19.03.2015

Thoreau'yla ben, siz hepiniz

Limon almak için evden çıkıp 15 gün sonra dönen bir adamın hikayesini okuyunca beni hatırlayıp yollamış Ahmet. Ben de bayağı güldüm. Akşam eve geldiğinde,  pek hoşlanmadığı insanların misafirliğe geldiğini görünce salataya limon almaya diye çıkıp Yalova’ya gidiyor ve 15 gün sonra elinde limonla geri geliyor (Vedat Okyar olduğu söyleniyor). Eşi için iyi olmamış olabilir. Yine de limon almaya diye çıkıp gitme isteği herhalde kimseye yabancı değildir. 

Kimi insan kendinden kaçar. Kendiyle yalnız kalmasın, düşünmesin. Ben genelde kalabalıktan kaçarım. Thoreau demiş ya, “bana neden kendinden bahsediyorsun diyorlar, kendim kadar iyi tanıdığım başka biri olsaydı ondan bahsederdim.” Bu arada Thoreau kendisiyle baş başa kalmaktan hiç korkmazmış. Ben bunalınca, içime sinmeyince, kim ne der, beceremedi mi derler, aklıma elbette benim de gelir el alemin ne diyeceği ama yine de kalkıp giderim. Hatta akrabalar arasında en çok “hadi benim uykum geldi” deyip ortamlardan sıvışmakla tanınıyorum. Bu anlamda en iyi anlaştığım akrabalarımdan biri, misafirliğe gitmekten hiç hazzetmeyen, gitti mi de fazla oturmayan kayınbabam. Benden çok iyi huysuz adam olurdu. Kadının yabanisi dünyamızda pek hoş karşılanmıyor. 

Üniversitedeyken part time bir iş bulmuştum. Markette sucuk tanıtacaktım. Bir tezgah, elektrikli bir ızgara, o ızgara üzerinde pişen ve tüm marketi kokutan ince ince kesilmiş sucukları kürdanlara takıp insanlara uzatacağım ve almaz mısınız diyeceğim. İlk yarım saat bir azaptı. İnsanlar sucuk istemiyor arkadaş. Bedava da versen istemiyorlar işte. Ben de insan ikna etmeyi bilmiyordum. Açıkçası sucuğa da inanmıyordum. İnansaydım belki ikna edebilirdim. Kaynaşma ve hoş sohbet hallerim neredeyse hiç yok. Sucuk yapılan fabrikada sessizce oturup işimi yapmayı tercih edermişim, o zamanlar bunu bilmiyordum. 

Baktım ki, zaman geçiyor ama ben zamanla açılıp alışacağıma git gide daha bir içime kapanıyorum, tüymeye karar verdim. Tabi tezgahı filan hiç acele etmeden, ne yaptığımı gayet iyi biliyormuşçasına bir soğukkanlılıkla topladım, son sorumluluklarımı yerine getirdim, öyle. Mandıra bölümündeki abiler, hayırdır dediler. Gidiyorum ben dedim. Allah Allah nereye gidiyorsun dediler ama ben kem kümle geçiştirip tezgahı onlara teslim edip marketin kapısından çıktıktan sonra abiler sucuk firmasından birini arayıp haber verirler ve peşime takılır da hesap sorar diye öyle hızlı koşmaya başladım ki, ilk otobüs durağı markete çok yakın olduğu için işi garantiye alayım diye ta ikinci durağa kadar koştum. Allah’tan otobüs hemen geldi. Otobüste koridor tarafında bulduğum boş koltuğa oturmuş, nefes almaya çalışıyordum ki telefonum çaldı. Arayan sucuk satış müdürüydü. Hilal hanım ne yaptınız siz dedi (bunu Hilal’in a’sının üstünde inceltme işareti olmadan söyledi). Ben de sadece aynı cümleyi farklı şekillerde kurarak çok haklı olduğunu ve lütfen beni mazur görmelerini söyledim. Sonraki günlerde, önceden hazzetmediğim çeviri işlerine dört elle sarıldım. Hayat dersi: Bir işi yapmak istemiyor musunuz? Daha da istemediğiniz başka bir iş yapmayı deneyin. Çeviriden bayağı para kazandım. Şikayet etmeden çalıştım. En azından kimseyle konuşmam ve bir şey satmam gerekmiyordu. 

Şu an kalabalık karşısında konuşarak para kazanıyor olmam ise hala anlam veremediğim bir mesele. Dün bir baktım kaptırmışım 9F’de “kim olduğunuza ancak kendiniz karar verirsiniz” konulu bir konuşma yapıyorum. Akşam Ahmet’e anlatıyorum, sıranın üstüne de çıktın mı dedi. Değil mi ya, o sıranın üstüne bir kere çıkmadan emekli olmamalı. Aslında şunca yıldır umutla çalışıyorum, bir kişi de çıkıp o captain my captain demedi. Bir şeyi eksik yapıyorum da ne? Neyse 9F’de sanki aralıksız on dakika konuşmuşum gibi geldi. Acayip duygusal ve gaza getirici konuşmam bittiğinde oradan bir öğrenci hocam vauv siz kitap yazsanıza, dedi.