30.12.2015

Fazla cesaret, fazla merhamet, fazla sevgi




Kedilerden Haydut. Haydut mahallenin kabadayı kedisi. Arada bir gelip kafasını kapıya vurup mama  ister. Buralar hep onundur. Kimseye yedirmez. Kendi yer.

Dün bahçeye çıktım. Eryaman’ın en güzel hali, sisten görünmeyen hali, onu söyleyeyim. Bir de göl var. Göl de iyi. Yani Ankara için iyi. Bahçeye çıkıp sisi karanlığı ve soğuğu görünce Haydut’u hatırladım. Ne yapıyordur ki acaba şimdi? Haydutu pek sevdiğimden değil ama hava soğuk. Hem Haydut benim yanımda yavru kedi gibi davranıyor ve bu hoşuma gidiyor. Ahmet’le Ayşe’nin ayağına filan saldıran çatık kaşlı bir kediden, yumuşacık bir pisi kediye dönüşüyor. Bana saldırırsa bir daha onu beslemeyeceğimi düşünerek mi böyle yapıyor bilmiyorum. Kedileri severim ama kedi videosuna denk gelirsem bizimkiler kadar eğlenmem. Sevgim o düzeyde.

Kapıyı açıyorum. Haydut da beni anmış. Kapıya dayanmış bekliyor. İrkiliyorum, içeri kaçmasın diye kapıyı çekiyorum. Anahtar içeride kalıyor. Kendime inanamıyorum. Haydut’un yaptığına inanamıyorum. Yıllar önce Murathan Mungan’ın Paranın Cinleri kitabında babasının söylediği o sözün şıp diye aklıma gelmesine inanamıyorum. Çünkü bu sözü duyduğumdan beri unutmaya, yalancı çıkarmaya çalışıyorum. "Beni hayatta üç şey mahvetti," diyor: "fazla cesaret, fazla merhamet, fazla sevgi." Kapının önünde soğukta Murathan Mungan’ın rahmetli babasına böyle içimden cevaplar veriyorum. İnsanı bunlar mahvetmez de, belki “bu kedi (Haydut) ben olmasaydım ölürdü” demek gibi büyük büyük laflar mahveder. Öbür yandan Murathan Mungan diyor ki, kedileri doğru düzgün sevebilenler, insanları da güzel severler… Ona da cevap vermek istiyorum ama haklı gibi. Sanırım cevap veremem.

Rabia teyzeye gidiyorum. Ali amca kapıyı açabileceğini düşünüyor. Plastik bir kartla. Açamıyor. Ahmet gelene kadar bekle burada diyorlar ama eve girmem lazım benim. Israr edince, çilingirin numarası varmış kapıda onu hatırlıyorlar. Etiket yapıştırırlar ya kapılara, onların elektrik sayacına da bir tane yapıştırmışlar. Ali amcanın telefonundan o numarayı arıyorum. Gerçekten 15 dakikada gelecekler mi acaba?

Rabia teyze lahana sarması için iç hazırlamış yoğuruyor. Bir süre mutfakta bakınıyorum, bir koku var ağzımı sulandıran. Lahana sarması değil. Başka bir şey. Sonra bulana kadar Rabia teyzeyi dinleyemiyorum. O arada maydanoz saplarını kaynatmakla ilgili bir şey kaçırmış olabilirim. Karnımı acıktıran koku, salça kokusu. Ekşi, sulu, salça kokusu. İnsanların kaşık kaşık salça yemelerini anlıyorum. Bir anda evsiz ve aç kaldım işte diye düşünerek hemen kendime dram yazıyorum oracıkta.

Bebekler ilk doğduğunda onlara su verilmeli mi, onu konuşuyoruz. Bir zamanlar hemşireler su verin diye başında beklermiş annelerin, şimdi artık verilmiyor. Eskiler ne çok şey biliyor diyoruz. Böyle git gide biz de eskiyoruz aslında.

Komşularımda telefon numaramın olmamasını düşünüyorum. Telefon numaramı Rabia teyzeyle Ali amcanın telefonlarına kaydediyorum. Hilal Komşu diye. Kendi numaralarını ezbere bilmedikleri için cep telefonlarından birbirlerinin numaralarını bulmamı söylüyorlar. Onların numaralarını da bir ilaç kutusunu yırtıp içindeki kartona çilingirin numarasıyla birlikte yazıp cebime atıyorum. 

Rabia teyze, en küçük kızı için iş yerinde yesin diye yaptığı sandviçten bahsediyor “bir de çay söylüyor kendine” diyor. Kendine çay söyleyip annesinin hazırladığı sandviçin çevresindeki sera streç filmi açan kızı gözümde canlandırıyorum bir an. Sonra peynirin üzerine fesleğenin ne kadar yakıştığından da konuşuyoruz. Her zaman temiz evler var. Annelerinin kocaman çocuklarına sandviçler, yolluklar hazırladığı, yemek kokan, aydınlık evler. Tezgahın üzerindeki plastik süzgeçlerde yıkanmış ve hep ayıklanmayı bekleyen bir şeyler olan, o sırada açık duran, aslında ses olsun diye sabahtan akşama kadar açık duran televizyonda yarışma programlarında adamların neşeyle ödülleri saymalarını izlerken çorba karıştırılabilen, masalarının üzerinde gazete kağıtlarına serilmiş şifalı otlar olan. Ve o ankastre düzgünlüğünün verdiği yerli yerinde’lik, her şey yolunda’lık hissi...

Çilingir 15 dakika sonra, yanında Yusuf Abi’yle geliyor.  Yusuf abi diyor ki, “dolanıp duruyordu buralarda. Sormuyor da nereyi aradığını.” Çilingir, elinde tornavida gibi bir şeyi beş kere kapının arasında farklı yerlere taktıktan sonra kapıyı tık diye açıyor ve belki onun 1500. kez duymuş olacağı ama benim ilk kez ağzımdan kaçan (böyle aptalca şeyler ancak ağızdan kaçar, kasıtlı söylenmez) “bize de öğretin”i söylüyorum. Gülmüyor bile. Geçmiş olsun diyor sadece. Kapının önünde dört kişiyiz. Yusuf abi çilingire bakıyor “ne kadar kolaymış.” “Bizim işimiz bu diyor.” “Hırsızlar böyle mi açıyor?” “Evet ama biz legal olarak açıyoruz işte.” O an belki de burası benim evim değildi, nereden biliyor diye düşünüyorum. Mesela yanımda Rabia teyzeyle Yusuf abi olmasa yine de açar mıydı kapıyı? Sonra bazı meslek erbabının yıllar içinde bazı şeyleri açıklayamayacakları şekilde bir bakışta bildiklerini hatırlıyorum. İnsan sarraflığı çilingirlerin de çift ana dalından biri olabilir mi?

Bir dâhinin arkasından bakar gibi hayranlıkla bakakalıyoruz o arabasına binip giderken.


Acaba niye oldu ki böyle bir şey? diye düşünüyorum. Yani kapıda kalmak. Ellerimle burnum üşümüş. Sonra neden her olayın hikmeti nedir diye bu kadar düşünüyorum ki diye düşünüyorum. Sonra Haydut’u yine görüyorum ve Murathan Mungan’ın babasına tekrar cevap veriyorum. Hayır, merhamet, sevgi veya cesaret iyidir. Ondan olmadı bu. Bu belki de Haydut’u az sevmekten veya başka bir şeyden. Dışarıdan bakınca görülen ama benim içeriden göremediğim bir şeyden.

21.12.2015

İçimdeki küçük ışık*




Arada bir çıkıp gençlere konuşma yapasım geliyor. Konu genellikle aşk, ölüm, inanç, kitaplar, kendin olmak... Sonra superstition elektro bağlamayla düğünlerde çalınsaydı nasıl olurdu? gibi sorularla kafam dağılıyor ama o konuşmayı bir gün yapmak istiyorum. Belki o zamana kadar kızım da büyümüş olur ve dinler. Bilmiyorum dinler mi? Neyse şöyle şeyler demek istiyorum:



"Hayatımda ilk kez, korkmadan gidebilirim hayatın beni götürdüğü yere. Biliyorum güçlü olacağımı."

Biri çıkıp çok umutlu şarkılar yazmaya başlasaydı ama böyle içi boş şeyler değil, ciddi bir inanç taşıyan ama dünyayı hafife alan, hani tul'i emel ile dalga geçen şarkılar. Onları daha sık duysaydık nasıl olurduk? Bu durumda kendi şarkılarınızı kendiniz yazmanız gerekebilir gençler. Elimizde bunlardan çok az var (Bülent Ortaçgil'in bazı şarkılarını ve Pinhani'nin Dön bak dünyaya'sı geliyor ilk olarak aklıma).



"Artık her şeyi berrak görebiliyorum. Yağmur dindi. Yolumdaki bütün engelleri görebiliyorum. Beni kör eden bulutlar dağıldı. Işıl ışıl bir gün olacak."

Yağmuru çamuru görmezden gelmeden, hatta her şeyi görmemize rağmen yine de inatla inanmaya devam ederek yaşasaydık ne olurdu? 

Türk dilinde yazılmış şarkılardaki yoğun keder diyelim ki dertli coğrafyamızdan, ekonomik durumumuzdan... ama buyurun ataları insanın düşebileceği kuyunun en dibine düşmüş insanların yaptığı müziğe... "İçimde küçük bir ışık var ve onu yakmaya devam edeceğim."* ve bütün şarkı boyunca sadece aynı şeyi söylüyorlar. Sevdiğiniz sözleri, sevdiğiniz masalları, sevdiğiniz insanları içinizde koruyun. Size umut veren şeylerden vazgeçmeyin.



Gospelleri dinledikçe neden bizde de umut dolu dini şarkılar yazılmadığını veya neden bunun daha ince zevkli bir müzikle yapılmadığını hep merak etmişimdir. Oysa bazı müzik türlerinde ilahi ve başka alemleri hatırlatan coşku dolu bir his vardır. İki yüzlü saygı anlayışımız ve dini konulardaki devlet adamı ciddiyetimiz nedeniyle kendimizi kendimize ve Ona daha yakın kılacak pek çok güzel histen mahrum bıraktığımızı düşünüyorum.



Tarlada çalışan kölenin söylediği şarkıdaki kadar umudumuz olsa yeterdi. Dünya niye her gün başımıza yıkılıyor? Çok sık duyduğumuz kötü sözlerden, her gün söylediğimiz şarkılardan olabilir mi?



Bu çocuk tabi şimdi epey büyüdü. Şarkı Sam Cooke & Stirrers'ın söylediği bir şarkı. Şarkıda ölümü anlattığını sanıyorum. "Tanrı'nın bağında çalışıyordum, bana sarıldı ve kollarında huzuru ve neşeyi buldum," diyor. "Bugün ne kadar çok çalıştığını biliyorum. Haydi biraz otur, dinlen," dedi bana. "Krallığına gittiğimde bana diyecek ki, eve hoş geldin."

Son olarak, şöyle derdim: Tavsiyelere kulak verin ama nihayetinde kendi kitaplarınızı kendiniz arayın, kendiniz bulun, kendiniz seçin. Size iyi gelecek kitaplar için de dua edin. Her bir küçük şey için dua edin. Allah o kadar büyük ve iyi ki, "ufak tefek şeyler için beni rahatsız etmeyin" dememiş. 

Nasıl inanacağınızı da kendiniz seçin. Onu tek başınıza anlayamayacağınızı söyleyenlerden uzak durun. Onunla kendi özel, umut dolu, mutlu bağınızı kurun. Aranıza kimsenin girmesine izin vermeyin ve içinizden geliyorsa şarkı da söyleyin.

31.10.2015

Çirkin ördekler ve çatlak taneler

Her ailenin vardır bir çirkin ördeği, bir çatlak tanesi. Oyunbozan. Uyumsuz. Fazla iyidir veya fazla kötü. Fazla cengaver veya fazla umursamaz… Fazla hassas, fazla kırılgan, alıngan. Başkalarının takmadığı detaylara takılıp kendini de milleti de deli eder. Antikalıklarıyla uğraşmaktan gına gelir. Bir haller bir havalar. Gel-gitler, sanatçı kafalar. Ve mutlaka pek çok şeyi eline yüzüne bulaştırır, mümkün olan en yanlış şeyi gider o yapar.
Farklı olmak için mi böyle yapar yoksa cidden farklı mıdır? Gözyaşları beklenmedik yerde akar, durduk yerde insana kendini kötü hissettirir. Böyledir. Aslında o kadar deli değildir veya herkes kadar delidir veya o da herkes kadar acı çekiyordur daha çok değil ama bunu öyle bir yaşar ki seyircisini yorar.
 Kimi günler çekilmezdir. Genellikle önceden tahmin edilmezdir. Ne olurdu azıcık onlara benzeseydi. Azıcık huzurlu olurdu herkes. Oysa kendisini sevmenin, bağışlamanın ve güvenmenin bir yolunu bulamadıysa, özgünlük ve özgürlük maskesinin altında çaktırmadan kazısını sürdürür. Bütün hayatını “onlara” benzemeye çalışarak geçirir. Onlara benzemeye başlayınca da kendi “fazla” dünyasına geri dönmeye karar verir. Yahu çok sıkıcıdır. Yani normal olmak.
 (Oysa orta yolu vardır hem de yine duygulu yine dramatik ve heyecanlı yolları vardır. Hem kendin olup hem çirkin ördek olup hem güzel olmanın da yolları vardır. Onu henüz bilmez. Ona yanaklardan akan gözyaşları, üzgün şarkılar, bulutlara kavuşturan aşklar, coşkular daha bir sinematografik geldiği için veya cidden daha iyi bir yolunu bilmediği için bir süre öyle gezer durur. Öğrenecek.)
Bu çatlak taneler, yıllarca aileleri umurlarında değilmiş gibi yapabilirler oysa hayatlarında en çok istedikleri şey onlar sahnede, sergide, okulda, hastanede her nerede ne iş yapıyorlarsa ailelerinin gelip onlara kocaman sarılıp aferin demeleri ve bunu cidden sevgiyle yapmalarıdır. Ve bu sevgiye sadece bir başarı kazandılar, biraz daha kabul edilebilir ve normal oldular diye değil sadece çocuk oldukları ve sadece onların çocukları oldukları için kavuştuklarına inanmak isterler.
Bu çatlak taneler, çok küçükken terk edilmişlerdir. Aynı evdeki anne veya babaları tarafından aslında aynı odada, diz dize otururken bile dünyanın ta öbür ucuna hayalen postalanmışlar, görmezden gelinmişler, yalnız bırakılmışlar ve kendilerine işte bu çatlak dünyayı kurmak zorunda kalmışlardır. Ne yapsınlar, yaşamak için herkesin bir dünyaya ihtiyacı var.
 Daha çok sevgi, daha çok ilgi için bazen fazla çalışırlar, ilginç uğraşlar edinirler, bazen fazla ağlar bazen fazla güler veya sık sık yok olur, bazen çok fazla göz önünde olurlar. Ve tüm dünya onları sevse yetmez. Çünkü onların istediği o tek bir kişinin o vazgeçilmez, o değerli, biricik, yerine konulmaz sevgisidir. Onun sevgisinin bir damlasına karşılık bu çatlak taneler dünyayı gezebilirler. Arjantin’e giderler. Amazon’a giderler. Bir yıl Hindistan’da yaşarlar. Dergahlara öğrenci olurlar. Bin kitap okurlar. Öylece hayatın tadına bakarlar. Sevgiyi ararlar. Severek, sevilerek, tanıyarak, bolca çalışarak, kimisi de çalışmayıp kurtarılmayı bekleyerek, aslında evlerine dönmeye çalışırlar.
 O arada hayatın en güzel mucizelerinden biri olur. Olabilir. Kendileri gibi birine rastlarlar. Şöyle olur bu. Dalgın ve hüzünlü, hayattan çok da bir şey beklememeye çalışarak ama umuttan da tamamen vazgeçmeden dolanırken başlarını yerden kaldırırlar ve onunla göz göze gelirler. Dünyanın en güzel karşılaşmalarından biridir bu. Ah keşke şu an  imkanım olsa da size izletebilsem o sahneyi, bir çirkin ördeğin bir diğerine rastlama sahnesini… Birbirlerini ilk anda tanırlar. Sanki karşısındaki ona “seni görüyorum” diyor gibidir. “hoş geldin” diyor gibidir. “Seni bekliyordum, nerede kaldın?” ve “İyi ki varsın”
 Çirkin ördekler kuğu değildir de belki cidden çok çirkin ördeklerdir ama yollarına başka çirkin ördekler çıkar ve onlardan bir aile yaparlar. Çirkin ördekler ailesi. Sonra bunlar dünyanın çivisini birlikte yerine takmaya çalışırlar. Bu da yine dünyanın hem acıklı hem komik sahnelerinden biridir.  Birlikte çalar söylerler. Canları acıyınca birbirlerine giderler. Birbirleri için kalpten dua ederler. Hayata küsünce gidip odalarına kapanırlar ve kapılarını aralık bırakırlar ve bilirler ki diğer çirkin ördeklerden biri mutlaka gelip “ne oldu neyin var?” diyecek. Ve ona sarılacak. Sonra onu dışarı çıkaracak.
Ve bazen daha da delirerek, bazen normal olmaya çalışarak ve bazen kendi normallerini yaratarak yaşarlar. Beraber yaşamaları her zaman kolay değildir. Çünkü ikisi de terk edilmekten ölesiye korkar ve en ufak incinmede terk edilme endişesiyle karşısındakini terk etmeye çabalar. Bir de özel zırh kanunları gereği, gerçekten sevildikleri yerleri mutlaka ve kolayca terk ederler. Çünkü gerçekten sevildiklerine bir türlü inanmazlar. Ait olmak güzel bir ülkedir, olmamak da öyle gelir bazen.
Ama bir kere bir başka çirkin ördeğe rastlayan, bir kere yalnız olmadığını fark eden çatlak taneler iyileşmenin ve kendine, sevgiye, hayata ait olmanın bir yolunu mutlaka bulurlar. Araştırırlar. Öğrenirler. Mutlaka bulurlar çünkü ömür, bütünlüğü özleyen bir yoldur. Çünkü hayat teselli olmak, iyileşmek, anlam vermektir… Çünkü sevgi güçlüdür ve en eski, en kırık parçaların bile tamiri ve telafisi mümkündür.

10.09.2015

Hicret




Kartopu oynuyorduk. Birden öldüresiye atmaya başlamışlardı küçücük çocuklar. Canımın acısından öte, bu kadar nefreti hayatta ilk kez gördüğüm için, anlamamaktan ağlamıştım. İnsan anlamamaktan ağlar mı, ağlıyor demek ki. 


Sonra O vardı. Evden kaçmıştı. Evden kaçan çocuklara ne çok rastladım... Yandaki köye varana kadar koşmuş nefes nefese ve nefes nefese geri dönmüş eve… Yapamamış. Gidememiş. Bir pencere önünde konuştuk. Ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. O ağladı. Ben de içimden ağladım. Günlerce onu düşündüm. Sonra hayatımdan hiç çıkmadı bu çocuk. Bugün sordum, 26 yaşına gelmiş…

Tayinim çıktı, evime döndüm. O büyüdü, askere gitti, evlendi. Sonra hastalandı. Bir hastane önünde garipler garibi bir bankta oturduk. Uzaklara bakarak, gelecek güzel günlerden bahsetmeye çalıştık…  O hastaydı ama beni iyileştirdi. Onun için üzülmeyeyim diye neşeli şeylerden konuştu, konuştu aynı Türk filmlerindeki gibi… Sonra memleketinde, bir yerlere taş atan adamların elini tutan bir el oldu. O küçücük daracık dünyada barış ne kadar mümkünse o kadar barış oldu. İyi ve çocuk bir kalbin olabileceği kadar. Bu belki de çok barış demekti…  Bu belki de bir işe yarayabilirdi… Allah katında acaba nedir anlamı, yeri? Dünyamızda sürüden ayrılanlar sevilmez. Öyle çok incittiler ki terk etmeye karar verdi. Çıkıp gitti o küçük dünyadan. 

Doğup büyüdüğü, çocukluğunu, gençliğini yaşayamadığı topraklarda elinde avucunda ne varsa bırakarak ve sadece sevdiğinin elini tutarak bir otobüse binip gelincik tarlalarının ortasından bizim buralara, gece vardiyalı işine doğru gelirken acaba neler hissetti? Kurtuluş, ümit, özgürlük, kaçış, kavuşma? Kendini evindeyken hiç evinde hissetmemiş insanlara rastladınız mı? İnsanın evi, yurdu tam olarak neresidir?

Belki hepimiz kardeş değildik, bazen kendi kardeşimizle bile kardeş gibi davranamadığımız düşünülürse… ama dostluk ve kardeşlik neye göre kurulur, insanlar birbirlerini nasıl severler onu düşündüm. Doğduğunda adı Asena mı, Aytöre mi olsun diye tartışılmış bir ailede büyümüş olan benim kalbim onun küçük kalbiyle o pencere kenarında konuşurken dünyada bir şeylerin gizlice, sessizce yerinden oynadığı gibi belki yakınlarda yeniden olacaktır böyle günler. Belki de olmayacak ve dünyanın altı üstüne gelecektir. Uzun uzun sessizlikler. Kendi kalbine gitme, Allah’ın sevgisine, rahmetine, tesellisine sığınma isteği… 

Sürülerden uzaklaşmayı göze almalı. Ben yokum demeyi göze almalı… Belki de hepimiz oradayız diye dünyanın merkezi orası olmak zorunda değildir…
Göçmek güzel olabilir mi... Bugün onunla konuştuğumda ferahlığı anlattı, huzuru, barışı. 

İnsan yas tutma hakkına, anlamama hakkına, hicret etme, yorulma ve sessizce düşünme hakkına da sahip olduğunu bilmeli… 

3.09.2015

Feride



Annem mutfakta iş yaparken ayak altında gezmeyeyim diye harfleri öğretmişti. Bir harf yazar ve “şimdi bunu bir sayfa yazıp getir” derdi. Öyle öyle bütün harfleri öğrenmiştim. Sonra sıra bu harfleri birleştirmeye gelmişti.
Köyde oturuyorduk ve köyde oturan insanların en büyük eğlencesi akşam oturmalarıydı. Bu oturmaların birinden dönüşte eve girer girmez niyeyse gittim sehpanın üzerinde duran kitabı elime aldım ve kitabın adını okudum: Söke Söke. İlk okuduğum kelimeler bunlardı.
Okuma yazmayı öğrenince evde bir şenlik oldu. Sanırım dahi olduğumu düşünmüşlerdi ve bana sınıf atlatmaya karar verdiler. Yalnız öyle herkesin sınıf atlayamayacağını vurgulamak için düzenlenen (bunu vurgulamayı severler) bir sınavdan geçmem gerekiyordu. Sınavda, “Haftada kaç gün vardır?” gibi zor sorular vardı. Sınavı geçtim ve 6 yaşında ikinci sınıfa başladım. Matematiğin biraz fazla gizemli dünyasına adım atmam da aynı döneme denk geldi. Harfleri anlayacak kadar büyüdüysem de sayıları anlayacak kadar büyümemiş olabileceğim söylendi. Sınıf atlamak, teoride dâhilere karışacakmışsınız hissi veriyor ancak pratikte resmen aptal gibi hissettiriyordu. Sonra sınıfta en küçük, en kısa boylu siz oluyor ve bazı esprileri anlamıyordunuz (bu son kısım hala geçerli). Bir şeylerin dışında kaldığınızı hissediyordunuz ama tam olarak neyin, onu da bulamıyordunuz (bu da). Zaten sessiz bir çocukken iyice sessiz olmuştum. Fazla arkadaşım yoktu ve herkes benden daha uzun boylu ve daha akıllı gibiydi. Üstelik herkes çok eğleniyor gibiydi. Bense eğlenmiyordum. Başlayan bir gün bir türlü bitmiyordu.
Sonra bir gün o geldi. Feride. Anneanne ve dedesi sandığımız anne ve babasıyla gizemli ve sessiz bir şekilde karşımızdaki eve taşındılar. Feride’nin insanı kendine çeken tuhaf bir sakinliği vardı. Feride mütemadiyen durur ve dururdu. Duruşunda çevresini dinginliğe kavuşturan bir şeyler vardı. Upuzun parlak dalgalı saçları, bembeyaz ve pürüzsüz cildiyle köydeki çoğu çocuktan farklıydı. Boyu çok uzundu. Benden kesin büyüktü ama galiba sınıftaki herkesten büyüktü. Davranışlarında büyüklere özgü bir zarafet, telaffuzunda çocuklarda rastlanmayan bir kibarlık vardı. Feride’yle nasıl arkadaş olduğumuzu hatırlamıyorum. Bazı şeylerin başka türlü olması düşünülemez. Ama çocuklar farklı bir şey gördüklerinde bazen acımasız olabilirler. Sınıftakiler de Feride’ye sataşırlar, onu kızdırmaya çalışırlardı. “Feride Feride kulakları geride” diye bir şarkı söylerlerdi. Feride duruşunu değiştirmezdi. Feride’ye bir şey olmazdı. Daha kambur oturmaz, cevap da vermezdi. Sanki o şarkı bir rüzgarmış da Feride’nin sadece saçlarını şöyle hafifçe savurup geçermiş gibi telaşsız…  bense içimde bir yerde bilirdim ki Feride’yle biz eski zamanlardan beri dostuz. O durdukça ben de orada bir yerlerde durmayı severdim.
Biz koşturmacalı oyunlara katılmazdık. İp atlamaya kalktığımızda ise çabucak yorulur ve sıkılırdık. Evet çocuk oyunlarıyla eğlenmezdik. Daha çok bahçede yürür, dalgın ve yarım cümleler kurar, ayakkabılarımızın kenarına yapışıp bizi ağırlaştıran çamuru, bir yerlerden bulduğumuz küçük dal parçalarıyla sıyırır, sanırım diğer çocuklar o kadar eğlenirken meşgul görünmeye çalışırdık. Çoğunlukla susardık ve beraber yaptığımız en eğlenceli şey, çokoprens ambalajlarını buruşturup siyah önlüklerimize sürerek üzerimizi simlerle kaplamaktı.
Annesi Feride’nin bir yere gitmesine izin vermezdi. Ben onlara giderdim. Evleri her zaman tertemiz ve aydınlıktı. Pencerenin önündeki masaya oturur, ödevlerimizi yapardık. Annesi bize bisküvi getirirdi. Beni uğurlarken “Feride’ye iyi oluyor, yine gel tamam mı?” gibi bir şeyler söylerdi. Birini, sırf çocuğunu sevdiği ve sevindirdiği için seven annelerin teşekkür eden bakışıyla bakardı.
Feride’yle sessizlikte durma hikayemiz kısa sürdü. Bir gün taşınıp gittiler. Bir açıklama yapmadan, haber vermeden… Mavi çerçeveli pencerelerine bakarak Feride’yi özledim. Feride varken yalnızlığım, aptallığım, küçüklüğüm yoktu sanki. Feride ve ben, en küçükle en büyük, normal olanın sıradan dünyasında kendimize ait sessiz, sakin ve bizi kimsenin rahatsız edemeyeceği başka bir dünya kurmuş, orada oynamış ve yalnızlığımızdan arınmıştık. O gittikten sonra, okuma yazmayı öğrenmemiş olmayı daha çok diledim. O gittikten sonra diğer çocuklarla kovalamaca ve mendil kapmaca gibi şeyler oynamaktan daha çok sıkıldım. 

Yıllar içinde Feride’yle yaşadığım o hissi hatırlatan arkadaşlarım oldu. Feride’yle ilk kez farkında olmadan da olsa tanışmaya başladığım kabilemin üyeleri hiç ummadığım yerlerde karşıma çıktılar. Onlarla sessizce oturmak, göz göze gelmek, sarılmak… Onlara bir şeyler yazmak, bir çiçek çizmek, bir şarkı yollamak… Anlamak, anlaşılmak, konuşmak, susmak, birlikte bir ağacına altında oturmak ne güzeldi... Pek çoğu gitmeli, uzaklı, taşınmalı hikayeler oldu. Yine de onlarla yollarda karşılaştıkça ve sihirli ellerle birbirimize dokundukça inandım ki dünyada tek oyun mendil kapmaca değil. İnandım ki birlikte ayakkabılarımızın kenarındaki çamuru temizleyip üstümüze çokoprens simleri sürebileceğimiz oyun arkadaşlarımız dünyanın bir ucunda da olsa varlar ve bizi buluyorlar. Ve onları buluyoruz. 

21.07.2015

İyiler ve kötüler


 Dünyamızda ya iyilik ya kötülük yoktur yavrum. İyilik ve kötülük bir arada ve bazen ayrıştırılamaz biçimlerde, vardır. Dünya ikisinin arasında sağa sola sallanır ve bazen rayından çıktığı da olur. İkisinin de özel isimleri yaşadığın mahalleye göre, sonradan verilmiştir. Ermeniler, araplar, suriyeliler, aleviler, kürtler, türkler, nerede oturup kimlerle söyleştiğine göre ya kötüdür ya iyidir. 

Her filmin bir iyisi ve bir de kötüsü vardır hani. Bazı filmlerin çirkini de olur tuhaf bu bak ve bunlardan birinin mutlaka bir şey kazanması gerekir. Yeryüzü, herkesin aynı anda kazanacağına inanılan bir yer değildir. Kazanan ya galatasaraydır ya fenerbahçedir. Ama asıl, hayatı kazanmak yavrum, güzel, değerli bir şeydir. Ben senin yaşlarındayken sanırdım ki kendine en çok iyilik biçen zümre cidden iyi olsa gerektir. Kim daha çok iyilikten bahsederse o iyi olsa gerektir. 

Oysa iyilik kimsenin elbisesi değildir. Elbiselerimizin altı üstü ipliktir. Her bir ipliğin içinde biraz güzel biraz çirkin gizlidir. İyilik kimsenin aile mirası değildir. İyilik bir partinin, bir girişimin, bir zümrenin adı olmadığı gibi kötülük de, sadece karşı mahallenin işi değildir. Biz kalplerin ve niyetlerin değerine karar veren sarraflar olmadığımız gibi dünya da kimsenin kuyumcu dükkanı değildir. İyilik kimsenin bağı bahçesi, babasının malı değildir. İnsan, canı acıyarak görür. İnsan, içini sürüyerek görür. İyinin kabuğunu aralasan belki birazı kötülük; kötünün can suyuna geri gitsen aslı iyiliktir. 

Uğrunda ölmek de derler ona, ancak uğruna yaşayacak güzel bir şey bulmak iyi bir şeydir. Herkes canından can gibi sevilmezse de, “onlardan” nefret etmek sağlam bir yüreğin işi değildir. 

Dünya siyah beyaz bir resim değildir yavrum. Dünya biraz yangınsa, biraz cümbüş yeridir. Biraz ana kucağıysa; biraz yılan deliğidir. Her hayat, nasıl hayat gibi yaşanmıyorsa, bugün bize ölüm gibi görünen her ölüm, ölüm değildir. Uykuda olmamak yavrum, iyi bir şeydir.

11.06.2015

Gerçek Sevgi





Gerçek sevgi can yakmaz. Gönül alır. Seni koruyacak yeni zırhlar yapıp armağan eder. Kim olduğunu hiç unutma ve ne kadar güzel olduğunu bil diye omuzlarına ufak yıldızlar takar. Gerçek sevgi, seni kendi değerinden asla şüpheye düşürmez. Onun kalbinde kim olduğunu bilirsin ve “biz neyiz, nasılız?” sorusunu sorman gerekmez. Siz, sizsinizdir. Bunu kalbinle bilirsin, parmak uçlarında ve diz kapaklarında bile hissedersin. Bir kalpten diğerine giden o görünmez yolu, o büyülü bağı bazen tek söz konuşmadan bilirsin. 
Gerçek sevgiyi bulduğunda “bu mu?” demezsin. Bu olduğunu bilirsin. Sadece, bu yolu yürüyecek misin? Hazır mısın? Çok mu erken?  Yoksa inanamayacak kadar güzel ve hatta geç mi? Yoksa buna layık değil misin?
Gerçek sevgi geldiğinde parçalarımı yerine yapıştıracak o meşhur sarılış bu mu? diye sormazsın. Birbirinize sarılırsınız, nereden kırılıp düştüğünü bilmediğin parçalar bile yapışır, asla anmak istemediğin yaralar bazen tekrar kanar, acır, kapanır ama senin haberin bile olmaz. Bir gün içine bir his gelir. Mutlusundur. Sadece o. Omuzlarından bir yük kalkmış gibidir.
Gerçek sevgiye her gün yoklama almazsın. Oradadır. Seni her an gitmekle tehdit etmez. Hastalıkta, başarısızlıkta, mutlulukta oradadır. Sana böyle bir söz vermemiştir bile. Gerçek sevgiyle karşılaştığında onun gözbebeklerinde her gün kendi değerini kontrol etmen gerekmez.
O da beni düşünüyor mu? demezsin. Düşünüyordur ve başka şeyler de düşünüyordur. Başka şeyler düşündüğü zaman da seni sevmeye devam ettiğini bilirsin. Başka şeyler düşünsen bile onun en güzel düşüncelerden biri olduğunu bilirsin. Beraberken ışıldadığınızı hissedersin ama karanlık çöktüğünde ilk birbirinizin eline uzanacağınızı ve orada birbirinizi bulacağını bilirsin.
Kendin olmaktan utanmazsın. İçinin cevherini de zehrini de saklamak zorunda kalmazsın. Çünkü bilirsin ki senin cevherinle mutlu olur, senin zehrin ortaya dökülürken yüzünü buruşturmadan yanında durur.
Hayat onsuz tatsız gelir ama sadece bu değil. Gerçek sevgi sana senin gerçek tadını, hayatın en güzel yanını, ruhunda gizli kalan en güzel armağanları bulup çıkarma gücü verir. Özgür bırakır. Kim olduğundan korkmaz. Yeni olacağın kişiden korkmaz. Çıkacağın yollardan korkmaz çünkü o da senin gibi Yaratan’a, zamana, sevgiye, iyiliğe güvenir. Onu bulduğunda topraklanmış gibi olursun. Onun yanında bebek gibi uyursun. Onun yanında en sevgiye açık en sevgiye layık insan olursun. Onun yanında daha iyi biri olmak isteği gelir içinden.
Gerçek sevgi vardır. Bizler daha azına razı olurken de, kendimizi daha azına layık bulurken de, kendimizden, kalbimizden, aşkımızdan, hayallerimizden vazgeçerken de, dünyanın artık öyle bir yer olmadığını, kimsenin kimseye gerçek bir teselli, bir dost, bir liman olamayacağını düşünürken de dünyanın bir ucunda veya bizimle aynı çemberin içinde mutlaka gerçek bir sevgi ve gerçek sevgiyi özleyen birileri vardır. 

Yukarıdaki şarkı Malagaşça bir ninni. Sözleri şöyle:

Sevgi basittir ama sözcüklerle ifadesi zordur.
Küçücük bir kelime de olsa, söylenmediğinde acı verir.
Anneme sevgim her şeyden farklıdır.
Sözcüklere ihtiyacı olmayan bir sevgidir ama yine de kendi adına konuşur
Güçlüdür ama ifade etmesi zordur
Kalbimde sıcacık koruduğum bir sevgidir
Sarılışa öpücüğe gerek yoktur yine de oradadır
Ve kalbimden hiç silinmeyecektir
Sen benim yağmurda sığınağım
Hayat okyanusunda attığım demirsin
Her zaman senin sevgine ve merhametine ihtiyaç duyacağım


9.06.2015

Nereye Aitsin?


Babamlar Tatar. Annemin tarafı Selanik'ten göç etmiş. Ben küçükken tatar akrabalarım kardeşime "bu bizden" diyerek gururla sarılırlardı. Çekik gözlü olduğu için. Annemin tarafının kökenleri "biraz karışık" bulunurdu ve ben de o biraz karışık taraftandım. Öte yandan o "karışık" taraf, huylarım bakımından beni pek sevilmeyen ve tutunamayan tatar bir akrabamıza benzettiği için nerede durursam durayım zaten karşı taraftandım. "Bizden değil onlardan" olmak hoş bir şey değil. Özellikle çocukken herhangi bir yerden olmak istiyorsunuz. Neresi olursa olsun.
Ama mesele tatarlıkla da bitmedi. Kürt köyünde Türk olmak. Başörtülü kızların içinde başörtüsüz olmak. Namaz kılmayanların içinde tek namaz kılan olmak. Köyde şehirli olmak. Şehirde köyden gelen çocuk olmak. Babasının tayini çıktığı için yılda bir, iki yılda bir başka okula giden, her okula sonradan gelen ve bir gün arkadaş edinmeye çalışmaktan vazgeçip sadece kitap okuyan yabancı çocuk olmak. 
Uzun uzun yıllar, arkadaş yokluğunda okunan kitaplar sonunda meğer bunun da bir meyvesi varmış, anladım. Anlamam gerekiyordu çünkü insan hayatta her yaranın güzel bir anlamı olduğuna inanmak ister. Ben de bir gün baktım ki diğerlerinden olmadığım için, diğer diğerleriyle karşılaştığımda diğerlerine göre daha az irkiliyorum. Çarşaf giyenler, homoseksüeller, travestiler, sanatçılar, imamlar, mürşidler, müritler, kürtler, aleviler, toplumun bir kesiminde ön yargı veya rahatsızlık uyandıran kişiler bende öyle hisler uyandırmıyor. Şimdi herkesi kucaklayan harika biri olduğumu söylemeye çalışmıyorum sadece sevgi ve kucaklama pay ederken kriterlerim "biz ve onlar" değil. Öte yandan "normal" olanlarla ciddi sıkıntılarım var. O konuyu henüz halletmedim. Yabancı çocuk olmanın bana verdiği bir şeyler var. İçe dönük biri olmamın da katkısıyla ben dışarıda kalan biri oldu mu bunu hissedebilirim ve elimden bir şey geliyorsa yaparım. O yüzden dışarıda kalan "farklı" öğrenciye yaptığım pozitif ayrımcılığı abarttığımı fark edince o konuyla da uğraşmam gerekti. 
Üniversitede Amerikan Kültürü okumuştum. Aslında Amy Tan gibi kadınların bu yabancı olma halinden nasıl hüzünlü, yaralı ama ışıl ışıl bir merhamet ve güçlü bir mizahla sağ çıktığını o sayede anladım. İkinci sınıfta "yabancılaşma" konulu bir ödev yazmıştım. Onu bir ödev yazar gibi değil de ruhumu kattığım bir kitap yazar gibi coşkuyla ve merakla yazdığımı hatırlıyorum. 
İnsan kendi hikayesini küçük parçalar, bölümler olarak görüyor her gün. Bütün olarak bakmaya bilgisi veya zamanı olmuyor. Bir gün bu hikayeyi bütün olarak aldım önüme. Koçluk eğitimi alırken bir senaryo yazmam gerekiyordu. Hayatımın filmini çekecektim. Senaryom bir yol hikayesi şeklinde çıktı karşıma. Gidiyorum, terk ediyorum, insanlar tanıyorum ama durmuyorum arkadaş. Hep gidiyorum. Nereye? (belki yeni bir okula, tatarların olmadığı bir yere veya tatarların beni daha çok benimsediği bir yere). En sonunda aslında çıktığım eve varıyorum ve orada bir ev dolusu eş dost aile kocaman kollarını açmış meğer beni bekliyorlarmış ama ben bu yollarda sevgiyi, bilgeliği aramışım. Gerçi birazını yolda bulmuş ama çoğunu evimin bahçesinde bulmuşum... Senaryoma bakınca bütünü daha net gördüm. Aidiyet, yol, gitmek, varmak... 
Yıllar içinde kayıpların kazançlara çevrildiği o büyülü yolu yürüyerek anlamaya uğraştım. Evet kazanca dönüşüyor olmalı. Tüm çocukluk yaralarımızı, eksik gedik ne varsa onları geçerli bir güce ve hatta büyüye çeviren bir ağaç gölgesi olmalı. Bana göre yaralarımız başka yaraları sarmak, yeni yaralar açmamak için özel sezgiler geliştirmemize ve tüm bu hisleri, becerileri, deneyimleri farkına varabilirsek bir ihtiyaç sahibine birer hediye olarak sunmamıza yarıyor. Hep beslenmeyi arzuladığım kaynaktan, köklerden, ait olmaktan beni uzak yapan bu şeyin beni kendime ve işlerin özüne, ruhuna, gerçeğine yakın da kılabileceğini anladım. Yabancı olma hali, pek çok eksisiyle beraber kitlelerin "bizden ve onlardan" fikriyle kapıldığı çılgınlığın kenarında durup fazla eğlenmekten, fazla kapılmaktan, birilerinin peşinden kör bir sadakatle gitmekten alıkoyuyor. 
Yine de bir insanın bunları zor yoldan öğrenmesine engel olmalı. Ait hissetmek bence bir çocuğa hediye olarak her gün verilmeli. Ben kendi hayatımda en çok, inanmakla ait hissettim. Toprağa uzandığım, derin nefesler aldığım zaman kendimi güvende ve ait hissettim... Çocuğa toprakla, inançlarla bunu hediye edebiliriz. Battaniyesi, kitapları, gülüşlerimiz, kocaman sarılışlarımızla. Bizdensin ve sendeniz. Bize benzemesen de, işimize gelmeyen şeyler yapsan ve söylesen de seni seviyoruz, seveceğiz. Huyların bize çekse de çekmese de sen bizdensin, biz sendeniz. Farklı düşünsek de değerliyiz. Başaramasak da sevgiye değeriz. Şeklimiz şemalimiz bize giydirilmiş kabuk. Güvendesin, güvendeyiz.



(fotoğraf, pinterest)

5.05.2015

Bir gün bir penguen bulursanız





Küçük bir çocuk ve bir penguenin hikayesini okumuştum. Bir gün çocuğun evinin kapısına bir penguen gelir. Çocuk penguenin kaybolduğunu düşünerek sahibini arar ve sahibini bulamayınca penguenin evini bulmaya karar verir. Araştırır ve öğrenir ki penguenler Güney Kutbu’nda yaşıyorlar. Pengueni bir kayığa bindirir ve kürekleri çekmeye başlar. Güneye doğru giderler. Gece gündüz giderler. Yol boyunca çocuk hikayeler anlatır ve penguen dinler… Güney Kutbu’na gelirler. Çocuk pengueni kayıktan alıp buzların üstüne çıkartır. Eve gelmişlerdir. Ama penguen üzgün üzgün bakar. Hiçbir şey söylemez. Çocuk pengueni bırakıp kürek çekmeye devam eder. Dönüş yolu eğlenceli değildir çünkü hikayeler anlatabileceği birisi yoktur. Giderken büyük bir hata yaptığını fark eder. Penguen aslında kaybolmuş filan değildir. Sadece yalnızdır ve bir dosta ihtiyacı vardır. Çocuk hemen geri döner ama pengueni bıraktığı yerde bulamaz. Sonra ileride pengueni görür. Penguen bir şemsiyenin içinde tekrar yola çıkmıştır. Sonra tekrar kavuşurlar ve birbirlerine sarılırlar. 

Kimin neye ihtiyacı olduğuna nasıl da hemen karar verir insan… Sarıp sarmalayıp evine ulaştırmak ister. Bazen sadece şöyle sormalı: sana nasıl yardım edeyim? neye ihtiyacın var? Birinin evini tek başımıza bulmak, neye ihtiyacı olduğuna tek başımıza karar vermek, her işin hikmetini tek başımıza çözmek zorunda değiliz. Bazen sadece onunla yolculuk etmek, hikayeler anlatmak veya ondan hikayeler dinlemek bile bir şeydir. Bazen sadece orada durmak, bazen onun için dua etmek bile bir şeydir.

*Oliver Jeffers-Lost and Found

15.04.2015

Büyülü Davran




Büyülü davran anne, dedi. Büyülü davran, dedim kendime.
Ömrünün bir anı geliyor ki insan büyülere inanmaz oluyor. Bir şey yitiren herkes bilir bunu. Büyüleri geçersiz kılan gerçekler patır patır dikenler gibi. Birkaç kere büyülü düşüncenin etkisinde kalıp tuhaf ve olmayacak şeylere inanan herkes bilir bunu, vazgeçmek için yüzlerce sebep var. Oysa büyülü davranmak aptalca davranmaktan farklı bir şeydi. Büyülü davran, dedi. Bir çiçek açarken yanında dur, sesini dinle. Az bilen ama çok hisseden zamanların da tadını çıkar. Kalbine danış. Kalp bilir. Sezgilerinle konuş. Çamkoru’ya çık git havaların ısınmasını beklemeden. Hangi şiiri tavsiye edersiniz diye sorma mesela. Kitaplıkta seni çağıran kitabı aç, seni bekleyen sayfada onu oku. Dua etmeyi bile kalbine sor. Hangi dua geçiyorsa ihtiyacın o demek ki. O duayı et.
İnsanlara baktığında onlardaki ışıltıyı, kıvılcımı, hevesi gör, dedi. Kırılır mıyım tekrar, tekrar incinir miyim? Bunu büyüsüz bir hayat yaşayarak garanti edemez insan. Tedbirler almak, hissetmemeye çalışmak değildir. Bir kez daha aynı yerinden kırılmaz ya insan, sen de bir şeyler öğrenmişsindir. Öğrenmişsindir değil mi, kalp bilir. Kalp bilir… Büyülü davranmak kalbe güvenmektir.
Olmayacak şeylere inanmasaydı biri, bugün sevinç veren şeylerden hangileri olurdu? Kalkıp kitap yazar mıydı, dağ köylerine, uzak ülkelere çıkıp gider miydi insanlar? Büyülü davran, dedi bana. Saf sevinçlerin her biri hayattaki mucizelere inanmaktan doğar. Beni öğrenmek için kalbinin atması lazım. Beni hangi kitapta öğreneceğini bile bazen sezgilerinle buluyorsun. Kitaplar ve uzmanlar çok güzel ama kalbin işleri, Yaratan’dan… Kalbi hoplatan, rahatsız eden, heyecanlandıran korkutan her şey saf, yalın… Sonradan öğrenilen her şeyden sıyrılarak, doğduğun gündeki gibi sadece bilerek… 
Büyülü davranmak aptalca davranmak değildir. Allah’ın kalbe koyduğu sezgiye ve bilgeliğe güvenmektir. Aklı devreden çıkarmak değil aklı ve kalbi birbirinden ayırt etmeden ta en içinde inandığın, sevdiğin, bildiğin bir menzile varmaktır. Kalpte hayatın sırrı vardır. Büyülere inanmak, hayata inanmaktır.
Hedefler, stratejiler, planlar değil hayaller, bulutlar, çiçekler. İçinde hayat olan dünyaya tekrar dön… büyülü davran. Müziğin sesiyle hislenerek, bir dostu kaybetsen bile dostluğun büyüsünden ümit kesmeyerek, aşkı yitirsen de aşkın büyüsü insanı nasıl bir çağlayana dönüştürür bilerek, bir işi kaybetsen bile emeğin, aşkın, coşkunun, işi iyi yapmanın getirdiği başarıya inanmaktan vazgeçmeyerek, büyülü davran. Kitaplardan, şiirlerden, kıraatten, şarkılardan, büyülü insanlardan ilham alarak büyülü davran… Etkilenmene, duygulanmana, harekete geçmene izin ver... Hayatın çekirdeğinin bir hayat olamadan çürüyüp gitmesinden seni ancak bu korur. Büyülere inan… Değiştiren, dönüştüren, iyileştiren yanına hayatın, inan. Güzel işlerin akıbetinin er geç güzel olacağına inan. Yenmenin değil yenilmenin de büyüsü olduğuna, ulaşmak kadar yürümenin de büyüsü olduğuna inan… Büyülü davran.

19.03.2015

Thoreau'yla ben, siz hepiniz

Limon almak için evden çıkıp 15 gün sonra dönen bir adamın hikayesini okuyunca beni hatırlayıp yollamış Ahmet. Ben de bayağı güldüm. Akşam eve geldiğinde,  pek hoşlanmadığı insanların misafirliğe geldiğini görünce salataya limon almaya diye çıkıp Yalova’ya gidiyor ve 15 gün sonra elinde limonla geri geliyor (Vedat Okyar olduğu söyleniyor). Eşi için iyi olmamış olabilir. Yine de limon almaya diye çıkıp gitme isteği herhalde kimseye yabancı değildir. 

Kimi insan kendinden kaçar. Kendiyle yalnız kalmasın, düşünmesin. Ben genelde kalabalıktan kaçarım. Thoreau demiş ya, “bana neden kendinden bahsediyorsun diyorlar, kendim kadar iyi tanıdığım başka biri olsaydı ondan bahsederdim.” Bu arada Thoreau kendisiyle baş başa kalmaktan hiç korkmazmış. Ben bunalınca, içime sinmeyince, kim ne der, beceremedi mi derler, aklıma elbette benim de gelir el alemin ne diyeceği ama yine de kalkıp giderim. Hatta akrabalar arasında en çok “hadi benim uykum geldi” deyip ortamlardan sıvışmakla tanınıyorum. Bu anlamda en iyi anlaştığım akrabalarımdan biri, misafirliğe gitmekten hiç hazzetmeyen, gitti mi de fazla oturmayan kayınbabam. Benden çok iyi huysuz adam olurdu. Kadının yabanisi dünyamızda pek hoş karşılanmıyor. 

Üniversitedeyken part time bir iş bulmuştum. Markette sucuk tanıtacaktım. Bir tezgah, elektrikli bir ızgara, o ızgara üzerinde pişen ve tüm marketi kokutan ince ince kesilmiş sucukları kürdanlara takıp insanlara uzatacağım ve almaz mısınız diyeceğim. İlk yarım saat bir azaptı. İnsanlar sucuk istemiyor arkadaş. Bedava da versen istemiyorlar işte. Ben de insan ikna etmeyi bilmiyordum. Açıkçası sucuğa da inanmıyordum. İnansaydım belki ikna edebilirdim. Kaynaşma ve hoş sohbet hallerim neredeyse hiç yok. Sucuk yapılan fabrikada sessizce oturup işimi yapmayı tercih edermişim, o zamanlar bunu bilmiyordum. 

Baktım ki, zaman geçiyor ama ben zamanla açılıp alışacağıma git gide daha bir içime kapanıyorum, tüymeye karar verdim. Tabi tezgahı filan hiç acele etmeden, ne yaptığımı gayet iyi biliyormuşçasına bir soğukkanlılıkla topladım, son sorumluluklarımı yerine getirdim, öyle. Mandıra bölümündeki abiler, hayırdır dediler. Gidiyorum ben dedim. Allah Allah nereye gidiyorsun dediler ama ben kem kümle geçiştirip tezgahı onlara teslim edip marketin kapısından çıktıktan sonra abiler sucuk firmasından birini arayıp haber verirler ve peşime takılır da hesap sorar diye öyle hızlı koşmaya başladım ki, ilk otobüs durağı markete çok yakın olduğu için işi garantiye alayım diye ta ikinci durağa kadar koştum. Allah’tan otobüs hemen geldi. Otobüste koridor tarafında bulduğum boş koltuğa oturmuş, nefes almaya çalışıyordum ki telefonum çaldı. Arayan sucuk satış müdürüydü. Hilal hanım ne yaptınız siz dedi (bunu Hilal’in a’sının üstünde inceltme işareti olmadan söyledi). Ben de sadece aynı cümleyi farklı şekillerde kurarak çok haklı olduğunu ve lütfen beni mazur görmelerini söyledim. Sonraki günlerde, önceden hazzetmediğim çeviri işlerine dört elle sarıldım. Hayat dersi: Bir işi yapmak istemiyor musunuz? Daha da istemediğiniz başka bir iş yapmayı deneyin. Çeviriden bayağı para kazandım. Şikayet etmeden çalıştım. En azından kimseyle konuşmam ve bir şey satmam gerekmiyordu. 

Şu an kalabalık karşısında konuşarak para kazanıyor olmam ise hala anlam veremediğim bir mesele. Dün bir baktım kaptırmışım 9F’de “kim olduğunuza ancak kendiniz karar verirsiniz” konulu bir konuşma yapıyorum. Akşam Ahmet’e anlatıyorum, sıranın üstüne de çıktın mı dedi. Değil mi ya, o sıranın üstüne bir kere çıkmadan emekli olmamalı. Aslında şunca yıldır umutla çalışıyorum, bir kişi de çıkıp o captain my captain demedi. Bir şeyi eksik yapıyorum da ne? Neyse 9F’de sanki aralıksız on dakika konuşmuşum gibi geldi. Acayip duygusal ve gaza getirici konuşmam bittiğinde oradan bir öğrenci hocam vauv siz kitap yazsanıza, dedi.