4.12.2014

Ajda Pekkan ve Murakami

Kitapçıya gitmek için dışarı çıkıyorum. Ankara’nın böyle ılık, yağmurlu kış günleri olur ya, yerler ıslak ve hava ferah olur. Kapının dışıyla içi arasında ne büyük fark var. Kapının önünde kediler beliriyor. Birini yazdan beri tanıyorum. Nonnik adı. Bunu Ahmet buldu. Diğeri bu aralar gelmeye başladı. Ayşe ona Topaç demeye başladı. Bense bir şeylere isim vermek konusunda iyi değilim. Artık onları kendi kedilerimiz gibi görüyoruz. Arada bir içeri kaçıyorlar, sakince alıp dışarı koyuyoruz. Hiç de direnmeden, olay çıkarmadan kolayca çıkıyorlar. Aslında evde kedi beslemeyi çok isterdim ama alerjim var. Boğazım şişip tıkanıyor, nefes alamaz hale geliyorum.

Kapıda Rabia teyze ve eşiyle karşılaşıyorum. Nereye gidiyorsun diyorlar. Göksu’ya diyorum. Oradan geçeceklermiş. Bırakalım diyorlar. Rabia teyze sohbet edelim diye arkaya benim yanıma oturuyor. Göksu’ya kadar topuk dikeni, fizik tedavi ve ortopediden konuşuyoruz. Ameliyat mı yoksa iğne mi, insanlar böyle zor kararları nasıl veriyor? Ben genellikle canımı acıtan son yere kadar beklerim mesela. O yüzden hayatımın son bulma hikayesinde geç kalınmış teşhisin önemli bir rolü olabileceğine inanıyorum ama Allah bilir, hem belki akıllanırım zamanla. Topuk dikeni bence çok zor. Ayaklarla ellerle ilgili, genel olarak hareketi kısıtlayan her şey aslında çok zor. Kayınbabamda da vardı, diye eklemem gerektiğini hissediyorum. Böyle sohbetlerde, karşımızdakine umut vermek adına aynı hastalıkta olup iyileşen biri arşivden çıkarılıp getirilmeli diye düşünüyorum. Rabia teyzeyle evlerimiz karşılıklı. Ne zaman mutfak pencesinden baksam, Rabia teyzeyi bahçe sularken, üst kattaki pencereden örtü silkelerken, cam silerken veya çiçeklere su verirken görüyorum.

Göksu’da bir Ada var. Oraya gidiyorum. Haruki Murakami’nin Koşmasaydım Yazamazdım’ı birkaç yıl önce okumuştum. Şimdi Türkçe’ye çevrilmiş. Bu aralar böyle yazmayla ilgili şeyler okumayı seviyorum, onu alayım dedim. Kitapçı Murakami’nin yeni kitabı da geldi diyor. İmkansızın Şarkısı’nı sevmemiştim. Aslında yazardan değil de ben artık sanırım boşluklu şeyleri okumayı sevmiyorum. Mutlu sonlara, güzel şeylere, anlamı olan hüzne, o boşluğun dolmuş veya dolabilir haline inanmayı seviyorum. O yüzden pek çok kişi dalga geçse de sıradan bir self help kitabını, çok iyi bir romana tercih edebilirim. İşime yarıyor mu yarıyor. Derken Maya Angelou’nun Annem ve Ben ve Annem kitabını fark ettim. Böyle acılardan geçip büyüyen kadınlar mesela ilgimi çekiyor. Bizim bölümde düzyazı ve biyografi diye bir ders vardı. Bir de eleştiri kuramları vardı. Oralarda ünlü yazarların edebiyat ve hayata dair fikirlerini öğrenmek, onların ünlü eserlerini okumaktan daha cazip gelirdi. Mektuplar, anılar, biyografiler, otobiyografiler bence insan türünü tanımanın hatta başkalarının tecrübelerinden de öğütler almanın güzel bir yolu. Ayrıca denemeler, bilimsel yazılar, makaleler de öyle. Galiba öğrenmeyi seviyorum, romanlar biraz sadede gelememek, gerçeğin etrafında dolanmak gibi mi geliyor nedir. Ama bir gün belki ben de zekice kurgulanmış uzun romanları okumayı severim.

Kafeye gidiyorum. Bahçe tarafına oturuyorum. Kafede Ajda Pekkan şarkıları çalıyor. Üstümüzü örten çadıra yağmur düşüyor. İlk şarkı güzel. Önceden de bir iki kere duyduğum ama pek dikkat etmediğim bir şarkı. "Uzakta gördüğüm yüz benim mi" diye başlıyor. Açım. Ne zaman acıksam tost yemek geliyor içimden. Yüz tane seçenek değil en fazla beş seçeneğim var. En sevdiğim tost, beyaz peynirli tost. Gerçi o burada yokmuş. Bir de çay söylüyorum. Arkamdaki masada konuşulanları duyuyorum. Biri, arkadaşının nasıl bir erkek hayal ettiğini anlatıyor: Atatürkçü, uzun boylu ve sigara kullanmayan. Önce Maya Angelou’nun kitabına bakıyorum biraz. Sonra Murakami’ye. Murakami’ye bir başlıyorum devamı geliyor.

Ajda Pekkan’ın Sana Ne, Kime Ne’si çalıyor. Seveceğim Gezeceğim’i çalıyor. Böyle özgürlük manifestolu şarkılar bana biraz yorgunluk hissi veriyor. Olayların ve acıların içinden inkar etmeden ve başka türlü görünmeye çalışmadan geçen sözler daha cesur daha bilgece gelir hep. O yüzden ilk çalan şarkıyı daha çok sevdiğimi düşünürken Uykusuz Her Gece çalmaya başlıyor.
O sırada kitabın şu bölümündeyim: 

Fakat bu yalnızlık hissi, bazen şişeden fışkıran asit gibi, farkında olmadan insanın yüreğini kemiriyor, eritiveriyor. İşte o yüzden de, bedenimi fiziksel olarak hareket ettirmeyi aralıksız sürdürmek, bazı durumlarda son sınırlarına kadar zorlamak yoluyla, içimde taşıdığım yalnızlığı çürütmek zorundayım.
…..
Birilerinin nedensiz (en azından ben öyle düşünüyorum) eleştirilerine maruz kaldığımda ya da beni doğallıkla kabul edeceğini düşündüğüm biri tarafından kabul edilmediğimde, her zamankinden biraz daha uzun mesafe koşarım. Her zamankinden daha uzun mesafe koşmak yoluyla, o ölçüde kendimi fiziksel olarak tüketmiş olurum. Üstelik yeteneklerinin sınırları olan, güçsüz bir insan olduğumu bir kez daha idrak ederim. Dahası her zamankinden daha uzun mesafe koşmak sayesinde kendi bedenimi de biraz daha güçlendirmiş olurum. Birine öfkelendiğimde, o ölçüde kendimi zorlarım. İçime dert olan bir şeyler olduğunda, o ölçüde kendimi törpülerim.

Haruki Murakami- Koşmasaydım Yazamazdım Sayfa 28


Oturduğum yer çok güzel, kimse sürekli gelip boş bardağı alıp yeni bir şey isteme gerginliği yaratmıyor. Okuyorum, bakıyorum. 30lu yaşlarımdan önce tek başıma bir yere yemeğe veya çay içmeye gitmezdim onu düşünüyorum. Yani gitmek zorunda kalsam da dikkatim sürekli kendi üstümde olurdu, tuhaf hissederdim. Şimdi çoğu zaman, evdeki kafamda hangi düşünceler, dalgınlıklar varsa orada da onlar olduğunu fark ediyorum. Derken Ajda Pekkan şarkıları bitiyor. Bu kez Funda Arar şarkıları çalmaya başlıyor. Dikkatim dağılıyor. Funda arar Benim İçin Üzülme’yi bitirdikten sonra hesabı istiyorum. Sonra dolmuşa binip bizim o parkta inip yeşil ve sarı yaprakların arasından yürüyorum. Yürürken üç tane genç kız görüyorum parkta. Fotoğraf çekiyorlar. Bir tanesi yeni yapılan filli kaydıraktaki beyaz dişlerden birine tutunarak arkadaşlarına poz veriyor. Eve vardığımda Topaç yine burnunu kapıya sürterek içeri girmek istediğini söylüyor. Alıp kapıdan uzaklaştırıyorum. Mama kaplarına biraz daha mama koyup içeri giriyorum. Yeni kitapların ve hava alıp dönmüş olmanın hevesiyle önce bir çay demliyorum. Ajda Pekkan’ın kafede duyduğum şarkısının aklımda kalan birkaç sözünü internette araştırıyorum. Aklımda sadece "yüz benim mi?" kısmı kalmış. Şarkının adını buluyorum. Bir an önce işleri bitirip kitaba devam etmek için yemeği koymam lazım. Şarkıyı açıyorum. Soğanları ince ince doğrarken dinliyorum. 

9.07.2014

Neden Yazılıyor, Neden Yazılmıyor?

Geçen gece bizim bahçeye bir kirpi geldi biraz dolaştı gitti. Kirpiler üzerine küçük bir araştırma yapmıştım zamanında. Kirpiler, tehlike anında sadece o bildiğimiz diken atma olayını yapmazlarmış. Kendilerini top yapıp dikenli bir topa dönüşerek yuvarlanarak kaçarlarmış. Herkesin bir kendini koruma yolu var. İnsan blog yazarken bir süre sonra artık kendimi nasıl korusam derdine düşüyor da ondan kirpiyle başladım.
Blog yazmayla ilgili bir iki şey geldi aklıma dün Deli Anne blog yazmayı bırakacağını söyleyince... Deli anneyi benden öğrenecek değilsiniz elbet, fotoğraflarının yollarının hem içsel hem dışsal yolculuklarının hastasıyız bunca senedir. Pek çok kez denk gelen hayat dönemlerimiz, aaa ben de tam bunu arıyordum, bundan bahsedecektim dediğim öyle çok şeyden bahsetti ki eminim bir çok insan kendinden bir şey buldu onda... Aynı ben, aynı, dediğimiz ne çok şey var... Müzik zevkimiz coşkularımız umudumuz umutsuzluğumuz...

Ama şimdi yazacaklarım kendi deneyimim, başka bloggerların bu süreci nasıl yaşadıklarını hiç bilmiyorum, kimseyle de konuşmadım açıkçası bu konuyu...
İnsan neden blog yazar? Ben nasıl başlamıştım? Bebek bekliyordum, bazı konularda kafamda sorular vardı, o konuları araştırırken deneyimlerini paylaşan bloggerlardan ilham alarak ciddi ciddi başladım. Daha önceden de ayrı konularda bir iki blog yazmıştım da sürdürmemiştim. Anne blogu diye başlayan blog sonradan edebi deneme yanılmalara, bir günlüğe, fotoğraf da paylaşılan bir yere, köşe yazısı yazdığımı sandığım bir yere, bir ara manevi yolculuğumu paylaştığım bir yere dönüştü... İnsan neden yazar? Aklına yazacak bir sürü şey geldiği için yazar bence. Bir de özgürlük çok önemli. Özgürce yazabiliyorsan yazarsın. Bir de okunduğunu bildikçe yazma şevki artar gibi geliyor.
Burayı önceden hiç tanımadığım kişiler okurdu. Tanıdığım insanlardan sadece eşim ve kardeşim okuyordu. Ancak her güzel şeyi bir kurcalamasak olmaz değil mi, insan yazdıklarının bir değeri olduğunu hissettikçe gidip başkalarına da anlatmadan duramıyor. 2009dan beri blog yazıyorum, o zamandan bu zamana yavaş yavaş şunlar oldu:
1. Kendi kendime konuşur gibi yazdım
2. Bir iki yorum geldi (çünkü gidip bir yerlere yorum bıraktım, yoksa sizi kim nereden bulsun :)
3. Aha işe yarıyomuş, o zaman gidip az daha yorum bırakayım ünlü olurum belki :)
4. Gün boyu sadece blog okuyup yorum bırakmalar
5. Eşim ve kardeşim okuyor, beğeniyorlar, hah iyi
6. Aha birileri email atıyor, arkadaş filan oluyoruz
7. Yok arkadaş filan olamıyoruz
8. Okulda laf tam oraya geliyor ve bir arkadaşıma söylemiş bulunuyorum blog yazdığımı
9. O başka birine söylüyor
10. Bir yıl sadece iki kişi biliyor, sır gibi. Ahah çok önemli bir iş ya saklamam lazım
11. Muhabbet ederken biri diğerine söylemiş, aaa o bile biliyorsa madem şu kişi daha samimi arkadaşım, ona da ben kendim söyleyim
12. Bir öğrencime söylüyorum
13. Başka bir öğrencim duyuyor 1 sene sürüyor bu böyle
14. Instagramla beraber film kopuyor. Çünkü instagramda hem blogdan tanıdıklar var hem facebook arkadaşlarım. Facebook arkadaşlarımın hepsi birebir tanıdığım insanlar. Hmm işte burada bir sorun var. Facebookta öğrencilerim de var. Onlar instagram hesabı açınca işler karışıyor. Zaten normal hayatta ah öğrenciyle facebookta arkadaş olmam gibi sınırlarım olmadığı için herkes her yerde her şeye ulaşabilir oluyor ve bu acayip kafa karıştıran bir şey
15. Akrabaların da instagrama teşrif etmesiyle daire tamamlanıyor
16. Şimdi sorun şu arkadaşlar: Artık öyle "bir arkadaşla konuşuyorduk, şöyle dedi veya bir öğrencime şöyle olmuş"lu yazılar olmuyor. O arkadaş kendini burada görünce bundan hoşlanacak mı, o öğrenciyi bilen diğer öğrenciler var, filan... Ayrıca günlük hayatta da sevdiğiniz sevmediğiniz herkes okuyor. Özellikle sizi sevmeyen birileri varsa niyeyse gelip okuyorlar ve işin kötüsü geri bildirimde bile bulunuyorlar :)
Müdürü yazardınız yazamıyorsunuz, veliyi anlatırdınız anlatamıyorsunuz. Bir öğrenciyi öveceksiniz diğerleri kıskanmasın diye övemez oluyorsunuz. Aslında önceden anlatabildiğiniz çoğu şeyi artık sansürlemek zorundasınız. Oysa anlatmak istediğiniz şeyi anlatmanız için oradan başlamanız gerek. Yani bir yazıyı hangi olaydan yola çıkarak yazdığınızı bilen bir sürü insan var artık. Ayrıca her gün gördüğünüz, blogunuzu okuduğunu söyleyen bir sürü insan, acaba okudu mu, ne düşündü sorusu çok gıcık bir soru...
Geriye bir iki seçenek kalıyor, kimsenin bilmediği veya umursamayacağı şeylerden bahsetmek. Veya herkesin bildiği ve her yerde okuyabileceği şeylerden... Veya samimiyet düzeylerinin bu kadar farklı olduğu bu tuhaf kitleye yepyeni bir şeyler uydurmak... O da kurguda iyi olmayı gerektiriyor. Filan derken insan bir tıkanıyor haliyle. Bu biraz, kimlere kendini ne kadar açtığınla ilgili ama yok ciddi bir sorun var burada. Özgür değilsin, dilediğince yazamıyorsun. Teyzenin okuduğu blogu öğrencin de okuyor, müdür bile okuyor olabilir, eşinden bahsediyorsun ertesi gün öğrencin hiç ummadığın sorularla geliyor.
Yazmak istiyorsun. İlle özel hayatını anlatmak değil de bir yerden yola çıkarak başka daha büyük bir yere varasın var belki ama o gelip oraya takılmış oluyor. Bir söz okumuştum, insan kendi iç dünyasını açık etmeden bir dilekçe bile yazamazmış. Her halükarda kendinden bir şeyi ele vereceksin mecbur. Yani blog yazacaksan bu biraz böyle sanki. Bir Orhan Pamuk olsam gider bir Yeni Hayat yazarım ama olmuyor öyle ha deyince. Blog bir zevk bir keyif işiydi, böyle bir zevkim vardı onu da kendi elimle öldürdüm aptal gibi filan diyorsun bir süre sonra...
Yani niye yazılır, işte kendini durduramayacak kadar heyecanlandığın duygulandığın konularda yazılır yine. Amaan kim okursa okusun dediğin anlarda yazılır. Böyle anlar da pek çok yaşanmaz ya... Öyle işte. Geri dönüşü pek mümkün olmayan bir şey. Ama yine de şöyle bir ümidim var, bazı konular öyle sıkıcıdır ki, okumasını istemediğiniz insanları uzaklaştıracak alanlar seçip o alanlarda uzmanlaşabilir ve o konularda yazmaya çalışabilirsiniz. Aman bu ne yazmış böyle? etkisi yaratılabilir belki :) Ama onları itecek sizi çekecek o konuyu nasıl denk getireceksiniz. Falan. Filan. Yani işin tadı ille bir yerden sonra kaçıyor. Bir de hiç tanımadığınız bloggerlar bir yerlerde buluşuyorlar ve bir türlü buluşamadıkları sizle ilgili şeyler konuşuyorlarmış niye ki? Yeni başlayanlar okuyorsa, aman, ağzınızı sıkı tutun. Öğrencilerim, tumblr, twitter takılın... Buralarda fazla gezmeyin :)
Herkes okusun beğensinden geldiğimiz nokta budur arkadaşlar. "Kimse okumasa keşke"