24.02.2016

Sözcükler / blog yazmak




Çocuklar dilleriyle de tanırlar dünyayı. Olmadık şeylerin tadına bakarlar. Burunlarıyla da tanırlar. Mesela kışın otobüslerin ıslak mont koktuğunu da bizden önce fark ederler. Ben de dünyayı sözcüklerle ve müzikle tanımayı seviyorum. Bu ikisi bana kendimi hep çocuk gibi, oyun oynar gibi hissettiriyor. Sözcükleri ve müziği duymak içinse 5’ten fazla duyu gerekiyor.

Bu yakınlarda okuduğum ama kime ait olduğunu unuttuğum bir söz var: “Yazmak, kimseye anlatamadığın şeyleri, herkese anlatmaktır.” Anlatınca, anlatabilince dünyanın tozunu attırmışım gibi geliyor. Bunun için itiraflar yazmaya bile gerek yok. Göğsümden o günü, o günün bende bıraktığı sesleri, sözleri, renkleri çıkarıp onlarla oynayabilsem yeter. Hatta bir başkasının göğsündekini çıkarması için sırtına vursam, o da güzel. Mozaik yapmaya benziyor. Tonları güzel yerleştirmek. Pıt pıt pıt her bir taşı kendi yerine. Kendi sözcüklerini, başkası için de anlamı olabilecek daha büyük bir resmin içine yerleştirmek zevkli bir uğraş. Kazanma, kaybetme yok. Oynamak var sadece.

Yazdıklarımı neden başkalarıyla paylaşıyorum çünkü beni yalnız kıldığını düşündüğüm bir şeylerin dünyada bin bir renge tekabül ettiğini ya yazarak ya okuyarak ya müzikle anlamayı seviyorum. Güç veren, tazeleyen, bir yerlerde birileriyle bağlarım olduğunu hissettiren bir şey bu. Bazı yazıları yazarken kendimi yüksek bir yerden aşağı bırakıyormuş gibi oluyorum. Sonra çoğunlukla altımdaki ağ beni tutuyor. Bu atlayışların çok azında yere çakıldım şimdiye kadar.

Blog yazarları olarak elimizdeki istatistiklerden hangi yazının çok okunduğunu bilebiliyoruz. Bu yazılar çoğunlukla benim sürekli yazmaktan hoşlanacağım yazılar değil. Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar’da, okuyucunun nerede durduğunu anlatıyor. “Okuyucuya yazılır ama okuyucu için yazılmaz.” Kendi kendime bir icat çıkarmışım da, “bakın ne geldi aklıma” diyerek onu bir yere bırakma hissini ve birilerinin gelip “ne geldi aklına?” demesini ve bu yaptığım şeyin en az 1 kişi tarafından anlamlı bulunacağından emin olmayı seviyorum. Bulunmasaydı da yazar mıydım? Yazardım bence.

Kurt Vonnegut şöyle demiş: “Yazarken dünyayla aşk yaşamaya çalışmayın. Yoksa sanki tüm pencereleri açıp ortada durmuşsunuz gibi üşütüp zatürree olursunuz.” Ben yazarken aklımda iki kişi olduğunu biliyorum. Onların yorumu  içime düşen kurdun veya beni uçuran bir duygunun yankısı oluyor. Hah diyorum sorun buydu veya oh tam da o güzel his, demek oradan da anlaşılıyormuş.

18.02.2016

Bizi biz yapan şey




Bir arkadaşım “seni sen yapan şey nedir?” diye sordu geçenlerde. Önce beni tanıdığım insanlardan farklı hissettiren şeyleri bulmaya çalıştım; sonra vazgeçtim. Aynı sohbetin bir başka kısmında bir şey demişti ve bu aslında çok şey anlatıyordu: “bir apartmandan üçüncü katı çıkaramıyorsun.” Hikayemden bir ilmeği çıkarsam diğeri de aşağıya doğru kaçan ilmekler gibi sökülüyor.
Sabah, salâ verildi ve ardından yapılan anonstan, dün akşamki bombalı saldırıda hayatını kaybeden bir askerin salâsı olduğunu öğrendim. Yıllar önce, yatağımda yeni uyanmış ve oradan kalkmak için bir güç veya sebep bulamazken duyduğum salâdan biliyordum ki, bugün birileri evlerinde ağlıyor. Haberlerde gördüğümüz kadar değil, yıllar boyu ağlıyorlar. Bir evde birileri birilerine sarılıyor ve metin olması gerektiğini söylüyor birilerine… Bu salâ, benim hikayemin de bir parçası olduğu için biliyorum. Ölmek, hikayenin en sonu mu emin değilim. Belki de ortası.
Sonra Ankara’da bu akşama kadar sular kesik olacak. Yıllar önce Ankara’da su sıkıntısı vardı. Gün aşırı verilen suyla bütün bidonlarımızı dolduruyorduk. Susuzluk bizi öyle insanlar yapmıştı ki akşamları Ahmet’le, apartmanın önündeki, yol kenarındaki kavakları sulamaya başlamıştık. Susuzluk, benim hikayemin bir parçası.
Sonra insanlardan bahsettik. Sevdiğimiz insanlar kadar sevmediklerimiz de hikayemizin bir parçası olabilirdi hatta bazen öğretiyorlar bile, sevdiklerimize daha sıkı sarılmayı ve kimi aslında neden sevdiğimizi.
Birkaç yıl önce ayağım burkulmuştu. Kaç ay yattım şimdi hatırlamıyorum bile ama zordu onu hatırlıyorum. Sadece yatmıyordum çünkü, kızım küçüktü ve bir yandan hayat ve ihtiyaçlar devam ediyor, hiçbir şey durmuyordu. Ayağım, kritik kararlar almamız gereken bir zamanda burkulmuştu. Bunu sonradan algılayabildim. Ahmet’in bana bakması ve benim oturup tek bir konu üzerinde çok fazla okumam gereken ve belki de o okumaların biz biz yaptığı, kurtardığı bir dönemdi. Burkulma, benim hayat hikayemin önemli bir parçası. Zamanlaması da öyle.
Sonra bir gün postaneye gitmek için eski mahallemizden ve beni hiç de iyi hissettirmeyen anıların içinden geçmek zorunda kaldım. Bir şekilde, hikayemin içine takılmış bir olta ucu gibi duran anıların esiri olmadan oradan çıkabilmiş olduğum için şükrettim. Orada hiç yaşamasaydım da, oradan hiç çıkamasaydım da aynı kişi olmayacaktım. Oraya uğramış olmak, hikayemin parçası. Beni daha iyi biri yapan zamanlar da, daha kötü yapanlar kadar öyle.
Bu ülkede yaşamak da hikayemin bir parçasıymış meğer. Çocukken insan, başka bir ülke yok sanıyor, en güzel, en güçlü biziz. Tarihin bu döneminde yaşamak da hikayemin bir parçası. İkinci dünya savaşı sırasında Almanya'da yaşamış olabilirdim. Vietnam savaşına giden bir asker olabilirdim. Veya bugün Malezya'da geziyor olabilirdim. Şu tanık olduğum hayat acılarıyla, umuduyla ve elimde olan ve olmayan her şeyiyle hikayemin parçası.

Sonra, anlamsız gelmiyor. İnadına, gelmiyor işte. Benden, bizden önce dünyadan gelip geçenleri düşünüyorum. Yüzyıllar boyu ırkçılık, nefret ve sözde din için kurban edilen insanları. Boşuna mı yaşadılar, boşu boşuna mı öldüler… Hepsi bu kadar mıydı? Mesela çocuklar? Sevgiden, güzel günlerden, çiçeklerden, yemişlerden ve sarı saçlı bebeklerden bahsetmeyeceğim ama inandığım bir şey var. Birini sevmeye hâlâ inanıyorum. Birinin hayatında biri olmaya. Ne şekilde ve ne zaman ölürsek ölelim, arkamızda sevdiğimiz, bizi seven birilerini bırakmanın, kendine ve başkasına zulmetmeden yaşamış olmanın belki de dünyadaki en önemli işimiz olabileceğine inanıyorum…  Dünyaya barışı getirmeye yetmez ama kendi küçük dünyamda, o eski mahallenin içinden geçerken kızıma küçük bir hediye alıp akşama buna nasıl sevineceğini hayal etmek bana hâlâ yaşama sevinci veriyor. Hiçbir şey yoksa bu var. Hiçbir şey yoksa bu var diye diye ne çok şey buluyor insan, zor zamanlarda bunu öğrenebiliyor.

6.02.2016

Kendinden bir yol çizer misin?



Benden önce yürüyenler varsa da ben ilk kez yürüyorum. Aynı yolu yürümedim onlarla. Aynı anda yürümedim. Kıyıya ulaşabilen herkes kendi hikayesini, “kahramanın yolculuğu” gibi anlatmaktan hoşlanır ancak dürüst olayım dostum, bir Odysseus değiliz. Yine de başkalarının başından geçen hikayelerin şifa veren yanına kendimi bırakmayı, onları dinlemeyi, okumayı seviyorum. Geçen hafta 1001 Gece Masalları’nı izledim. Oradaki usta diyordu ki, “insanlar, hikayeleri sever çünkü hikayeler bize neden ve nasıl yaşayacağımızı öğretir.” Vay dedim. Hem neden, hem nasıl… ikisini de kucaklarım ben.

Hayatların değişmesi ekseri, üç felaket+bir mutlu sonla 128 dakikada, filmlerdeki gibi olmuyor. Arkada ne iyi müzik çalıyor; ne ağır çekimler, ne de büyük zaferler var. Şu ara benim soundtrack albümümü dinlemek istemezsiniz (çünkü aynı sahnede hem şu hem şu çalıyor). Çoğunlukla, etkisi o gün fark edilmeyen adımlarla, tek başına verilen zor kararlarla, birer ikişer sayfası okunan ve dünyamızı bir anda değiştirmeyen kitaplarla değişiyor hayat. Bazen bizim zınk diye değiştiğini düşündüğümüz hayatların toprağındaki kazı çalışmaları bundan uzun uzun yıllar önce,  develer tellal iken başlamış oluyor. İlk görüşte aşk denilen şeyin kıvılcımının bile yıllar öncesinde başlayan bir hikayeyle, çok özleyerek atılması gibi.

Bazen biri bana sarılsa ve "her şey çok güzel olacak" dese ne güzel olurdu diyorum. Sırtımı sıvazlasa ve "aferin kızım böyle devam et" dese. Ah garantinacılık. Belirsizlik düşmanı sabırsız kalplerin terbiyecisi Hızır aleyhisselam: “sen benimle yürümeye tahammül edemezsin” demiş. “Bu kadarı”nın bana fazla geldiği ve "Allahınızın aşkına ben sağa çekip biraz uyuyacağım" demeyi düşündüğüm günler, Hızır aleyhisselam’ın, günlük burcumuz misali bir günlük kader olabileceğini düşünüp devam etmeye karar veriyorum. Emeğimle yaşayabilirim, peki kaderimle yaşamaya var mıyım? Okuduğum kitaba bakılırsa insanın ruhsal olgunluğunun en üst seviyesi, felaketlerin bile bir anlamı olduğunu kabul etmek. Orman yangınlarının bile ekosistemin sağlığı için hayırlı olabileceğini kabul etmeye var mıymışım? Hocam ama zor sormuyor musunuz? diyeceğim tam, ama kader bana "hah işte demiştim benle yürüyemezsin" demesin diye yutuyorum.

Yine de, her şeye rağmen, canını sevdiğim mucize payı. Çünkü Allah mucizeyi ve güldürmeyi seviyor değil mi?

Kalben’in albümü çıkmış. (iki favorim:Haydi Söyle ve Doya Doya) Kalben, tam cümleyi hatırlamıyorum, şuna benzer bir şey yazmıştı: “Yola çıktığımda tek başımaydım. Sonra çoğaldım. Güzel insanlar tanıdım.” Hayatta yapılmaya değer şeyleri yapanlar, ilk adımlarında hep yalnız oluyorlar gibi gelir bana. Öyle olmasaydı birlikten kuvvet doğması için önce onları organize etmek ve o ilk canlı çökelekli enerjiyi kaostan bir düzen kurmaya heba etmek lazım gelirdi.
El ele gidilen yerler var. Onlar da yeri geliyor güzel ve de heyecanlı oluyor çünkü bazı insanlar, bazı insanların kanatları oluyor. Bir de yalnız gidilen yerler var. Bazı yolları insansız, salim kafa yürümek icap ediyor. 

Yollar çizmek, o yollardan gitmek, gerek yalnız, gerek birlikte... Hikayeler okuyor ama çokça da, yaşarken yeni hikayeler yazıyoruz. Hayatı neden ve nasıl yaşayacağımızı da gün geliyor en zor ve en lezzetli yoldan, kendi hikayemizden öğreniyoruz.