19.10.2017

Ultimate Frizbi


Pazar günü halı sahanın karşısındaki büfenin önünde, piknik masasında. Dolu dolu sonbahar güneşi, bana bakın, yalnız bana, az kaldı gideceğim dedi, gelip geçen herkes hava ne güzel diye tasdik etti takdir etti, beklenmedik şu güzel şeyi siz de görüyor musunuz? der gibi insanlar birbirlerinin yüzlerinde aynı sevinci aradılar.

Büfeden kahve aldık, önümde bir kitapta ihtiyarların gençlerin hevesini kırmamasıyla ilgili bir yazı vardı. Sonra, ağaçlar, insanlar, yan masaya birilerinin Fethiye'den getirip arkadaşlarını sevindirdiği meyve dolu kasa, şen sesler, herkes için ucundan bir parça koparılıp kaçırılacak kısa, azıcık bir an, haberlerden önce, her şeyi hatırlamadan önce beyaz bir zihinle dünyaya bakılan, kitap bile okunmaz bir an geldi. Sanki bunlar olmadığı için okuyormuşuz, bu anki kadar mesut olmak nedir bilmediğimiz için. Doğru diyor Wilhelm, dünyada anlamlı bir iş yapanlar mutlu insanlar değildir, umutsuzlardır. Güneşte ağnama fırsatı uzasa yahut insan bunu mutlak mutluluk saysa, hayat ne güzel, neyime yetmiyor diyebilir. Ya da kaderine büsbütün teslim olsa, ü
mitli veya ümitsiz olmak bize düşmez, biz nöbeti teslim edeceğimiz günü beklemekteyiz diyebilir.

İleride oynayanlara bakıyoruz. Ultimate frizbi, dünyanın hakemsiz oynanan tek takım oyunu. Canı oyun oynamak isteyenlerin, dünyanın en mühim işiymiş gibi yapmadan, hem ciddiyet hem neşeyle oynadıkları bir oyun gibi görünüyor. Eğer frizbi size gelirse yerinizde durup elinizden çıkarıyorsunuz. Frizbiye tutunmak yok. Elden ele elden ele amaç frizbiyi karşı sahaya geçirebilmek. Kimse karşı takımın oyuncusuna dokunamıyor. Kadınlar ve erkekler birlikte oynayabiliyor. Oynamadım, oynayanlar daha iyi bilir ama uzaktan bakınca ultimate frizbi, birlikte yaşayabilme üzerine bir alıştırmaya benziyor.

Hava öyle güzel ki kitap okunmuyor, dışarlara bakılıyor.

17.10.2017

Eski Masum Saatlerin Yelkovanları*

Zor olmalı. Yaşamanın kiraz küpesi kız çocuklarının kulağından çıkarılıp alınırken izlemek. Göğü incecik bir aralıktan, iki gölge, iki perde arasından mavi bir çizgi kadar görürken onlar, bilmek, konuşamamak.

"Dünyanın en eski günahlarından biriydi, bizimle başlamadı" diyenlerle, "bizimle bitmeliydi" diyemeyenlerin sessizce yedikleri öğle yemekleri zor olmalı. Bir çift söz hakkı olmak söyleyecek, onu da muhatabına söyleyemiyor olmak. Önceden, böyle bir çocuğa denk gelse, onu kurtarmak için canını ortaya koyacağını bilmek. Şimdi bilemez olmak; kendisine gösterilen manzara geceleri canlanır, o çocuklar o halleriyle avizenin orada asılı durur. Kaderleri buymuş diye inanmaya çabalamak zor olmalı. Biz onlarla aynı şeyi söylemiş olmayalım, biz bizimle aynı şeyi söylemiş olalım diye lafı içinde eğirir dururken sözün zamanının çoktan geçtiğini görmek zor olmalı.

Kıyamet gelmiş geçmiş de dehşete inanmak için “ama daha sûr’a üfürülecek” diye işaret beklemek. Doğuya ve batıya, insan kardeşlerine doğru içinden akıp duran ağlamayı içine itekleyip durmak zor olmalı. Ben kimim ve neye üzülmem gerekir diye etrafa bakınmak, ne yapsa bir diğerine ihanet etmekle suçlanacak, ekmeksiz kimsesiz ve onursuz kalacak olmaktan her gün endişe duymak. Kederin yersiz olduğuna, canların kuş olup uçtuğuna, yananların gerçekten yanmadığına gerçekten inanmak zor olmalı.

Kardeşlerimiz  kırık kollarını bacaklarını hayatlarını sürüyerek bir gün dönerler, birlikte vapurlara, otobüslere bineriz, aynı iş yerlerine, aynı cennet bahçelerine gideriz. Otobüste birbirimizi görmezden gelemediğimizde onlara şöyle deriz: Kötülerin en kötüsü, iyileri de yanlarına çekebilenlermiş. 

Düşünecek zamanı çok olmak zor olmalı. Düşünecek zamanı olmayacak kadar meşgul tutulmak da zor olmalı. Ayağına taş değmeden bu günleri atlattığına memnun olmalı iken  kimselere, "ben artık evimdeyken evimi özlüyorum" diyememek de zor olmalı. Böyle bir hayatı istemiyorken hayatı böyle yapanlardan biriymiş gibi gelmek kendine, çaresiz kalmıştık demek, o zamanlar öyle zamanlardı demek, unutmak zor olmalı. Daha zor değil ama bu da zor olmalı. 


11.10.2017

Hayatı burasından



Bir çocuk şunu merak edermiş: Kimin aklındayım? Yetişkinler de farklı değil, sevmek, sevilmek, konuşmak, birinin aklında olmak istiyorlar. İnanç belki bu yüzden de kimimizin hayatındaki en önemli bağ oluyor. Marquez'in bir kitabında vardı, "senin tanrıya inanman değil onun sana inanması." Bu, hayatla bir bağ, "bana inanan biri var, birinin aklındayım."

İhtiyar ruhlar sohbet ediyorlar. Biz hayatı burasından olsun tutmalıymışız, olmayışıyla, toprağının gevşekliği, dostluğunun faniliğiyle. Güneş batacakmış, tek bir hayat ibaresi taşımayan, tek bir ses olsun işitilmeyen antik kentlere bakmalıymışız.  Buralar artık daha da değersizleşecekmiş. Bu acılardan hepimiz geçiyormuşuz. Başkaları için de yaşamalıymışız. Neyin önemli olduğunu böyle böyle öğrenecekmişiz.
Arafta, terminallerde, kimlere rastlayıp elinden tuttuysak bu ara, ne okuduysak, ne pişirip dağıttıysak, elimizden bunlar tutacakmış. 

 Eskisi gibi olmayacakmışız. Yenisi gibi olmamız da zaman alacakmış. 

17.09.2017

Dünyanın Sonundaki Ev



Dünyanın Sonundaki Ev, Michael Cunningham’ın bir kitabının adı. Dört ayrı anlatıcı, aile olmayı, bir hayat ve birer kimlik kurma hikâyelerini anlatıyor. Kahramanlar bunun için bir yuva arayışındalar; daha önce kimsenin kurmaya çalışmadığı tuhaf bir aile için bir ev. Bulduklarında evden eminler ama hissiyattan değiller. İyi bir ev, iyi bir eve denk gelmeyebilir.

Ev diye bildiğin yerden çıkmak. Huzurunu kaçıran komşular yüzünden, kendi yolculuğunun huzursuzluğu yüzünden. Güzel olanın uzak bir diyarda da olsa kendini tekrarlayacağı umuduyla gitmek. Uzak ama sıcak gelene doğru gitmek. Dört farklı açıdan görmeye çalışır gibi gerçeği, rengarenk, kırık aynalı, kumlu bir çiçekdürbününü elinde evirip çevirmek. Kendi dalga boyunu bulmaya çalışırken kaybolmak düze çıkmak kaybolmak; aynı arazide, haritalar yapacak kadar çok gezmiş olmak.

Arada bir, gençlik eşyalarını - el örgüsü bir hırkayı, bir dergide çıkan ilk şiiri, babanın verdiği bir kitap ayracını almak için kimse yokken geri dönmek. Büyüme battaniyesinin parçalarını evden sökerek kaçırmak ve diğerlerinin ucuna eklemek. Her yıl duvardan bir posteri daha indirmek, kıyıyı köşeyi tütsülemek, cebinde taşıdığı bir hayat dilimine arada bir tuz dökmek. 

Tao inancına göre yaşamın başında ruhla madde ölümcül bir savaşa tutuşurlar. Sonunda ruh, maddeyi alt eder. Ancak maddenin şeytanı olan Shuhyung ölürken duyduğu acıyla başını güneşin tonozlarından birine çarpar ve mavi kubbeyi sarsarak parçalar. Yıldızlar yuvalarını kaybeder, ay gecenin dipsiz uçurumunda yolunu bulamaz bir halde dolanır. Ruh, çaresizlik içinde Göklerin Tamircisi Nikua'yı arar. Nikua gökkuşağının beş rengini büyülü bir kazanın içinde birleştirir ve göğü yeniden inşa eder. Ancak gökkubbedeki iki ufak çatlağı doldurmayı unutmuştur. Böylece dualizm başlar. Uzayda dolanıp duran ve evreni tamamlamak üzere bir araya gelmedikçe asla huzur bulamayacak olan iki ruh. Artık herkes kendi umut ve barış göğünü inşa etmeye mecburdur.*

Bir mayalanma yeri olan evde insan kendisini kuruyor. Kendisini evinde kuramazsa, dünyanın tabağına ne olarak koyacağını bilemiyor. İnsan ikametsiz yaşayabilir ama evsiz yaşayamazmış. Belki o yüzden bavulunda köklerini, kitaplarını, kişilerini taşıyor. Belki o yüzden, boynuna astığı şey bir postacı çantası olduğunda bile içindekiler böyle ağır geliyor. Evi ararken kendisine bir köşecik, bir teneke kutucuk olsun yapıyor. İçine o günleri, portakal kabuklarını ve kağıtları koyuyor.


İnsan dünyanın sonundaki eve doğru yola çıktığında her şeyin aslına döneceğini, terk edilen yere daha çok güneş ve tipi görmüş kavruk bir yüzle döneceğini bilmeden gidiyor. Uzun yolun sonunda orası meğer burasıymış, tüm keşiflerin sonu, burayı ilk kez tanıyor gibi baştan tanımakmış** diyerek bir daireyi değil bir spirali döndüğünü anlıyor. Eski evden götürdüklerinin kimisini yolda bırakıyor, yolda bulduklarının kimisini çantasına atıyor. Göğün iki çatlağını bunlarla, umut ve barış olsun diye sıvıyor. Bazen olmuyor, bazen oluyor.


*Çay ve Zen, Okakura Kakuzo

**T.S. Eliot, Little Gidding (çevirisi)





11.09.2017

Memento mori



Georgia (O’Keffee) çiçekler yapıyor, çocuk özlemini anlatan çiçekler bunlar. Bunları yaparken, yapay çiçekleri model almış. Yani kopyanın kopyası gibi ama mesele gerçekten çiçeklerin canlı mı yapay mı olması değil. Çiçekler  vajinaya o kadar benziyor ki çoğu insanın bir miktar utanıp kafasını çevirmesine sebep oluyor. Kafatasları çiziyor, bunlar da rahim ve yumurtalıklar gibi görünüyor. 
Georgia, hayatının son 40 yılını New Mexico’da Ghost Ranch’te bir atölyede yaşadı.
 Onu Zen Budizmiyle tanıştıran akıl hocası Arthur Dow'dan çok şey öğrendi. Evini öyle kurmuş, sanatına öyle yön vermiş, sonradan "benim ruhum daha sert ve koyu renkli" diyerek beğenmeyeceği pastel, yumuşacık ve dümdüz resimlere öyle başlamıştı. Gençken dalga konusu olan kıyafetleri şimdi Zen'le bu bir anlam bulmuştu. Rahibelerin elbiselerine benzeyen bembeyaz, simsiyah elbiseler giyiyordu. Ama hanım hanımcık görünmüyordu. Bir tavrı varmış gibi görünüyordu. Aklı karışık, duyguları gelgitli sanatçılar bir de takı taklavat ve renk düşünmeyeyim diye, tüm dertleri sanat olsun diye cisimlerinden uzakta yaşarlar sanki, bazen yemeyi içmeyi sevişmeyi unuturlar ya, evini ve kıyafetini sade, dümdüz, tek renk yaparak sanki içini düzenlemeyi umuyordu.

Georgia’nın hayatını okurken heyecanlanıyorum. Nasıl da küstah, hocalarına minnet duymuyor, önce taklit ettiği sanatçıları sonra ardında bırakmak isteyerek, saygı duyduğu insanların dedikodularını mektuplarında yaparak onları sanki önce kendi gözünden düşürüyor ki aşıp daha iyisini olabilsin. Ya fazla tepki görmüş ya da çok fazla beğenilmiş Dünyaya cevabını zekasıyla sivriltmiş, aslen üzüntü ve hayalkırıklığı olan şey git gide acılaşmış lakin sanatıyla sessiz ve onurluca herkese ağzının payını veriyor. Onu yönlendirmeye çalışanlara tepeden bakan mizahı, sessizliği veya hazırcevaplığı bir zaman bunu yaşamış herkese teselli gibi gelebilir. Biri eserlerinden birini satın almak isterse soruyor, neden? Cevap onu ikna etmezse kimseye bir şey satmıyor. 

Bir sanatçı için ne büyük lüks, iyi ediyor Georgia diye düşünürken hep bir şey oluyor, o kitabı okurken, buna benzer başka şeyler okur ve buna benzer başka düşünceler düşünürken, kapım çalıyor, ya da telefon, ya da haberlerde bir bomba, hayatın o tek bir anda değişebileceği gözümün önüne getiriveriyor, tüm bu küstahlığı insana hoş gösteren şeyin yani benliğin yani egonun yani nefsin ve birine, bir şeye kendini adamanın, bunca ehemmiyet yüklemenin yerle bir tuzla buz olduğunu görünce sanat da, emek de ne olursa olsun her şey bitti, ölüm var. Ne yazacağımı bilir oluyorum ama artık yazmak da o kadar önemli gelmiyor.

Michael Foley, artık kimsenin mea culpa demediğini, hepimizin kendimizi yalnızca iyi şeylere layık gördüğümüzü, hayat üzerinde büyük haklar iddia ettiğimizi anlatıyordu.* Suç bende. Benim günahım. Başıma ne geldiyse kendi arzularım, benliğim
yüzünden (de) geldi demediğimizi. Alain de Botton, ölümü çokça hatırlamanın, masamıza bir kum saati koymanın, dünyalık dertlerimize, nasıl göründüğümüzü ve neler başardığımızı düşünüp durmaya iyi geleceğini söylüyordu. 

Georgia O'Keffee, Bir Ressamın Portresi, Laurie Lisle

Saçmalıklar Çağı, Michael Foley
Statü Endişesi, Alain de Botton
Ivan İlyiç'in Ölümü, Tolstoy

7.09.2017

Ecza



Eski endişelere yeni camekanlar bizim uzaklığımız. Neden gittin diye sormadan önce, nasıl da varlığımız birbirimize fark etmez oldu, nasıl da aynı sokakta yaşadık iki yabancı gibi, ocağımızda pişenler, içimizi döktüğümüz parklar ve ağaçlar nasıl değişti, hakkımızda söylediklerimize ve söylediklerine nasıl inandık, bunları düşünmeli. Uyuyup kaldık, mağaramızın önüne taş yuvarlandı, birimiz içeride kaldı. Yılanın girdiği deliği topuğuyla tıkamaya biri olmadı.

Sonra üzülmedim, sen gelmiştin. Bu bizim seninle başka bir sayfamızdı. Müzeler ve otuz liraya satılan sabunlar da değil, asıl, yağlı pehlivan kollarımızı hayata dolayabilmek, kayıp kayıp düşecek olsa da. Çok güldük yine. Telefonun ucunda kahkahanın tadı süzme yoğurt, koy bez torbaya süz. Ama yüz yüze gülmek başka. Çok güldün sonra baktın gözlerin doldu. Mutluluktan ağlayacağın bir an olsa o an bu olurmuş, böyle dedin. Nasıl da uzakta kalmış, uzakta olmamıştı bu kadar kendim, ben, masumiyet. Korktuğum kadar varmış hayat, yanımda "ben uyuyana kadar uyuma" diyeceğim bir dostum olmadan neler neler neler yaşayarak.

İşte böyle yerlerde biliyorsun midyeler satılıyor dev midyelere dalga sesleri üfleniyor şehrimize dönünce kulağımız denizde olsun, kulağımız olmuş bitmiş güzel şeylerde olsun diye. Aklımızda kahvenin arkasındaki basamaklarda oturan porselen fincanlı garsonlar, olayların perde arkaları, eczanenin floresanı, mavi beyaz bir mazgal gibi şeyler kalacak. Ege miydi, Akdeniz miydi bunlar önemli olmayacak. Akordeon çalacaklar, mavi dondurma karamelli olmayacak, big babollu olacak.

Eğlenmeden de üzülmeden de yaşamak, varoluşun en üst makamı değilmiş diyeceğiz. Varoluşun makamları yok değilmiş ama biz iç içe labirentinden geçtik; masum ve bilge, usanmış ve inanmaz omuzlarla merkeze, oradan da yeniden takdir ve teşekkürlü başlangıca dönüyoruz bak, diyeceğiz. Dönünce de belli ki, ilk baştaki halimize yakın bir şey bulacağız. Ama yol gitmeden olmayacak, anlamadan anlamak mümkün olmayacak. Bitmeyen şeyler de bitmeyecek işte. Olan biten, yılan gibi kendi zehrini alacak; daha sağlam olanı giyinmek için kendi derisini çıkarmış olacak.


Sonra yeniden güleceğiz.

2.05.2017

Hotel California


Bu şarkıyı çocukluk arkadaşım söylüyor gibi -ki hiç böyle çocukluk arkadaşım olmadı. Tozlu yollardan gidiyormuşuz. Büyük kamyonların rüzgarından gidiyormuşuz. Boynuna asmış gitarını da. Çingene çadırlarını, ağustos böceklerini geçmişiz. Otobüsün yanlışlıkla bıraktığı bir yerden, yürünerek varılması güç bir yere, eski bir yere, eskidiğinin farkında olmayan bir yere gidiyormuşuz. Çağlaların dallarda tüylü ve boz beklediği, buz gibi sulanmış çimenlerin altından görünmez suyun şırıl şırıl seslendiği gizli bir yere. Şu dünyada artık neye ihtiyaç yok diye sorsaydık, herhalde cevaplardan biri yeni bir Hotel California cover’ı olurdu.

Rivayete göre Sâlâh Birsel, öyküsünü beğendiği genç bir yazarı karşısına alıp “dünya öykücülüğünde ne gibi bir eksik gördün de öykü yazıyorsun?” diye sorar. Dünyada pek çok eksik vardır ama kim daha çok resim, daha çok şarkı, daha çok hikaye istiyoruz diye ağlar ki veya Hotel California’nın yeni bir cover’ı çıksa da dinlesek der? Yine de yaparız, söyleriz, çizeriz. Yapmadan duramayız. Benim bu şarkıyı duyup da kendime saklamayacağım gibi. Kalbimizi dolduran şeyler kireç tutmasın diye onları pencereden üfleriz ve biri de tutarsa mutlu oluruz. Üstüne bir de severse, ona yeni şeyler anlatmak için yeni bir şevk buluruz.

Söylenmeyen çok az sözün kaldığı da söylene söylene eskidi sayılır. Söylenen bazı güzel şeylerin, sözün kendisinden kaynaklı bir bozulmazlığı, bir hakikati olsa da –belki de sırf bu yüzden, kendimize özgü düzenlemelerini yapabilmek zaman alıyor emek alıyor. Bir cover bazı durumlarda yeni bir şarkı yazmak anlamına bile geliyor.

Biri bana deseydi ki 2017 yılında bacağında tayt, ayağına parmak arası terlik olan bir adamdan bir Hotel California cover’ı dinleyeceksin ve pencereyi açıp komşulara dinletmek isteyeceksin, niye inanmayayım? Bu kadar ayrıntılı bir kehanet olunca inanırdım ama California'nın burasının, Büyükcamili Köyü'nün camisinin oralara ne kadar benzediğini fark ettiğimden mi seveceğimi yoksa da git gide davulcudan uzağa gitmekteki güzellikten mi etkileneceğimi o zamandan bilemezdim.

Her konuda ‘bir cover daha’ mümkün bence ve bininci dinleyişinizde bile size yeni bir şey hissettiren bir şey her an yazılabilir. İskeleti değiştirmek değilse de üstüne giydirdiğiniz eti, içine üflediğiniz ruhu değiştirmek mümkün olabilir. Dünyayı imar etmekle kast edilenlerden biri, eski bir şarkıyı gönlünce coverlamak olabilir. Yenisi daha kötü olur diye bir şey yok, daha güzeli olabilir. Bu bana durduk yere umut veriyor.

Amaan Hotel California coverıyla bu kadar uğraşmaya değer mi? diye sormuşlardır belki ona. O da belki, benim bu şarkıyla bir meselem var demiştir. Mucize demiştir mucizevi olana gelir hesap kitapçıya değil.* Çölün ortasında, metruk, yıkık, ölü şu şehre gidelim. Eskiye benzemeyen, eskinin, üstüne çay dökülmüş bir fotoğrafına benzeyen bu tozlu yolu ve kenarındaki koltuğu bulalım, gömülelim içine. Dünya fani anladım, buradan pek çok kervan geçmiştir onu da anladım. Peki şimdi biz ne çalacağız? Nasıl çalacağız? demiştir belki. Yine de güzel (hatta orijinal) bir şarkıyı başka bir güzel şarkıya benzetenler (ve haklı çıkanlar) olur:



*ralph waldo emerson