10.09.2015

Hicret




Kartopu oynuyorduk. Birden öldüresiye atmaya başlamışlardı küçücük çocuklar. Canımın acısından öte, bu kadar nefreti hayatta ilk kez gördüğüm için, anlamamaktan ağlamıştım. İnsan anlamamaktan ağlar mı, ağlıyor demek ki. 


Sonra O vardı. Evden kaçmıştı. Evden kaçan çocuklara ne çok rastladım... Yandaki köye varana kadar koşmuş nefes nefese ve nefes nefese geri dönmüş eve… Yapamamış. Gidememiş. Bir pencere önünde konuştuk. Ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. O ağladı. Ben de içimden ağladım. Günlerce onu düşündüm. Sonra hayatımdan hiç çıkmadı bu çocuk. Bugün sordum, 26 yaşına gelmiş…

Tayinim çıktı, evime döndüm. O büyüdü, askere gitti, evlendi. Sonra hastalandı. Bir hastane önünde garipler garibi bir bankta oturduk. Uzaklara bakarak, gelecek güzel günlerden bahsetmeye çalıştık…  O hastaydı ama beni iyileştirdi. Onun için üzülmeyeyim diye neşeli şeylerden konuştu, konuştu aynı Türk filmlerindeki gibi… Sonra memleketinde, bir yerlere taş atan adamların elini tutan bir el oldu. O küçücük daracık dünyada barış ne kadar mümkünse o kadar barış oldu. İyi ve çocuk bir kalbin olabileceği kadar. Bu belki de çok barış demekti…  Bu belki de bir işe yarayabilirdi… Allah katında acaba nedir anlamı, yeri? Dünyamızda sürüden ayrılanlar sevilmez. Öyle çok incittiler ki terk etmeye karar verdi. Çıkıp gitti o küçük dünyadan. 

Doğup büyüdüğü, çocukluğunu, gençliğini yaşayamadığı topraklarda elinde avucunda ne varsa bırakarak ve sadece sevdiğinin elini tutarak bir otobüse binip gelincik tarlalarının ortasından bizim buralara, gece vardiyalı işine doğru gelirken acaba neler hissetti? Kurtuluş, ümit, özgürlük, kaçış, kavuşma? Kendini evindeyken hiç evinde hissetmemiş insanlara rastladınız mı? İnsanın evi, yurdu tam olarak neresidir?

Belki hepimiz kardeş değildik, bazen kendi kardeşimizle bile kardeş gibi davranamadığımız düşünülürse… ama dostluk ve kardeşlik neye göre kurulur, insanlar birbirlerini nasıl severler onu düşündüm. Doğduğunda adı Asena mı, Aytöre mi olsun diye tartışılmış bir ailede büyümüş olan benim kalbim onun küçük kalbiyle o pencere kenarında konuşurken dünyada bir şeylerin gizlice, sessizce yerinden oynadığı gibi belki yakınlarda yeniden olacaktır böyle günler. Belki de olmayacak ve dünyanın altı üstüne gelecektir. Uzun uzun sessizlikler. Kendi kalbine gitme, Allah’ın sevgisine, rahmetine, tesellisine sığınma isteği… 

Sürülerden uzaklaşmayı göze almalı. Ben yokum demeyi göze almalı… Belki de hepimiz oradayız diye dünyanın merkezi orası olmak zorunda değildir…
Göçmek güzel olabilir mi... Bugün onunla konuştuğumda ferahlığı anlattı, huzuru, barışı. 

İnsan yas tutma hakkına, anlamama hakkına, hicret etme, yorulma ve sessizce düşünme hakkına da sahip olduğunu bilmeli… 

3.09.2015

Feride



Annem mutfakta iş yaparken ayak altında gezmeyeyim diye harfleri öğretmişti. Bir harf yazar ve “şimdi bunu bir sayfa yazıp getir” derdi. Öyle öyle bütün harfleri öğrenmiştim. Sonra sıra bu harfleri birleştirmeye gelmişti.
Köyde oturuyorduk ve köyde oturan insanların en büyük eğlencesi akşam oturmalarıydı. Bu oturmaların birinden dönüşte eve girer girmez niyeyse gittim sehpanın üzerinde duran kitabı elime aldım ve kitabın adını okudum: Söke Söke. İlk okuduğum kelimeler bunlardı.
Okuma yazmayı öğrenince evde bir şenlik oldu. Sanırım dahi olduğumu düşünmüşlerdi ve bana sınıf atlatmaya karar verdiler. Yalnız öyle herkesin sınıf atlayamayacağını vurgulamak için düzenlenen (bunu vurgulamayı severler) bir sınavdan geçmem gerekiyordu. Sınavda, “Haftada kaç gün vardır?” gibi zor sorular vardı. Sınavı geçtim ve 6 yaşında ikinci sınıfa başladım. Matematiğin biraz fazla gizemli dünyasına adım atmam da aynı döneme denk geldi. Harfleri anlayacak kadar büyüdüysem de sayıları anlayacak kadar büyümemiş olabileceğim söylendi. Sınıf atlamak, teoride dâhilere karışacakmışsınız hissi veriyor ancak pratikte resmen aptal gibi hissettiriyordu. Sonra sınıfta en küçük, en kısa boylu siz oluyor ve bazı esprileri anlamıyordunuz (bu son kısım hala geçerli). Bir şeylerin dışında kaldığınızı hissediyordunuz ama tam olarak neyin, onu da bulamıyordunuz (bu da). Zaten sessiz bir çocukken iyice sessiz olmuştum. Fazla arkadaşım yoktu ve herkes benden daha uzun boylu ve daha akıllı gibiydi. Üstelik herkes çok eğleniyor gibiydi. Bense eğlenmiyordum. Başlayan bir gün bir türlü bitmiyordu.
Sonra bir gün o geldi. Feride. Anneanne ve dedesi sandığımız anne ve babasıyla gizemli ve sessiz bir şekilde karşımızdaki eve taşındılar. Feride’nin insanı kendine çeken tuhaf bir sakinliği vardı. Feride mütemadiyen durur ve dururdu. Duruşunda çevresini dinginliğe kavuşturan bir şeyler vardı. Upuzun parlak dalgalı saçları, bembeyaz ve pürüzsüz cildiyle köydeki çoğu çocuktan farklıydı. Boyu çok uzundu. Benden kesin büyüktü ama galiba sınıftaki herkesten büyüktü. Davranışlarında büyüklere özgü bir zarafet, telaffuzunda çocuklarda rastlanmayan bir kibarlık vardı. Feride’yle nasıl arkadaş olduğumuzu hatırlamıyorum. Bazı şeylerin başka türlü olması düşünülemez. Ama çocuklar farklı bir şey gördüklerinde bazen acımasız olabilirler. Sınıftakiler de Feride’ye sataşırlar, onu kızdırmaya çalışırlardı. “Feride Feride kulakları geride” diye bir şarkı söylerlerdi. Feride duruşunu değiştirmezdi. Feride’ye bir şey olmazdı. Daha kambur oturmaz, cevap da vermezdi. Sanki o şarkı bir rüzgarmış da Feride’nin sadece saçlarını şöyle hafifçe savurup geçermiş gibi telaşsız…  bense içimde bir yerde bilirdim ki Feride’yle biz eski zamanlardan beri dostuz. O durdukça ben de orada bir yerlerde durmayı severdim.
Biz koşturmacalı oyunlara katılmazdık. İp atlamaya kalktığımızda ise çabucak yorulur ve sıkılırdık. Evet çocuk oyunlarıyla eğlenmezdik. Daha çok bahçede yürür, dalgın ve yarım cümleler kurar, ayakkabılarımızın kenarına yapışıp bizi ağırlaştıran çamuru, bir yerlerden bulduğumuz küçük dal parçalarıyla sıyırır, sanırım diğer çocuklar o kadar eğlenirken meşgul görünmeye çalışırdık. Çoğunlukla susardık ve beraber yaptığımız en eğlenceli şey, çokoprens ambalajlarını buruşturup siyah önlüklerimize sürerek üzerimizi simlerle kaplamaktı.
Annesi Feride’nin bir yere gitmesine izin vermezdi. Ben onlara giderdim. Evleri her zaman tertemiz ve aydınlıktı. Pencerenin önündeki masaya oturur, ödevlerimizi yapardık. Annesi bize bisküvi getirirdi. Beni uğurlarken “Feride’ye iyi oluyor, yine gel tamam mı?” gibi bir şeyler söylerdi. Birini, sırf çocuğunu sevdiği ve sevindirdiği için seven annelerin teşekkür eden bakışıyla bakardı.
Feride’yle sessizlikte durma hikayemiz kısa sürdü. Bir gün taşınıp gittiler. Bir açıklama yapmadan, haber vermeden… Mavi çerçeveli pencerelerine bakarak Feride’yi özledim. Feride varken yalnızlığım, aptallığım, küçüklüğüm yoktu sanki. Feride ve ben, en küçükle en büyük, normal olanın sıradan dünyasında kendimize ait sessiz, sakin ve bizi kimsenin rahatsız edemeyeceği başka bir dünya kurmuş, orada oynamış ve yalnızlığımızdan arınmıştık. O gittikten sonra, okuma yazmayı öğrenmemiş olmayı daha çok diledim. O gittikten sonra diğer çocuklarla kovalamaca ve mendil kapmaca gibi şeyler oynamaktan daha çok sıkıldım. 

Yıllar içinde Feride’yle yaşadığım o hissi hatırlatan arkadaşlarım oldu. Feride’yle ilk kez farkında olmadan da olsa tanışmaya başladığım kabilemin üyeleri hiç ummadığım yerlerde karşıma çıktılar. Onlarla sessizce oturmak, göz göze gelmek, sarılmak… Onlara bir şeyler yazmak, bir çiçek çizmek, bir şarkı yollamak… Anlamak, anlaşılmak, konuşmak, susmak, birlikte bir ağacına altında oturmak ne güzeldi... Pek çoğu gitmeli, uzaklı, taşınmalı hikayeler oldu. Yine de onlarla yollarda karşılaştıkça ve sihirli ellerle birbirimize dokundukça inandım ki dünyada tek oyun mendil kapmaca değil. İnandım ki birlikte ayakkabılarımızın kenarındaki çamuru temizleyip üstümüze çokoprens simleri sürebileceğimiz oyun arkadaşlarımız dünyanın bir ucunda da olsa varlar ve bizi buluyorlar. Ve onları buluyoruz.