28.10.2018

kurşun



Olan bitenin bir anlamı var idiyse, hayatı meğer ağız tadıyla yaşamışız, bu anlaşılsın diye. 
Sevilmişiz. İçimize işlesin diye bir gün sevilmedik, dokuz yıl sevilmedik. Sızıp duran sevgi,
hepsi kuruyunca anlayın, hepsi, olanı alacaktık, alalım diye.

Bir otobüs camına dayamış kafamızı yıldızlara bakıyorduk. Daha bilmiyorduk, ayak uçlu baş uçlu iki yeşil balıklı yüzük, daha parlamamış parmağımızda. Sevildiğimizi bilmiyorduk. Türlü dertle korunarak ve kulak tıkayarak, güneye gittik, sıcağa, tütüne.

Allah'ın ne çok adı vardı, Allah herkesin kalbinde ne çok başka birisi. Özür dilerim demeyi bilmiyorduk özür özür dilerim. Kedi gibi esnemeyi, bir yastığa sarılmayı, bir yumuşak battaniyeye dolamayı kendimizi, bir mum yakmayı bilmiyorduk, ısıtmayı. Başka bir yerde sanıyorduk evi, hep evin dışında bir yer gibiydi.

Alınmadık dersler insana hastalık, aynı dertte insanlar birbirine musallat olurmuş. Aynı tutunuk, aynı sevgi arsızı. Kendimizde direndiğimize yapışıyorduk. 

İçimizde kıvrılmış yumuşak bir hayvan* sürünerek ve ıslatarak geçtiği yeri, sarılın diyordu 
 ve bunu tek başınayken bile yapsanız yeter. Gözlerine bakın insanların ve söylemediklerini dinleyen küçük kulaklar geliştirin. Bir gün inanmanın başka bir yolunu bulacaksınız.

Kurşun döküldü, üzerliktik havaydık yedi derde devaydık. Başımıza gerilen örtü kalktı. Sonrasında yalnızca gökyüzüne yeşile bakmamız gerekiyordu.

*mary oliver/wild geese