadar efendi biriydim. 

Buraya çöp dökmeye gelmiş gibi oldum bugün, o öyle demişti bu böyle demişti diye. Bırakın biraz da ben anlatayım. Efendi biri olmanın insanı kanser yapabileceğini babamdan biliyorum ve bence gabor matenin de bu konuda söyleyecek çok sözü vardır. Bu durup dururken ortaya çıkan travmalara ve travmacılara başlayacağım artık. Şaka şaka. Hepsiyle başa çıkacağım kendim ve gelecek nesillerimiz için. Sonra buraya gelip hepinizi iyileştireceğim merak etmeyin.

Koroda bir ses

 

Ben yaşlanıyorum ve bu, hiç Şeyma Subaşı gibi vücudum olmadan direk yaşlanmak üzücü de olsa, biraz hoşuma gidiyor. Çünkü ben dediğim şeyin rengi belirginleşiyor, donuk mumu eriyor. Eskiden beri başkalarının bende ne bulduğunu anlayamazdım artık anlayabilmeye başladım. Sevilmeyecek biri değilmişim, tercihinizi takdir ediyorum.

Değişirken, içeri doğru sokulduğum her bir saniye buna değermiş. Tabii aklımın bir yerinde bugün arkadaşımın anlattığı gibi keşke ben de hentbol takımı kurabilseydim ve böyle yalnızca durgun işlerle uğraşmasaydım, evet kendime bayılmıyordum ama şeyler delice temas etmiyor artık. Sahteliği sezinlemek için bir kulak daha takıldı sanki. Bir gözlük numarası daha eklendi ve bir şeyler temas ettiğinde, bu gerçek hareketlere ve kararlara dönüşüyor. Öyle havadan edebi bir ruhsallığa, ruhbanlığa sanki dudak büküyorum.

Hepimizi daha çok sevebilmeye başladığım da bir gerçek. Anlayacağınız üzere ben buraya her gelişimde bir buçuk metre daha uzamış oluyorum. Şaka. Sadece bunları epey inceliyorum. Ne oluyorum, ne oluyoruz diye. Anlayabileceğim yanlarına eğiliyor eğiliyor ve anlamadığımda suya bir taş atıyorum.

Sevgi'nin gönderdiği bir alıntıda, "Daha iyi insan olmak" diyordu. "Yazmanın amacı bu olmalı." Bu tabi tartışılıyor ama bence de yazmanın değil her şeyin amacı bu olmalı. Ne kadar gerçek olur bilmem ama yaşamak dururken yazmak istemiyorum artık. Sabah erken kalkmak ve koltuk bakmak için ailemle İkeaya gidebilmek istiyorum. Bitcoin yükselince mutlu olmak istiyorum. Buraya gelince de bitcoinden bahsetmek istiyorum. Hayır belki o kadar değil ama cadı şapkası almak için paraya ihtiyacımız var ve ben kafama o şapkayı takarken ayağım yere de bassın istiyorum.

Bende pek çok şeyin müzikle ilgisi var. Koronun ilk buluşmasında Masis hoca şuna benzer bir şey dedi. Koroda şarkı söyleyebilmek için önce birey olmak gerekir. Ne çok duvar ne çok kapı var, yazı dışında. Rüyamda bir şarkı sesi duyuyordum. Tüylerim diken diken oldu, gözlerim doldu. Kilise korolarında söylenen klasik şarkılardandı. Evimden çıktım. Yakındaki alışveriş merkezinden geliyordu. Oraya yürüdüm. Alışveriş merkezinin ortasına yürüdüm ve orada kuyruklu bir piyano ve üç kişi vardı. Biri söylemiyor, duruyordu. Piyano kendi kendine çalıyor ve siyah bir adamla bir genç kız söylüyordu. Benim kocaman bir koro sesi olarak duyduğum şey bu iki kişiden çıkan sesti. Bazen işte o iki kişi yeter gibi geliyor bir koro olmaya. ve bir şeyleri yüceltmek, birine hayran, birine teselli olmak istiyorum söz söylerken. Aman ne büyük hedefler diye kendime de dudak büküyorum bazen ama bu, zaman zaman kaybettiğim ve sanırım benim özümü oluşturan şeylerden biri.

SANATÇININ YOLU KİTABI 6 HAFTALIK BAŞLANGIÇ ATÖLYESİ

Sizi, eğitimcilik ve danışmanlık birikimine, mizah yeteneği ve hayalgücüne çok güvendiğim arkadaşım Ayşenur Yılmaz'ın atölyesine davet ediyorum. Ben de orada olacağım. 


"Julia Cameron; yaratıcı hayaller ve özlemler ilahi bir kaynaktan gelir diyor ve ekliyor: “Sizin vasıtanızla kendisi ifade etmek isteyen bir yaratıcı enerji vardır, bunu aklınızda tutun. Çalışmanızı veya kendinizi yargılamayın.Bunları sonra çözümlersiniz. Tanrı’nın sizinle çalışmasına izin verin.”

Sanatçının yolu kitabının elimdeki baskısının kapağında 11 milyon baskı yazıyor. Bu kitap yazıldığından beri insanlar bu kitabı okumuşlar, ilham almışlar ve uygulamışlar. Hala da okumaya ve üzerinde çalışmaya devam ediyoruz. Julia’nın ilham veren sınıflarından birine katılma fırsatımız olmadı ama işte buradayız ve kendimiz ve birbirimiz için bu yolu beraber yürümeye başlıyoruz. Hedefimiz doğada ve evrende zaten var olan tasarım ve sanatla bağ kurmak ve sonra da kendi yürüyeceğimiz yolla buluşmak. 

Kitap aslında 12 haftalık bir atölyeyi içeriyor. Biz ilk yapacağımız buluşmada bu yolun bizim ilham alabileceğimiz bir yol olup olmadığını; temel araçlarını,yöntemlerini ve belli başlı alıştırmalarını konuşacağız. İlk buluşmadan sonra yola devam etmek isteyenlerle kitabın ilk 6 haftasını yine 6 haftalık bir süreçte çalışacağız. Buluşmalar online ve zoom üzerinden gerçekleşecek. İlk buluşma 31 Ekim 2021 Pazar akşamı saat 20.00 da ve sonraki buluşmalar da takip eden haftadan itibaren yine Pazar akşamları aynı saatte olacak.

Julianın deyimiyle bu süreç başkalarının yaşamlarına,umutlarına,hayallerine ve planlarına oransız bir şekilde aktararak çar çur ettiğimiz yaratıcı enerjimizin kendi içimize geri çekilme süreci. İşte bu çekilme süreci de kendi içinde bir öz oluşturdukça kendi sınırlarımızı,hayallerimizi ve özgün hedeflerimizi belirtmede ve sanatımızı ortaya koymada güç ve esneklik kazanırız.

6 haftalık atölyenin ücreti 200 tl. Ücretleri ilk buluşmadan sonra atölyeye devam etmeye karar verdiğinizde gönderebilirsiniz. İlk buluşmaya ve atölyeye kayıt için aysenur.a@hotmail.com adresine katılmak istiyorum bilgisi ve telefon numaranızı da içeren bir mail atmanız yeterli. 

Son sözler yine Julia’dan: “Bazıları üne kavuşacak,ama çalışan herkes şereflenecek.”

Evin

Evin neresi? İşte burası, şu olduğun yer. Yağmur yağıyor. Evin yağmur. Okuduğun, söylediğin sözler evin. Yedek anahtarı yok, çatısını yağmur...