2.07.2016

Yeni bir dil




Yeni bir dil doğuyor. Evlerimize çekildikçe, kitaplara, sevdiklerimize sarıldıkça daha çok yaşıyoruz, daha çok düşünüyoruz. Uçaklara binerken, tatillere giderken, kalabalıktan geçerken orada ölen insanların çocuklarını, ana babalarını bir daha görüp ağlıyoruz ve evlerimize dönüyoruz. Mahallemize dönüyoruz. Dünyanın değiştiği yere dönüyoruz. Dünyayı değiştirmeye dönüyoruz. Komşumuzdan tuz, yoğurt veya soğan istiyor, yaptığımız yemek kokmuştur diye onlara da götürüyoruz. En tehlikelisini biz yapıyoruz. Birey kabuklarımız çatladı, içimizden hüzünlü de olsa bir hayat, kardeş bir halk çıkıyor. Yalnız değilmişiz. Ayrı değilmişiz. Yurtsuz değilmişiz. 

Fakir değilmişiz. Altınlarımızı bozdurursak dünyalarımız yıkılmazmış öğreniyoruz. Dünyalarımız zaten yıkıkmış, yeniden kurmayı öğreniyoruz. Bize ait çok eski bir şeyi, şerriyle hatırlatanlara, bir iyinin ne kadar iyi olduğunu anlamak için bazen yolumuzun bin kötüden geçtiğini söylüyoruz. 

Azala azala ölüyor ve ölürken hikayeler bırakıyoruz. Dünyanıza inanmıyoruz. İçinde sizinle karşılaşacağımız bir cennete ve bizim gibilerle dolu olacağını söylediğiniz cehenneme de. Zulme duyduğumuz öfkenin yerini git gide insanlığa, doğaya ve hayata duyduğumuz hayret ve sevgi alıyor. Kalplerimizde bir şeyler oluyor. Mayalanmış ekmekler gibi burada sessiz ve sıcacık büyüyoruz. 

27.06.2016

Hiçbir şey olmayan yaz günleri



Vişneler oldu. Şurup yapayım diye Ahmet akşamüzeri toplamıştı. Onları suya koydum. Akşam yemeğini koymadım daha. Buzluktan bir şeyler çıkardım. Buzluktan çıkaracak bir şeyleri olan kadınlara hep özenmişimdir. Bulaşık makinesinin sesi, serçelerin ve evin karşısında uzayıp giden yokuşa kaldırım döşeyen iş makinelerinin sesleri bir arada. Arada bir kırık beton parçaları yere dökülüyor gibi tıkırtılı bir ses. İş makinesi durduğunda da içindeki radyodan bazen bir spikerin bazen bir şarkının sesi geliyor.

Cumartesi günü kitaplığımda en üstte soldan üçüncü rafın önünde bir örümcek ağı gördüm. İnce ince dantel gibi yusyuvarlak örmüş, alttaki iki ipliği de alt raftaki Smokie plağının iki köşesine tutturmuş ve ağın tam ortasına bir gözbebeği gibi oturmuş, küçük, kendinden emin ve kahverengi. Acaba dedim bunları hıfzet demek için mi ördü yoksa da bu sayfayı kapatalım demek için mi?

Ayşe’nin sitede bir arkadaşı var. Birlikte kendi oyun hamurlarını yapıyorlar. Sonra ellerindeki bebekleri siyaha ve kırmızıya boyayarak (ve birinin saçlarını laciverte) uğur böceği ile kara kedi yapıyorlar. Barbie bebeklerin kıtık kıtık olmuş saçlarını kesiyorlar, rengi solmuş altı ezilmiş terlikleriyle sokakta seke seke bir onların bir bizim evimizdeler. Akan musluktaki suyu kestiklerini hayal ederek büyük bir makası açıp kapatıyor ve gülüyorlar. Tahta merdivenlerden bam bam bam diye iniyorlar. Çocuklar topuklarında yaşıyorlar parmak uçlarında değil. Bir şeylere şaşırıyorlar ve yeni kararlar veriyorlar. Dalgın oyunları ve konuşmalarındaki kesik kesiklik insana uzun bir yazı ve uykuyu hatırlatıyor.

“Biraz daha şampuan koyalım"
“Gel bakalım zürafa, bu bebeği de al”
“Eyvah uğur böceği öldü, tekrar boyayım mı?”
“Sarıdan nefret ederim. Hepsi siyah olsun.”

Peter handke’nin Berlin Üzerinden Gökyüzü filminde okunan şiiri:
Çocuk çocukken
Kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi
Irmağın da sel
Ve birikintinin deniz olmasını
Çocuk çocukken
Çocuk olduğunu bilmezdi
Her şey yaşam doluydu
Ve tüm yaşam birdi.
Çocuk çocukken
Hiçbir şey hakkında fikri yoktu
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi.
…….

Cuma günü, uçamayan bir serçe buldular. Geçen sene bulduğumuz kanadı kırık güvercini hatırladım. Ayşe evdeydi. Güvercini bir kutuya koyup 2. Etaptaki veterinere götürmüştük. Veteriner ona damla vermişti. Kanadı için yapacak bir şey yok demişti. Biz de evin girişinde ters çevrilmiş sarı bir çamaşır sepetinin içinde tutmuştuk onu. Buğday ve su veriyordum. İki gün iyileşmedi. Üçüncü gün galiba girişteki kapıyı postacı veya başka biri açık bırakıp gitmiş ve bir kedi onu bulup yemiş olmalı. Tüylerini bulduk.

Çocuklar mutfak camından seslenince yine aynı şeyin olacağını düşünüp üzüldüm. Bir gün önce aldığımız salata kâsesinin karton kutusu duruyordu, tornavidayla delikler açtım. İki küçük kabın içine bulgur ve su koyup bahçeye bıraktım. Çocuklar Ahmet ve ben serçeyi yakalamak için çember oluşturduk; çalıların bir o yanında bir bu yanındayız. Serçe yan yan zıplayarak gidiyor. Suya düşmüş de çıkmış gibi tüyleri inmiş, koyulaşmış, biraz da hırpalanmış. Öyle küçük ve öyle zayıf ki onu neyle yakalayacağımızı bile bilmiyoruz aslında. Peşinden gittikçe kaçıyor, çalıların arasına saklanıyor. Ahmet diyor ki belki de müdahale etmemeli. Zıplaya zıplaya açıklık bir yere geliyor, kiraz ağacının altında çıplak toprakta duruyor, hepimiz de duruyoruz, yorgunuz. Sonra kiraz ağacından leylak ağacına doğru koşup koşup uçmaya başlıyor. Havalanan uçaklar gibi. Şaşırıyoruz ama ciddiye de almıyoruz. Nasılsa fazla dayanamaz diye olduğumuz yerde bekliyoruz. Eninde sonunda düşer. En son ne zaman mucize gördüm? Düşmüyor. Uçup gidiyor. Arkasından bakıyoruz. Gülmeyi biraz daha sonra akıl ediyoruz.

20.06.2016

Hepimiz Yarımız




Hepimiz yarımız. Hatta çeyreğiz bile. Daldan erik toplayan babamız artık yok diye yarımız. Bir çocuk doğuramadık diye ve bazen de doğurduktan sonra bir yarımız onun gittiği her yolu tin tin tin takip ediyor diye. Bazen kafamız eskisi gibi çalışmıyor diye. Bazen kalbimiz.

Hayallerimiz kırıldı diye yarımız ve bazen de gerçek oldu diye.
Hikayemizden bir kişi eksildi diye yarımız. Bazen yeni biri geldi diye. 
Kimimiz ruh eşimizle karşılaşmadığımız için yarımız ve kimimiz karşılaştı diye.
Orada bir ailemiz vardır ve güzel arkadaşlarımız. Uzakta olduğumuz için yarımız ve bazen ne acı, yakın olduğumuz için. En zorunu da kendimiz yaşıyoruz sandığımız için yarımız.
Çok sevmekten yarımız bazen, bazen sevememekten.
Babamız, ona bir şey sormak istediğimizde buralarda olmadığı için yarımız ve buralarda olan babamıza bir şey soramadığımız için bazen.
Kendimizi bir şey sandığımız için yarımız. Bir hiç sandığımız için bazen.
Geçmişi unutamadığımız için yarımız. Geçmişe sünger çekmeyi kolay bulduğumuz için bazen.
İnsanlarla konuşmadan önce yarımız bazen. Bazen konuştuktan sonra.

Sonra bir sofranın başında toplanırız. Muhakkak o sofranın başında toplanırız ve bir bakarız ki 97 parça yemek takımıyız. Hiçbirimiz eksik, uzak, hasta, yaban değil. Hiçbir parçamız kırık değil. Yarımlığımızın suçlusu çocuğumuz, ana babamız, arabamız değil. İnsan olduğumuz için yarımız belki de böyle tamız.

Sonra, insan olamadığımız için yarımız. Az önce ışıklarda durduk. Yeşil yanınca arabaların arasında, ışıklarda, boynunda kolyesi, altında kırmızı şalvarıyla gezen o yabancı kızın yanından geçtik. Onu gördük diye yarımız. Göz göze gelmediğimiz sürece onu bir insan değil bir robot gibi görmeye devam edebiliriz sandığımız için yarımız. Başına bir şey gelir mi diye endişe duymadığımız için yarımız. Duyduğumuz endişe, gözlerimizi kaçırmamıza engel olmadı diye yarımız. Kayınvalidemize iftara gidiyoruz. Yemek bulmak için bir kez çöp karıştırmadık hayatımızda. Çöp karıştırmanın ne olduğunu bilmediğimiz için yarımız.

"Canı sıkılan adamlar, şişelere kurşun sıkar" gibi insan vurdukları ve ölünce tamam olacak mıyız bir teminat veremedikleri için yarımız. Orada şehirler var, bir zamanlar çok güzeldiler. Kemerler, taş duvarlar ve avlular. Yaşlılar var. Tam kadınlar ve onların çocukları. O şehirlere belki hiç gitmeyecektik bile ama artık olmadıklarını bildiğimiz için yarımız. Bir daha öylesini yapamayacağımız için yarımız. Bugün orada bir ihtiyar gözlerini hayata yumduğunda gözlerindeki son görüntü bu olacağı için yarımız.

8.06.2016

Heidi'nin dedesini sevmek için sebepler





  • Köyde, birini öldürdüğüne dair söylentiler vardır ancak kendini aklamaya çalışmaz. Ve aslını açıklamadığı bu söylentiye inandığı için bir de küçücük Heidi’ye içerler. “Dilersen onlara inan.” Susar. Konuşmasa da sevecek mi sevecek küçük Heidi. Kötü olduğumuzu bildiği halde bile bizi sevecek o kişiyi arar dururuz. Bazı kocaman insanlar nasıl da onlardan beklenmeyecek kadar çocuk.
  • Kalbi katılaştıran yerlerden geçmiş herkes gibi acı, katı, sert. Ama her diken gibi, her sert kabuk gibi iyi bir şeyi, kendisinden alınmasını istemediği bir şeyi koruyordur aslında.
  • O hışır hışır yüzü mutlaka gülecek, çocuğa ev olacaktır evi.
  • Öyle zengin sofralar kuramaz ama torununun süt içmesi önemlidir. İşte kimi insanlar kimi şeyleri iyi yaparlar. Az yaparlar ama kalpten ve iyi yaparlar.
  • Okula karşı olmasına rağmen küçük kız okusun diye kışın köye taşınır.  Yazın tekrar dağlara dönmek üzere. Sevdiği biri için evini, dağlarını bırakabilir. Bak bunu köylüler bilmez. Köylüler daha bir sürü şeyi bilmez. Konuşurlar.
  • Çalışkandır. Odun keser, odun taşır, peynir yapar, hayvanlara bakar ve mizacı böyledir: kılını sadece önemli bir şey için kıpırdatır.
  • Ve eninde sonunda o ikinci sandalyeyi yapar, öncesinde üzse bile yapacaktır.
  • Hep beklerim ki gitsin Heidi’yi ondan koparan o teyzenin camını çerçevesini indirsin. İndirmez. Geçmişte yaptığı bir hata yüzünden, bir daha aynısını yapıp bir daha köylünün diline düşmemek için mi, yoksa Heidi eninde sonunda gelip onu bulacak mı, bunu denemek için mi?


9.05.2016

Büyüme atağı



Bebeklerin hayatında büyüme atakları vardır. İngilizcesi ne kadar da güzelmiş: Wonder weeks (mucize haftalar? harika haftalar?) Telaşlı ve huysuz, uykusuz veya fazla uykulu günler. Çok ağladıkları günler. Huylarının, iştahlarının değiştiği, bu çocuk benim çocuğum mu dediğimiz günler. Bir şey değişiyordur ve ne olduğunu bilmezler. Bir gün uyanırlar ki artık önceden yapamadıkları bir şeyi yapıyorlardır. Oturmayı öğrenmişler. El sallamayı. Bir kelime söylemeyi. Bardağı tutup su içmeyi. Pastel boyayı tutup karalamayı. ve o kelimeyi söylemek için, o eli sallamak için iki gün, bir hafta, belki daha uzun bir süre tüm enerjilerini büyümeye harcarlar. Yorulur ve bunalırlar. Sonra bir çiçeğin meyveye dönüşmesi gibi bir şey olur. Yürümeye başlarlar. Ritm tutmaya. Daha çok şeyi anlamaya. Anladıklarıyla başa çıkabilmeye.
Büyüklerin de olur böyle günleri. Büyüme günleri. İnsanlar kendi yollarından, farklı farklı yaşlarda yaşar büyüme ataklarını. Artık eskisi kadar emin olmamanın durgunluğuyla, yeni bir bilgiyle, reddedilen bir bilginin kabulüyle, bir hayalle veya hayal kırıklığıyla, sevgisizlikten veya sevgiden kendine bir ev kurmaya başladığında. Büyüdüğü evden daha başka bir ev kurmanın mümkün olduğunu anladığında. Büyümeler hüzünle de gelir. Başa çıkılması güç bir öfkeyle de. Belki dünyayı hafifleten bir neşeyle de. Büyümeler huylarda, konuşmalarda, susmalarda değişikliklerle gelir… Kitaplarda, müziklerde, insanlarda. Semt değiştirmekle kimi zaman. Kimi zaman ülkeler ve kıtalar. 
İnsan, her şeyin güzel olmayabileceğini ama her şeyin sadece kötü olmayacağını anladığı zaman büyür biraz. Kaderin kayığında bir yolcu olduğunu ama kürek çekmenin önemini anladığında. Günler insanlar ve yıllar arasında döndürülüp dolaştırılırken insan bir gün, birinin duasında, diyelim herkes için edilmiş bir duanın içinde kendine bir yer bulabildiğinde ve avuç içine sığabildiğinde mucizevi bir şekilde büyür. İnsan sadece hatasını görünce değil, kabul edince değil, ona tek başına kaldığında da üzülebilince büyür. İnsan geri dönmek isteyince, dönemeyince büyür. İnsan bazen o sözü söylemeseydim'i söyleyebilince büyür.
Başkaları için de kendi hikayelerinin aynı derecede önemli olduğunu anladığında büyür. Başkalarının da kalpleri ve yirmi dört saatleri olduğunu anladığında.
Neden özel ve önemli olduğunu ve neden özel ve önemli olmadığını aynı anda düşünebildiğinde büyür. Evrende bir zerrecik ve yine de ne kadar renkli ve değerli bir noktacık olduğunu gösteren o büyüteci bulduğunda büyür. Ve kendine güzel aynalar bulduğunda ve çirkin.
Bir insanın öyküsünden çok, öykünün insanının önemli olduğunu anladığı zamanlar vardır. Öyküyü çöpe atmayı göze aldığında ama insanın gözlerine bakmayı öğrendiğinde büyür. Güzel sözcükler yazdığında değil güzel sözcüklerle hissettiğinde büyür.
Sadece “başka türlü yapsaydım” diye üzülebildiğinde değil, “başka türlü yapacağım” dediğinde ve yapabildiğinde büyür.
Kendinden daha çok sevdiği biri veya birileri olduğunda büyür.

19.04.2016

ve rüzgar her şeyi değiştirir



"Yarın rüzgar her şeyi yeniden değiştirir" demiş adam.
"İşimiz rüzgara kaldı" demiş kadın.
"İşimiz hep rüzgar" demiş adam.
Sonra çiçekleri anlatmış. Çiçekler, uçuşan polenleri yakalamak için bir anafor oluşturup onları kendilerine çeker. Binlerce toz zerresi havaya saçılır. Kimisi yakalanır. Yeni bir hayat kurulur.
"Aslına bakarsan her şey yitip gitmekten sakınır." demiş. "Uçup gitmek kadar tutulmak da ister." "En kırgın zamanda kıvamını buluyor olabilir insan. Hayata o kıvamdayken yakalanabilir"
"Sadece hayatta kalmak yeter mi?" demiş kadın.
"Aslında yeten sadece hayatta kalmaktır" demiş adam. Çünkü şeyler, hayatta kalanların başına gelir ve ancak hayatta kalanlar bir şeyler yaparlar."
"Yapamıyoruz işte," demiş kadın."Acı ne olacak? Hesabı nasıl sorulacak?"
"İkibin sayfalık kitabın her sayfasına toplu iğneyle bin delik açmak gibi" demiş adam, "böyle ince ince."
"Gülümseyemiyorum bile" demiş kadın.
"Geçen gün gördüm seni gülümserken" demiş adam.
"İstisnalar kaideyi bozmaz ama" demiş kadın.
"Ama kaideleri bozanlar da hep istisnalardır" demiş adam.
"Aforizma gibi konuşma" demiş kadın."Kaybolmak yoktu diyorum hesabımda."
"Yanlış anlamışsın" demiş adam. "En çok, kaybolmak vardı."
"İçim boşaldı." demiş kadın. "O kadar fark etmiyor ki, artık sevdiğim bir hava yok. Güneş, yağmur hepsi bir."
"Güzel" demiş adam. " "Hepsi bir", âşıkların düsturudur."
"Ben âşık değilim" demiş kadın. "Ben o yolda değilim"
"Hiç birimiz değiliz" demiş adam. "Yine de o yol bizde"
"Öyle değil" demiş kadın. "bittim ben"

"Güzel," demiş adam. "İnsan en iyi oradan başlar"

24.02.2016

Sözcükler / blog yazmak




Çocuklar dilleriyle de tanırlar dünyayı. Olmadık şeylerin tadına bakarlar. Burunlarıyla da tanırlar. Mesela kışın otobüslerin ıslak mont koktuğunu da bizden önce fark ederler. Ben de dünyayı sözcüklerle ve müzikle tanımayı seviyorum. Bu ikisi bana kendimi hep çocuk gibi, oyun oynar gibi hissettiriyor. Sözcükleri ve müziği duymak içinse 5’ten fazla duyu gerekiyor.

Bu yakınlarda okuduğum ama kime ait olduğunu unuttuğum bir söz var: “Yazmak, kimseye anlatamadığın şeyleri, herkese anlatmaktır.” Anlatınca, anlatabilince dünyanın tozunu attırmışım gibi geliyor. Bunun için itiraflar yazmaya bile gerek yok. Göğsümden o günü, o günün bende bıraktığı sesleri, sözleri, renkleri çıkarıp onlarla oynayabilsem yeter. Hatta bir başkasının göğsündekini çıkarması için sırtına vursam, o da güzel. Mozaik yapmaya benziyor. Tonları güzel yerleştirmek. Pıt pıt pıt her bir taşı kendi yerine. Kendi sözcüklerini, başkası için de anlamı olabilecek daha büyük bir resmin içine yerleştirmek zevkli bir uğraş. Kazanma, kaybetme yok. Oynamak var sadece.

Yazdıklarımı neden başkalarıyla paylaşıyorum çünkü beni yalnız kıldığını düşündüğüm bir şeylerin dünyada bin bir renge tekabül ettiğini ya yazarak ya okuyarak ya müzikle anlamayı seviyorum. Güç veren, tazeleyen, bir yerlerde birileriyle bağlarım olduğunu hissettiren bir şey bu. Bazı yazıları yazarken kendimi yüksek bir yerden aşağı bırakıyormuş gibi oluyorum. Sonra çoğunlukla altımdaki ağ beni tutuyor. Bu atlayışların çok azında yere çakıldım şimdiye kadar.

Blog yazarları olarak elimizdeki istatistiklerden hangi yazının çok okunduğunu bilebiliyoruz. Bu yazılar çoğunlukla benim sürekli yazmaktan hoşlanacağım yazılar değil. Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar’da, okuyucunun nerede durduğunu anlatıyor. “Okuyucuya yazılır ama okuyucu için yazılmaz.” Kendi kendime bir icat çıkarmışım da, “bakın ne geldi aklıma” diyerek onu bir yere bırakma hissini ve birilerinin gelip “ne geldi aklına?” demesini ve bu yaptığım şeyin en az 1 kişi tarafından anlamlı bulunacağından emin olmayı seviyorum. Bulunmasaydı da yazar mıydım? Yazardım bence.

Kurt Vonnegut şöyle demiş: “Yazarken dünyayla aşk yaşamaya çalışmayın. Yoksa sanki tüm pencereleri açıp ortada durmuşsunuz gibi üşütüp zatürree olursunuz.” Ben yazarken aklımda iki kişi olduğunu biliyorum. Onların yorumu  içime düşen kurdun veya beni uçuran bir duygunun yankısı oluyor. Hah diyorum sorun buydu veya oh tam da o güzel his, demek oradan da anlaşılıyormuş.

18.02.2016

Bizi biz yapan şey




Bir arkadaşım “seni sen yapan şey nedir?” diye sordu geçenlerde. Önce beni tanıdığım insanlardan farklı hissettiren şeyleri bulmaya çalıştım; sonra vazgeçtim. Aynı sohbetin bir başka kısmında bir şey demişti ve bu aslında çok şey anlatıyordu: “bir apartmandan üçüncü katı çıkaramıyorsun.” Hikayemden bir ilmeği çıkarsam diğeri de aşağıya doğru kaçan ilmekler gibi sökülüyor.
Sabah, salâ verildi ve ardından yapılan anonstan, dün akşamki bombalı saldırıda hayatını kaybeden bir askerin salâsı olduğunu öğrendim. Yıllar önce, yatağımda yeni uyanmış ve oradan kalkmak için bir güç veya sebep bulamazken duyduğum salâdan biliyordum ki, bugün birileri evlerinde ağlıyor. Haberlerde gördüğümüz kadar değil, yıllar boyu ağlıyorlar. Bir evde birileri birilerine sarılıyor ve metin olması gerektiğini söylüyor birilerine… Bu salâ, benim hikayemin de bir parçası olduğu için biliyorum. Ölmek, hikayenin en sonu mu emin değilim. Belki de ortası.
Sonra Ankara’da bu akşama kadar sular kesik olacak. Yıllar önce Ankara’da su sıkıntısı vardı. Gün aşırı verilen suyla bütün bidonlarımızı dolduruyorduk. Susuzluk bizi öyle insanlar yapmıştı ki akşamları Ahmet’le, apartmanın önündeki, yol kenarındaki kavakları sulamaya başlamıştık. Susuzluk, benim hikayemin bir parçası.
Sonra insanlardan bahsettik. Sevdiğimiz insanlar kadar sevmediklerimiz de hikayemizin bir parçası olabilirdi hatta bazen öğretiyorlar bile, sevdiklerimize daha sıkı sarılmayı ve kimi aslında neden sevdiğimizi.
Birkaç yıl önce ayağım burkulmuştu. Kaç ay yattım şimdi hatırlamıyorum bile ama zordu onu hatırlıyorum. Sadece yatmıyordum çünkü, kızım küçüktü ve bir yandan hayat ve ihtiyaçlar devam ediyor, hiçbir şey durmuyordu. Ayağım, kritik kararlar almamız gereken bir zamanda burkulmuştu. Bunu sonradan algılayabildim. Ahmet’in bana bakması ve benim oturup tek bir konu üzerinde çok fazla okumam gereken ve belki de o okumaların biz biz yaptığı, kurtardığı bir dönemdi. Burkulma, benim hayat hikayemin önemli bir parçası. Zamanlaması da öyle.
Sonra bir gün postaneye gitmek için eski mahallemizden ve beni hiç de iyi hissettirmeyen anıların içinden geçmek zorunda kaldım. Bir şekilde, hikayemin içine takılmış bir olta ucu gibi duran anıların esiri olmadan oradan çıkabilmiş olduğum için şükrettim. Orada hiç yaşamasaydım da, oradan hiç çıkamasaydım da aynı kişi olmayacaktım. Oraya uğramış olmak, hikayemin parçası. Beni daha iyi biri yapan zamanlar da, daha kötü yapanlar kadar öyle.
Bu ülkede yaşamak da hikayemin bir parçasıymış meğer. Çocukken insan, başka bir ülke yok sanıyor, en güzel, en güçlü biziz. Tarihin bu döneminde yaşamak da hikayemin bir parçası. İkinci dünya savaşı sırasında Almanya'da yaşamış olabilirdim. Vietnam savaşına giden bir asker olabilirdim. Veya bugün Malezya'da geziyor olabilirdim. Şu tanık olduğum hayat acılarıyla, umuduyla ve elimde olan ve olmayan her şeyiyle hikayemin parçası.

Sonra, anlamsız gelmiyor. İnadına, gelmiyor işte. Benden, bizden önce dünyadan gelip geçenleri düşünüyorum. Yüzyıllar boyu ırkçılık, nefret ve sözde din için kurban edilen insanları. Boşuna mı yaşadılar, boşu boşuna mı öldüler… Hepsi bu kadar mıydı? Mesela çocuklar? Sevgiden, güzel günlerden, çiçeklerden, yemişlerden ve sarı saçlı bebeklerden bahsetmeyeceğim ama inandığım bir şey var. Birini sevmeye hâlâ inanıyorum. Birinin hayatında biri olmaya. Ne şekilde ve ne zaman ölürsek ölelim, arkamızda sevdiğimiz, bizi seven birilerini bırakmanın, kendine ve başkasına zulmetmeden yaşamış olmanın belki de dünyadaki en önemli işimiz olabileceğine inanıyorum…  Dünyaya barışı getirmeye yetmez ama kendi küçük dünyamda, o eski mahallenin içinden geçerken kızıma küçük bir hediye alıp akşama buna nasıl sevineceğini hayal etmek bana hâlâ yaşama sevinci veriyor. Hiçbir şey yoksa bu var. Hiçbir şey yoksa bu var diye diye ne çok şey buluyor insan, zor zamanlarda bunu öğrenebiliyor.

6.02.2016

Kendinden bir yol çizer misin?



Benden önce yürüyenler varsa da ben ilk kez yürüyorum. Aynı yolu yürümedim onlarla. Aynı anda yürümedim. Kıyıya ulaşabilen herkes kendi hikayesini, “kahramanın yolculuğu” gibi anlatmaktan hoşlanır ancak dürüst olayım dostum, bir Odysseus değiliz. Yine de başkalarının başından geçen hikayelerin şifa veren yanına kendimi bırakmayı, onları dinlemeyi, okumayı seviyorum. Geçen hafta 1001 Gece Masalları’nı izledim. Oradaki usta diyordu ki, “insanlar, hikayeleri sever çünkü hikayeler bize neden ve nasıl yaşayacağımızı öğretir.” Vay dedim. Hem neden, hem nasıl… ikisini de kucaklarım ben.

Hayatların değişmesi ekseri, üç felaket+bir mutlu sonla 128 dakikada, filmlerdeki gibi olmuyor. Arkada ne iyi müzik çalıyor; ne ağır çekimler, ne de büyük zaferler var. Şu ara benim soundtrack albümümü dinlemek istemezsiniz (çünkü aynı sahnede hem şu hem şu çalıyor). Çoğunlukla, etkisi o gün fark edilmeyen adımlarla, tek başına verilen zor kararlarla, birer ikişer sayfası okunan ve dünyamızı bir anda değiştirmeyen kitaplarla değişiyor hayat. Bazen bizim zınk diye değiştiğini düşündüğümüz hayatların toprağındaki kazı çalışmaları bundan uzun uzun yıllar önce,  develer tellal iken başlamış oluyor. İlk görüşte aşk denilen şeyin kıvılcımının bile yıllar öncesinde başlayan bir hikayeyle, çok özleyerek atılması gibi.

Bazen biri bana sarılsa ve "her şey çok güzel olacak" dese ne güzel olurdu diyorum. Sırtımı sıvazlasa ve "aferin kızım böyle devam et" dese. Ah garantinacılık. Belirsizlik düşmanı sabırsız kalplerin terbiyecisi Hızır aleyhisselam: “sen benimle yürümeye tahammül edemezsin” demiş. “Bu kadarı”nın bana fazla geldiği ve "Allahınızın aşkına ben sağa çekip biraz uyuyacağım" demeyi düşündüğüm günler, Hızır aleyhisselam’ın, günlük burcumuz misali bir günlük kader olabileceğini düşünüp devam etmeye karar veriyorum. Emeğimle yaşayabilirim, peki kaderimle yaşamaya var mıyım? Okuduğum kitaba bakılırsa insanın ruhsal olgunluğunun en üst seviyesi, felaketlerin bile bir anlamı olduğunu kabul etmek. Orman yangınlarının bile ekosistemin sağlığı için hayırlı olabileceğini kabul etmeye var mıymışım? Hocam ama zor sormuyor musunuz? diyeceğim tam, ama kader bana "hah işte demiştim benle yürüyemezsin" demesin diye yutuyorum.

Yine de, her şeye rağmen, canını sevdiğim mucize payı. Çünkü Allah mucizeyi ve güldürmeyi seviyor değil mi?

Kalben’in albümü çıkmış. (iki favorim:Haydi Söyle ve Doya Doya) Kalben, tam cümleyi hatırlamıyorum, şuna benzer bir şey yazmıştı: “Yola çıktığımda tek başımaydım. Sonra çoğaldım. Güzel insanlar tanıdım.” Hayatta yapılmaya değer şeyleri yapanlar, ilk adımlarında hep yalnız oluyorlar gibi gelir bana. Öyle olmasaydı birlikten kuvvet doğması için önce onları organize etmek ve o ilk canlı çökelekli enerjiyi kaostan bir düzen kurmaya heba etmek lazım gelirdi.
El ele gidilen yerler var. Onlar da yeri geliyor güzel ve de heyecanlı oluyor çünkü bazı insanlar, bazı insanların kanatları oluyor. Bir de yalnız gidilen yerler var. Bazı yolları insansız, salim kafa yürümek icap ediyor. 

Yollar çizmek, o yollardan gitmek, gerek yalnız, gerek birlikte... Hikayeler okuyor ama çokça da, yaşarken yeni hikayeler yazıyoruz. Hayatı neden ve nasıl yaşayacağımızı da gün geliyor en zor ve en lezzetli yoldan, kendi hikayemizden öğreniyoruz.

18.01.2016

Denizlerin üzerimizdeki hakları



Eğer denizi olan bir yerde yaşıyor olsaydım, bir sabah tek başıma çıkıp denize giderdim. Denizin orada olduğunu bilip de her gün nasıl işe güce gidilir bilmem. Ben denizin orada olduğunu bilmeden bile işe güce gidemiyorum örneğin. O orada dalgalanır toparlanırken, konuşur dururken hiç mi merak etmez insan, kıyıya ne getirmiş, kıyıdan neleri alıp götürmüş? Bugün hangi kayalar biraz daha erimiş? Denizden bir ip bağlı değil midir sizin de süt dişinize? Çekip durmaz mı, büyüyün, yollara çıkın diye? Yoksa deniz kenarında yaşayanlara olmuyor mu? Hani denizden gelen o yapışkan tuzlu koku saçınıza karışınca uçup gidesiniz gelmiyor mu?


Evet giderdim. “Merhaba” derdim. "Merhaba kardeşim deniz, merhaba kardeşim rüzgar!" Bir de çay söylerdim kendime. Çay veren bir yer yok mu oralarda? İçmeyiverirdim. Maksat çay değil.

Siyah beyaz bir Orhan Veli gelirdi sonra. Yanıma oturur, bir sigara yakardı. "Üç günlük ömür işte" derdi. "Ben de öldüğümde sen yaşlardaydım." "Ee ne haber? Atıcan mı kendini denize?"* "Yok" derdim. "Böyle de iyiyim, hürüm ben..." Ceketinin kocaman ceplerinde kağıt, kalem. "Aferin" derdi. "Bildiğin hayata doğacaksın işte böyle!"**


Başında kimsenin takmadığı türden bir şapka. Komik bir yürüyüşü olurdu belki. Sahilden ufak taşlar toplayıp cebine atar, hiç birini zevk olsun diye lop lop denize fırlatmazdı. Balıkları ürkütmez, şair insan sonuçta. Eve götürüp bu taşları tahta bir masanın üzerinde unuturdu. Sonra bir gün onları tükürüğüyle ıslatıp renklerini ve tuzlarını hatırlayarak bir şiir yazardı. "Şu yosun kokusu ve sahile çekilmiş dalyan direkleri" derdi, "sahilde yaşayan çocuklara hiç mi bir şey hatırlatmaz?"*** "Bilmiyorum ki" derdim ben de. "Belki de çok işleri vardır." "Belki hatırlatıyordur da, yazmıyorlardır sen gibi."

Ufka bakmak iyi gelirmiş, uzun uzun bakardım. Aklıma birkaç sözcük gelirdi. Gümüş, pus, çekirdek. Yazardım. Yeni bir şarkım varsa dinlerdim. Yoksa, uzaklardan çatal bıçak seslerini, kaynak seslerini motor seslerini... Sonra balık, bezelye ve patates kokusu gelirdi burnuma, acıkırdım. Çok rüzgar varsa daha iyi. Rüzgarı alıp yürür ve belki biraz da uçardım. Bütün saçlarım belki yüzüme yapışırdı umursamazdım...


Sonra sevdiğim birini arar, her sefer söylediğimden başka şeyler söylerdim. Veda ediyormuş, edebiliyormuş gibi, hani hayatım gözlerimin önünden geçmiş de en güzellerini anların toplayıp ne güzel bir hayatım olduğuna karar vermişim gibi. Şükran duygusuyla, iyileşmiş bir kalple, "seni çok seviyorum" derdim örneğin. "İyi ki vardın. İyi ki varsın." Kimileri sevildiklerini ne az biliyor, ne az duyuyorlar çünkü. 

* Hürriyete Doğru
**Ave Maria
***Deniz

daha fazla hak için ağaçların üzerimizdeki hakları