21.10.2010

Ayşe'den Kişisel Gelişim

Ayşe'den annesine, babasına ve diğer büyüklere kişisel gelişim için öneriler:

  1. Üşenmeyin: Ben hiç üşenmiyorum. Annem balonu en uzağa atıyor, gidip getiriyorum ve yine oynuyoruz. Annem tekerlekleri yuvarlıyor, kanepenin altından alıyorum yine oynuyoruz. Hem de her yere emekleyerek gidiyorum, oofff çok acıyor dizlerim, düşünün. Siz iki ayak üstünde durabiliyorsunuz, lütfen bir şeyler yapmaya üşenmeyin. Sizin hayatınız daha kolay hem.
  2. Sabahları neşeli uyanmaya çalışın: Ben uyanınca gülümsüyorum. Belki annem beni kucağına alacak diye gülümsüyorumdur. O zaman siz de sabahları sizi kucağına alıp taşıyacak birini bulun.
  3. Dağınık kalabilir: Sevmiyorsunuz dağınıklığı. Annemden biliyorum, akşam geç olunca, uyku arkadaşıma filan ayağı takılmadan yürüyebilmek istiyor. Ama dağınıklık varsa yaşayan birileri vardır. Ben oyuncaklarımı dağınıklığın içinden seçiyorum.
  4. Dönen bir koltuğunuz varsa dönün: Annem beni o koltukta kucağına alıyor ve lunapark eve gelmiş gibi oluyor. Diyor ki, biz Ayşe gelene kadar bu koltukta niye hiç dönmedik ki? Diyeceğim o ki, her gün gördüğünüz için sıradan hale gelmiş eşyalarınıza bakın. Bebek gözüyle. Ev, eğlenceli olma potansiyeli taşıyan sıkıcı eşyalarla dolu. Geçen gün kanepe minderlerinden labirent yaptık! O dokunulmaz minderler daha önce hiç inmemiştir yere diye tahmin ediyorum.
  5. Yemek yerken elinizdekini paylaşın: Annem bana yemek yedirirken elime bir de küçük ekmek veriyor. Ben de küçük parçalar koparıp anneme yediriyorum. Paylaşınca daha kolay bitiyor. Bitmesiyse, sanılanın aksine, iyi bişey. 
  6. Az işiniz olsun: Mesela ben halkaları koluma geçirip bilezik yapmak veya bir kutuya kavanoz kapağı atmak gibi işleri önemsiyorum. Siz de işlerinizi azaltırsanız onları yapmaya bol bol vaktiniz kalır. Bugün mesela aynı kitabı 4 kere okuttum anneme. O kitap çok önemli çünkü. 
  7. İlk gülümseyen siz olun: Siz gülümserken karşınızdaki size gülümsemezse diye çok korkuyorsunuz. Ben de bazen niye öyle yaptıklarını anlamıyorum ama sonra hemen bana gülümseyerek karşılık veren birini buluyorum ve ötekini unutuyorum. Annem bana çok şaşırıyor. Leo Buscaglia'ya benziyorum çünkü ben biraz. 
  8. Bazen onun dediği olsun: Misal annem beni her akşam kendi istediği saatte uyutmaya çalışıyor. Direniyorum ağlıyorum olmuyor. Beni uyutmasına izin veriyorum. Boş veriyorum. Hem faydalıymış. 
  9. Başkaları sizi gördüğüne sevinsin: Biliyorum yetişkinler için her zaman kolay değil ama. Siz olsanız sizi gördüğünüze sevinir miydiniz? Ben gittiğim yerlere neşe ve oyun götürüyorum. Siz ne götürüyorsunuz?
  10. Az ve öz konuşun: O kadar az ve öz konuşun ki, söylediklerinizin tadına doyamasınlar. Ne olur bi daha söyle! ne olur şunu da söyle! diye tezahürat yapsınlar. Misal ben sadece "mama" ve "baba" diyorum. Daha çok şey söylemem için deli oluyorlar.
  11. Her şeyi bilmeyiverin: Boş boş bakın. Anlamayın. Anlamamazlıktan gelin bazen. 15 kere söylemelerine izin verin. Dünya, size bir şeyler öğretmek için can atan insanlarla dolu. Bana bir şey öğretme fırsatı, sanırım annemle babamın hayatlarındaki en mühim şeylerden biri. Ne kadar bilmiyor ben, onlar o kadar bilgili hissediyor. hihi.
  12. Güvenebileceğiniz bir kişiniz olsun: Ben iki tane buldum. Annemin kucağında sakinleşiyorum, babamla ayakta güven oyunu oynuyorum. Büyüyünce zor oluyormuş, öyle duydum. Güvenmeyi öğrenin. 

6.10.2010

Bir Ev Aktivitesi: Cüce Bahçesi

Havalar soğuyacak, parklara bahçelere gitmek zorlaşacak. Çocuğunuz toprağın yenilmeyeceğini öğrendiyse (benimki süreci tamamlamadı) evde yapılabilecek ilginç bir aktivite var. Cüce/Peri Bahçesi. Childhood Magic'te rastlamıştım ve kendim için yaptım. Eğlenceli, beklemesi güzel, çocuklara sabır eğitimi verirken de kullanılabilecek bir şey. 
Evcilik ve tarımcılık oynanabilir. 
Pamukta büyütülen fasulyeler belki burada büyütülüp, bitkiler üzerine dersler verilebilir. 
Minyatür arabalar, kamyonlar, otoparklar kullanılabilir. 
Cüceler konuşturulabilir, oynatılabilir.
Plastik hayvanlar eklenerek çiftlik yapılabilir.
Leğen büyütülüp alan genişletilebilir ve "bak oğlum/kızım, şuralar hep bizim torpaklar bir gün sen buraların hanımı/beyi olacaksın" denilebilir. Feodalizm, ortaçağ tarihi filan anlatılabilir:) Ama bilmem çocuk bir daha cüce bahçesine yaklaşır mı?

Lazım olanlar:
Bir leğen
Bir kaç kilo toprak
Çim
Bir çiçek
Cüceler/Periler
Havuz için bir kase
Dilediğiniz aksesuarlar
Burada olanlar: Taşlar, yapışkanlı uğur böcekleri, çakıl taşları, mantar şeklinde tuzluk, korkuluk, rüzgar gülü ve tabi ki CÜCELER! Cüceleri migrosta gördüğüm, masa örtüsü uçmasın diye tutturulan mandalların ucundan çıkardım.
Çamaşır ipi için: Minyatür mandallar, keçeler, keten ip, ızgara çubukları
    







Google görsellerde Fairy Garden diye aradığınızda pek çok bahçe resmi görebilirsiniz. Elbette Amerikalılar, peri bahçesi aksesuarları diye de bir sektör yapmış hemen. Peri sandalyesi, peri havuzu, peri çaydanlığı diye bir sürü minyatür ürün de var. Deli mi ne? 

20.09.2010

Çocuğunuzun Öğretmeniyle İletişim Kurarken

Bugün okullar açıldı. Sabah, yakındaki okulun saygı duruşu sireniyle güne başlayınca hatırladım durumu. Ben okula gitmedim. İznimi biraz daha uzattım. Miniklerin saygı kelimesiyle en çok karşılaştıkları yer okul sanırım. Saygı duruşu karşısında hep sinirleri bozulur, purrfftt! diye patlarlar bazen gülmekten. Onların dünyasında karşılığı yok çünkü. Eskiden çalıştığım bir ilköğretim okulunda müdür, zar zor sıraya giren çocukları bir güzel fırçalamış, "şimdi saygı duruşuna geçeceğiz, ardından istiklal marşını okuyacağız" demişti. "Kıpırtı görürsem yakarım!" Ben öğrencilerin yanında saygı duruşundayken rüzgarın sürüklediği bir cips paketi önümüzde talihsiz bir şekilde yuvarlanıyordu. Arkamdaki öğrencilerden biri korkuyla cips paketine fısıldadı: "Şşş kıpırdama!" Dudaklarımı ısırıp purfffttt yapmaktan son anda kurtuldum.
Evet gün itibariyle size çok değerli meslek sırlarını açacağım. Bunu da her zaman yapmam bilesiniz. İlköğretim haftası kutlamaları çerçevesinde yaptığım bir güzellik olarak düşünün.
Bu maddeler, öğretmen arkadaşlarımla sohbetlerimiz, benim kişisel gözlem ve düşüncelerime dayanmaktadır. Her öğretmene uygulanabilirliği yoktur. Çalıştığım kurumun bakış açısını yansıtmamaktadır.
Herkesle iletişimimizde dikkat etmemiz gereken kurallar, çocuğunuzun öğretmenleriyle konuşurken  da geçerlidir. Ben yalnızca öğretmen dünyasına özgü maddelerden bahsedeceğim.


1.  Bir çocuk, anne babası tarafından ne kadar sahiplenilirse, okulca da o kadar sahiplenilir. Yani bir çocuğa evde çok değer verildiğini, aklı başında bir ailesi olduğunu bilen öğretmenler o çocuğa farkında olmadan biraz daha dikkat etme eğiliminde olur. Örnek: Derste küfür eden, bağıran, teneffüslerde engelli bir öğrenciyi  sıkıştırıp döven bir öğrencimiz vardı. Velisi okula geldiğinde, eğitimli, bilinçli, işbirliğine hazır bir veli olduğunu gördük. Çocuğuna özen gösteriyordu. Ama neden böyle olduğunu anlamamıştı. Terbiyesini okulun sorumluluğuna bırakma gibi bir niyeti yoktu. Kendisini aşan bir durum olduğunu fark ederek öğrencimizi psikoloğa götürmeye başladı. Öğretmenlere daha anlayışlı olmak düşecekti. Sabır ve zamana ihtiyacımız olduğuna bizi velinin tavırları ikna etti. Veli bu süreçte ebeveyn olarak kendindeki bazı hataları da fark etti ve psikoloğun verdiği bilgilerden bizi de ilgilendiren kısımları bizimle paylaştı. Öğrenci yavaş yavaş değişti. Öğretmenlerin, bu kadar samimi ve çocuğunun arkasında duran bir veliye kayıtsız kalamayacağını düşünüyorum. Çocuğunuzu sahiplenin. Çocuğunuzun hatalarını inkar ederek kaçmayın. Çocuğunuz ve okuluyla işbirliği yapın. 
2. Öğretmenle görüşmeye gittiğinizde fazla vaktini almayın, lafı dolandırıp süslemeyin. Ayrılırken mutlaka, vakit ayırdığı için teşekkür edin. Öğretmenler çoğunlukla derslerden yorgun çıkarlar. Ders aralarını kendilerine ayırmaya hakları vardır. Ayrıca onların da iyi günleri, kötü günleri, bir hayatları vardır.
3. Öğretmenin, çocuğunuz üzerinde iyi etkisini görürseniz bu gözleminizi öğretmenle paylaşın. "Ayşe, evde birbirimizin sözünü kestiğimizde bizi uyarıyor, siz öyle öğretmişsiniz" "Ayşe, biz söyleyince dişlerini fırçalamazdı ama şimdi fırçalamadan asla yatmıyor". "Ayşe sizi seviyor." "Ayşe dersinizi seviyor" Bunların hepsi gerçek olmalı:) Şunu her görüşmede hatırlayın: Kendisinden memnun olunduğunu bilen bir insan her zaman daha iyisini yapmaya çalışır. Bir gün de okula "Ben Ayşe'nin durumunu sormak için değil, size teşekkür etmek için geldim" deyin.
4. Çocuğunuzu fazla övmeyin, fazla şikayet etmeyin. Önemli gördüğünüz bir kaç meseleden bahsedin. "Çok sosyal bir çocuktur, çok dikkatlidir, çok titizdir" demeniz, orada bulunma amacınıza hizmet ediyorsa söyleyin, yoksa söylemeyin. "Evimizin prensesidir, o benim paşamdır" gibi yüceltme cümleleri akrabalarınızın yanında belki şirin karşılanabilir ama okulda değil. Ayrıca ayrıcalık beklemeyin. Tüm sınıf için faydalı olacak bazı önerilerle gidebilirsiniz, ama durup dururken çocuğunuzun sevdiği arkadaşıyla oturması, başka sınıfa alınması, bir görme kusuru olmadığı halde ikinci sırada değil birinci sırada oturması, grup lideri olması, bir göreve seçilmesi gibi işlere karışmasanız iyi olur. Karışırsanız da bir şey olmaz. Bunları anlayışla karşılayan çok öğretmen vardır ama kredinizi ufak tefek pek çok taleple sene başından tüketip "arıza veli" olmayın derim. Sonra daha önemli meselelerde ciddiye alınmayabilirsiniz. 
5. Öğretmenler için can alıcı soru: "Sınıfımız için, sizin için yapabileceğim bir şey var mı?" Örneğin bazı devlet okullarında sınıf öğretmenleri kendi sınıflarına pano veya perde yaptırır. Bu gibi işler sizin okulunuzda da varsa, işin bir ucundan tutabilir, bir tanıdığınıza yönlendirebilirsiniz. Bu soruya genelde "hayır, teşekkür ederim" diye cevap veren öğretmen, sizi daima kibar ve düşünceli biri olarak hatırlar. Öğretmenle görüşmeye giderken ayarlarınızı şu yönde yapın: "Talep etmeye değil, işbirliği yapmaya gidiyorum."
6. Bir öğretmenle (genelde branş öğretmenleri için geçerlidir) ilk kez görüşmeye gittiğinizde, öğretmenler odasına girip, "Ben 6-C'nin matematik öğretmeniyle görüşecektim" derseniz, 6C'nin matematik öğretmeni hiç çaktırmadan odadan çıkmakta olan öğretmen olabilir! Böyle durumlarda diğer öğretmenler hemen güçlerini birleştirir ve "işte orada, kaçıyor!" demek yerine "hmm buralardaydı, siz bir de alt kata bakın belki nöbetçidir" diyebilirler. Derler demiyorum ama diyebilirler:) O yüzden öğretmenlerin isimlerini bilin ve isimleriyle arayın. Herkesin en çok kendi ismini duymaktan hoşlandığını kim söylemişti? "Ben Ayşe Yılmaz'la görüşecektim."  derseniz "Buyurun benim!" diyen biri çıkar.
7. İdealist olmanın en çok yakıştığı kişiler öğretmenlerdir ama diğer yandan mesleki tükenmişliğin de en çok görüldüğü meslek öğretmenliktir. Bazı öğretmenler, yeterince maaş almadıklarını, yeterince saygı görmediklerini, ders yüklerinin fazla olduğunu, takdir edilmediklerini zaten yeterince düşünürken, onların bu düşüncelerini haklı çıkaracak şekilde yıldırıcı davranmayın.
8. Şu bir gerçektir ki, çocuğunuzu kimse sizin kadar sevemez ve kimse onu sizin incelediğiniz kadar inceleyemez. Öğretmenin çocuğunuz hakkında ne kadar az şey bildiğini fark ederseniz alınganlık göstermeyin. Çocuğunuzun temel özelliklerini kısaca anlatmayı deneyebilirsiniz. "Biraz çekingendir. Arkadaş edinemez diye endişeleniyorum" gibi bir şeyler derseniz bunlar büyük ihtimalle ortalama duyarlığa sahip bir öğretmenin aklında kalır ve örneğin bir sonraki grup çalışmasında çocuğunuza, arkadaşlarıyla daha çok etkileşimde bulunabileceği kilit bir rol vermesini sağlayabilir.
9. Okula çok sık (iki haftada bir çok sıktır mesela) gelen, her gelişinde aynı soruları soran, aynı sorunlardan bahseden bir veli olmamaya çalışın.
10. Çok ciddi (haraç kesme, hakaret, şiddet, taciz gibi) durumlar yoksa, çocuğunuzun okul hayatında yolunda gitmeyen her şey için sıra arkadaşını veya sınıf arkadaşlarını suçlamayın.
11. Günümüzde okul yönetimleri ve milli eğitim müdürlükleri, velilerin memnuniyetine daha çok önem vermektedir. Memnuniyetinizin de şikayetinizin de, sandığınızdan daha önemli olduğunu unutmayın. Her ikisini de bildirmekten çekinmeyin.
12. Allah kimsenin çocuğuna yaşatmasın ama yazmakta fayda var: Sözel ve fiziksel şiddet, cinsel imalar ve şakalar, ayrımcılık, davranış ve duygu bozuklukları gördüğünüz durumlarda okul idarelerine ve bağlı olduğunuz ilçenin milli eğitim müdürlüklerine bilgi vermekte gecikmeyin. Bazı veliler, "şimdi çocuğuma takacak, notunu düşürecek, diğer okul çok uzak, okulunu değiştiremem" gibi sebeplerle çocuğunu hiç de hoş olmayan ortamlara sabretmeye zorlamaktadır. Öğretmenler, yalnızca mesleğe başlayacakları yıl, ruhsal durumlarının normal olduğuna dair rapor alırlar, daha sonra çok aşırı bir durum olmadığı sürece bir daha böyle bir muayeneden geçmek zorunda kalmazlar. Öğretmenler de insandır. Ruh sağlıkları yıllar içinde bozulmuş olabilir. Bozuldukça tamir edilmeleri, edilmeleri mümkün değilse öğretmenlik yapmamaları gerekir. Böyle bir durumda mücadele etmek, sadece kendi çocuğunuza değil, diğer çocuklara karşı da sizin sorumluluğunuzdur.


Yukarıdaki bazı noktaları fazla iyi niyetli bulabilirsiniz. İyi niyetin her zaman karşılığı olmadığını biliyorum. Ama başlarken iyi niyetle başlamak iyidir. Etaplar zorlaşırsa başka maddeler düşünürsünüz.
İnşaallah hepimizin hayatında çocuklarımıza değer veren, onların kişilik inşası ve başarısı için bizimle beraber emek veren güzel öğretmenler olur.

14.09.2010

Şenol Hoca

Herkesin çalıştığı yerde biri olsun sırtını dayadığı. Herkesin evinde biri olsun sırtını dayadığı. Ya da biz mesela birinin hayatındaki sırtını dayayabileceğisi olalım. Şenol Hoca üç yıl benim için o oldu. Çok yeniyken ben. Bir okul müdürü veya yardımcısının ne dediğinde aslında ne demek istediğini anlamayacak kadar yeniydim. Kiminle arkadaş olursan kimlerin seni ne sanacağı gibi yazısız kuralların olduğu yerlerde yeniydim. Hangi sendikalı olursan müdürlerle iyi anlaşacağını ve bünyeye uygun bir ders programını hak etmek için bir müdürle anlaşmak gerektiğini bile bilmezdim örneğin. Gerçi müdür hiç arkadaşım da olmadı ama ters düşmeden de, yakın olmadan da çalışmanın yolu varmış. Lakin o kadar kurt olmadığım için listeleyemem şu an:)
Sadece eskilerin alabileceği kokular vardır. Şenol Hoca bir eski kurt. Baktım ki dedikleri doğru çıkıyor. Dur dediği zamanlarda durdum. Sen karışma dediği zamanlarda karışmadım. Ortadan kaybol dedi kayboldum (misal, yirmiüç nisanda protokol davetiyesine kurdele takma işi). "Kötü adamlar peşinde! Her yerde seni arıyorlar" gibi korumuşluğu vardır. Bir yönetici, odasında ağırladığı çok nüfuzlu bir velinin yanına beni çağırıp bazı ayrıcalıklar talebinde bulunduğunda nasıl aptalı oynayıp kibarca sıyrılabileceğimi filan onun çırağı gibi, susup yaptıklarını izleyerek öğrendim. Cilala parlat sabrıyla. Sonra zamanla da "çok ayıp ediyorsunuz ve bakın bu durumu şikayet edebileceğim tanıdık merciler varrr" gibi bir hava yaratmayı.
Şenol Hoca her yıl hangi sınıfı alsa "iyi bir sınıf" yapmadan bırakmazdı onları. Yeteneklerini kavrar, rol dağılımı yapar, herkese bir iş verir, kabadayılarla işbirliği yapar, sınıf başkanlığıydı filan derken her çocuğun elinden bir şekilde tutardı. O sınıftaki çocuklar genellikle kaybolmaz, silinmezdi. Hepsini tanırdı. Ama tuhaf bir şekilde de korku uyandıran ve sert görünümlü bir adam. Kocaman ve esmer. Ayrıca çok iyi kızma taklidi yapıyor, insan anlamıyor gerçekten kızmadığını. Ama gerçekten kızdığı zamanlar da var. O zamanlar da, halıyı döven adam misali, cefasının sana değil, halıdaki toza olduğunu mutlaka hissettiriyor. 
Bayram sonralarında kendi sınıfındaki öğrencilerden birer tane şeker getirmelerini istiyor. Sonra alıyor o çocukları, karşı binaya, birinci kademedeki kardeşlerine götürüyor, mini mini birlere. Herkes kendi şekerini oradaki bir miniğe vererek bayramlaşıyor.
En çok, çay bardağının kaybolmasına kızıyor. Bardaklara kendince işaret koymak onun işi. Bir keresinde bardağına, birinden aldığı bordo ojeyle Ş.T yazıyor.
Yatılı okulda nöbet tutuyor bazen. Gençlerle oturup kalkıyor, yemek yiyor, yemek pişiriyor. Ailesinden uzakta olanın ailesi olmaya çabalıyor. Kiminin cebine harçlık koyuyor, kiminin cebine harçlık koyacak birini buluyor. Böyle bir adam. 
Çocuklarını sahada eğitiyor. Bahçeleri, köy evi var. Orada damla sulama çalışmaları var. Domates yetiştiriyor. Tavuk besliyor. Çocuklarının bahçede çalıştıklarını keyifle anlatıyor. Bir keresinde tavukları dağınık ve belirsiz yerlere yumurtladığı için yumurtalara ulaşamıyorlar ve israf oluyor diye oğluyla bir anlaşma yapmıştı. Tüm gün tavukları takip edecek; toplayıp getirdiği yumurta başına belli bir miktar para alacaktı. Tom Sawyer'ı hatırlıyorum onun çocuklarının hayatına baktıkça. 
İki yıl kadar önce, beraber çalıştığımız okuldan ayrılırken ben, bana bir şeyler söylemişti beni çok ağlatan. Şimdi hiç birini hatırlamıyorum. O kadar ağlamıştım ki... unutmuşum. Geçen hafta duydum ki bir kalp krizi atlatmış. Aradım geçmiş olsun demek için. "Hastalık, bedenin zekatıdır" dedi. Bu kadar.
 Herkesin sırtını dayadığı birisi olsun iş yerlerinde. Biz de birinin sırtını dayadığı biri olalım yeterince büyüdüysek. 
Stajyer şaşkınlığıyla ayaklarımız kayar gibi olduğunda elimizden tutup bizi ayağa diksin. Biz "geçmiş olsun" derken "geçti bile" desin. Ayrılmamız gerektiğinde yine elimizden tutup bizi ağlatan ve mutlaka unutacağımız güzel bir şeyler söylesin. Ömür boyu "neydi acaba?" diyelim. 
Kötü adamlarla bizim adımıza zaman zaman muhatap da olsun mümkünse.

7.09.2010

Postcrossing nedir?

Yıllardır posta kutunuza market broşürleri, halı yıkama ilanları ve faturalardan başka bir şey gelmiyor mu? Artık üzülmeyin çünkü Postcrossing var!

Postcrossing, dünyanın her yerinden, hiç para ödemeden, adınıza kartpostal gönderilmesini sağlayan bir sistem. Tabii önce siz gönderiyorsunuz. Ne kadar kartpostal gönderirseniz, size de o kadar kartpostal geliyor.

Ayşe doğunca hemen onun adına da bir hesap açtım Postcrossing’de. Amacım onun için geleceğine kartpostallar yollanmasını sağlamak. Şöyle bir hayal kurdum: Ayşe büyüyüp İngilizce öğrendiği zaman ona bu kartpostalları birer birer hediye edeceğim. Her gün veya her hafta bir tane. Ayşe’nin Postcrossing profiline de şöyle bir mesaj yazdım: Yaşadığınız yerin en ilginç özelliğini, gününüzün nasıl geçtiğini veya çocukken size verilmiş ve işinize yaramış bazı öğütleri veya hayatın en güzel yanının sizce ne olduğunu yazabilirsiniz.
Böylece Ayşe, büyüdüğünde elinde dünyanın dört bir yanından gelmiş rengarenk ve çok ilginç cümlelerin olduğu kartpostalları olacak:) Hem de hepsi "Sevgili Ayşe" diye başlayan. Hem de hiç tanımadığı insanlardan!
Ben, Postcrossing’e üç yıldır üyeyim ve evimde bir kartpostal hazinesi var. Gelen kartpostalları arada bir çıkarıp bakmak, gruplandırmak, arkalarını okumak hala çok zevkli. Postcrossing sayesinde Finlandiya’dan bir mektup arkadaşım oldu. Sürekli dünyayı gezip bana fotoğraflar, gezi notları ve yeni kartpostallar gönderiyor (Amelie'nin babasının bahçe cücesi misali:) Bir seferinde bir deftere Finlandiya’yla ilgili bilmem gereken ne kadar şey varsa (müzik, tarih, popüler kültür, turistik yerler, spor vs) hepsiyle ilgili resimler yapıştırıp açıklamalar yazmıştı.

Geçen yıl, 9. sınıf öğrencilerine Postcrossing'den ödev notu vereceğimi söyleyince öğrencilerim ağlamaklı olmuştu ("Hocaaaam n'oooluur yaa kartpostal mı kaldı ki?"). Postcrossing yıl sonu not ortalamalarını etkiledi (bazı çocukları nottan başka bir şeyle motive edemiyorsunuz, ne yapalım:) Her sınıftan iki-üç kişi dışında tüm öğrenciler, dönem sonunda kendi adlarına Postcrossing yoluyla gelen 10 kartı bana göstererek notlarını aldılar. Not kısmı onlar için önemliydi. Benim için önemli olan, onların kendi adlarına gelen İngilizce bir şeyi okumaya çalışmaları, bundan zevk almaları, sevinmeleri ve başka kültürlere kendilerini açmalarıydı (Biliyor musunuz bir çok çocuk hala "neden onlar Türkçe öğrenmiyor da biz İngilizce öğreniyoruz?" diye soruyor. Bu proje onlara güzel bir cevap oldu:). Projenin sonunda bazıları not derdi bitmesine rağmen Postcrossing hesabını kullanmaya ve kartlarını göstermeye devam etti. Hatta aramızda değiş tokuş bile yaptık. Üzerinde rengarenk posta kutusu resimleri olan bir kartı bana vermesi karşılığında bir öğrencime 5 kart teklif ettiğimi hatırlıyorum:)

  • Yapmanız gereken şey, siteye girip kayıt olmak.
  • Bir kullanıcı adı ve şifre seçmek
  • Send a postcard ‘a tıkladığınızda e-mail adresinize, kartpostalı göndereceğiniz kişinin adres ve profil bilgileriyle beraber bir kod numarası geliyor.
  • Profilde, mesaj yazmanızı isteyip istemediği, ne tür kartlardan hoşlandığı gibi bilgiler var. Kartınızı atarken, kod numaranızı da karta yazıyorsunuz
  • Böylece kullanıcı, kartı aldığında postcrossing sistemine sizin kodunuzu girerek kartın yerine ulaştığını onaylamış oluyor.
  • O onayladığı için size de herhangi başka birinden bir kart gelmesi için hakkınız olduğu sistemde görülüyor.
  • Bir kart ortalama 15 günde gidiyor.
  • Yeni üyelerin tek seferde 5 adres alma hakkı var.
  • Eğer yeterince çok ve sık kart gönderirseniz belki haftada iki-üç gün posta kutunuza yeni bir kart geliyor ve bu müthiş bir duygu.
  • Size kart geldiğinde siz de kartın üzerindeki onay kodunu sisteme giriyorsunuz.
Adımlar, burada anlattığım kadar uzun sürmüyor. Hiç üşenmeyin, kaydolun. İnanın siz de çocuklarınız da neşeli ve sürprizlerle dolu bir hobiye kavuşmuş olacaksınız.

Not: Resimlerde, bana gelen bazı kartpostalları görüyorsunuz.




30.06.2010

Küçük Zen Bahçesi ve Kum Kavanozu

Böyle ruhsal yolculuklardan filan bahseden bir hikayenin başlığı gibi oldu değil mi?:)
Oysa sadece kumla yapılacak iki şeyden bahsedeceğim. Bunları Magic Onions'ta görmüştüm. Aslında ileride Ayşe için olabilir ama şimdilik kendime eğlence olsun diye yaptığım şeyler.

1. Kum Kavanozu (I-Spy Kavanozu demiş Magic Onions'ta)
 Uzun yolculuklarda çocukların canı sıkılmasın diye önerilen bir oyun. Çocuğunuzun kavanozda bulması için bazı küçük hazineler yerleştiriyorsunuz.
Sonra kavanozu kumla dolduruyorsunuz. Sonra yol boyunca kavanozu sallayarak hazineleri ortaya çıkarmasını istiyorsunuz. "Pembe mandal" nerede? "Balığı bul" gibi. Ben kavanozu tam doldurmadığım için hepsi ortada ama siz doldurun.

2. Küçük Zen Bahçesi: 
Kullanmadığınız bir borcamı zen bahçesine dönüştürebilirsiniz. Kabın içine kum koyun. Dışarıdan bulduğunuz dallardan bir tırmık, bir de düzleştirici yapabilirsiniz. Benim gördüğüm örnekte bir dalın ucuna midye kabuğu yapıştırarak kürek de yapmışlardı. Sıcak silikon tabancanız varsa onu kullanarak yapıştırın. Yoksa bally veya beyaz tutkalla da olur.
Peki ne işe yarar küçük zen bahçesi? Bence kumla oynamaya yarar. Kumda çizgiler çizmek, tepecikler oluşturmak, sonra düzleştirmek, sakinleştirici... Ben telefonda konuşurken oynuyorum mesela. Bazı insanlar konuşurken toz şekerle oynar, peçetelerden parçalar koparıp küçük toplar filan yapar ya, bizim ailede de var onlardan, geldiklerinde oynasınlar diye.

17.02.2010

Sigara Nasıl Bırakılır?


Şu yazıdan sonra, sigaraya bu kadar bağımlı birinin nasıl bırakabildiğini ben de merak ederdim. İki sırrı vardı benim için: 1. Olayın manevi yönü, yani çok fazla dua ettim. 2. Allen Carr Yöntemi'yle tanıştım.
Sigara yasağından dolayı stresli bir dönemden geçiyordum. Aklımda sürekli sigaranın hayatımdaki yeri vardı. Derken bir gün Media Markt'ta Sigarayı Bırakmanın Kolay Yolu diye bir dvd gördük ve aldık. Hayatımda ilk kez sigarayı bırakma dvd'si gördüğüm için ümitliydim. Ya o akşam, ya birkaç gün sonra izledim. İlk izlemede çok etkilendiğim ve istesem hemen o an sigarayı bırakacağımı fark ettiğim için şok oldum ve korktum. Onca yıllık alışkanlığımı bırakmanın bu kadar kolay olacağını hiç beklemiyordum. Bir iki ay sonra dvd'de izlediklerim hala kafamda dönüp duruyordu. "Dur bakalım bir daha izleyelim şunu" diyerek açtım dvd'yi. İzlerken bir yandan da sigara içmeye devam ettim. Çünkü dvd'de öyle diyordu. Dvd bittiğinde ben sigarayı bırakmış mesut bir insandım:) İnanmadınız değil mi? İnanın. Annem de en az benim kadar tiryakiydi, o da böyle bıraktı.
Bu yöntemin herkes için tek doğru yöntem olduğunu iddia etmiyorum tabi ki ama benim için kesinlikle öyle oldu. Dvd'den aklımda kalanlar:
Sigarayla ilgili iki gerçek var: Birincisi, nikotin bağımlılık yapan bir maddedir, içinizde onunla beslenen bir yaratık var. Siz besledikçe o yine acıkacak. Siz besledikçe o büyüyecek. Sigara içmek, kendi kendini doğuran bir boşluktur. Siz o yaratığı beslemez, yani sigarayı bırakırsanız o ölür. Böylece ortada açlık ve ihtiyaç kalmaz. Hiçbir uyuşturucu maddeden bıkılmaz. Zaman geçtikçe ya doz artar ya da bağımlılığınız. Uyuşturucu madde bağımlılığı kendiliğinden geçmez. Zamana bırakmakla geçmez.
Bizim keyif aldığımızı sandığımız sigara zamanları, örneğin günün ilk sigarası, uzun bir aradan sonra içilen sigaralar, aslında uzun zamandır nikotin yoksunluğu çektiğimiz için rahatlatıcı ve keyiflidir. Peş peşe içilen sigaralardan aynı keyfi almayız değil mi? Hatta ağzımızda çok pis bir tat bırakır. Zaman zaman neden bu kötü tadı sevdiğimizi merak ederiz. Dvd'de şöyle deniyor: Eğer sigarayı tadından dolayı içiyor olsaydık ilk sigaramızı iğrenerek ve öksürerek içer miydik? Herkes hayattaki ilk sigaranın tadının ne kadar berbat olduğunu bilir. Ama biz o tada rağmen kendimizi bağımlı hale getirir ve "tadını seviyorum" deriz. Peki diyelim ki öyle, tadını sevdiğiniz kaç şeyi sürekli cebinizde taşıyıp bittiğinde ağlamaklı olursunuz? Krize girersiniz?
Sigarayı bırakmadan onu hayatınızdan çıkarmanın başka bir yolu yok. Azaltmak çözüm değil çünkü stresli veya çok keyifli bir anda, içmediğiniz paketleri telafi edercesine sigara üstüne sigara yakabiliyorsunuz.
İkinci gerçek de şu: Sigaraya dair bildiğiniz her şeyi unutun. Her şeyi baştan yazın. Yıllarca sigara içen biri olarak ben sigara için şunları düşünüyordum: Sigara içen insan entelektüel, güçlü, özgür, rahat, keyifli, neşeli, umursamaz gözükür. Sigara, boş vakitleri doldurmak için birebirdir. Birini beklerken yakılır. Sigara, üzülünce yakılır. Sigara keyifli anlarda da keyifsiz anlarda da ihtiyaçtır. Elinizi kolunuzu nereye koyacağınızı bilemediğiniz anlarda kurtarıcı gibidir. Sigara içmeyen insanlar hoş sohbet olamaz ve can sıkıcıdır. Sizin listeniz daha da uzun olabilir. Ben, elbette her gün kendime itiraf etmesem de sigaraya böyle bakıyordum. . Bunlara inanan biri nasıl vazgeçebilir ki? Düşünsenize kişiliğinizi ta ergenlikten bu yana sigara üzerine kurmuşsunuz sanki! Özgür kovboylar, sanatçılar, şairler, çok düşünenler, çok bilenler sanki hep sigara içerdi. Hatta sanırım Leman bir poster vermişti zamanında, sevdiğimiz hemen tüm şair ve yazarlar ellerinde/dudaklarında sigaralı fotoğraflarıyla duvarlarımızı süslemişti. Reklamların hayatımıza işleyişi bu olsa gerek. 
Sonunda bildiğim ve inandığım her şeyi sildim gitti. Nikotinin bir uyuşturucu olduğunu kabul ettim önce. Savaşmak kelimesini kullanmadan şöyle dedim: Şu içimdeki nikotin isteyen yaratığı bir aç bırakayım bakalım ne olacak? Nikotinin yarattığı yoksunluk hissi, açlık duygusuna çok benzermiş. O yüzden biz nikotin yoksunluğunu açlık hissiyle karıştırıp durmadan yemek yeme ihtiyacı duyarmışız. Bunu öğrenince şişmanlamayacağımdan da emindim artık. Neyin açlık neyin nikotin ihtiyacını bilmek iyi olmuştu. Bir de şu vardı: Nikotin ihtiyacı aslında size acı vermez. Sigarayı bıraktığınızda sizi krize sokan şey, ona dair inançlarınızdır. En fena tiryakiler bile gece uykularından krize girerek koşup sigara içmezler. Sigara içemeyeceğimiz yerlerde mesela uzun otobüs yolculuklarında sigara içmezsek krize girmeyiz. Demek ki sigarasız durmak insanı delirtmiyor. 
İnsan sigarayı bırakmamak için bir sürü bahane öne sürer: Hayat zaten kısa, yarın bana bir kamyon çarpmayacağını kim garanti edebilir? (ama kendimizi kamyonun önüne atmayız:), sigara içmeyince konsantre olamıyorum, sinirli oluyorum vs. Oysa ki sigara bu ihtiyacı yaratandır. Mesela tiryakilere göre, yemekten sonra sigara içmek yemek keyfini taçlandırır ve sigara içmeyenlerin yemekten bu keyfi almadıklarını sanırlar. Ama sigara içmeyenler zaten böyle bir ihtiyaç duymadan da normal bir şekilde keyif alırlar. Yani tiryakiler, sigara içenlerin normalde her şeyden aldıkları keyfi alabilmek için sigara içmelidir ki keyif düzeyleri eşitlensin...


Sigarayı Bırakmada Korku ve İrade 
Sigarayla Savaşmak ve Duman Avcıları bence sigara içmenin yasaklanmasını desteklemek dışında hiç bir fayda sağlamayan şeylerdir. Sigarayı bıraktırmak isteyen bir okul müdürü, yasaktan önce sigara odası olan bir odaya kocaman iğrenç bir poster asmıştı belki tiryakiler yola gelir diye. Biz o posterin karşısında daha çok sigara içtiğimizi fark ettik. Kolu bacağı kesilmiş insan görüntüleri daha fazla sigara içmeye sebep olur. Allen Carr'ın kitabında okuduğum bir örnek şöyleydi: "İngiltere'nin ünlü kanser tedavi merkezi Royal Marsden Hastanesi'nin önünde, diğer herhangi bir hastanenin önündekinden daha fazla izmarit vardır. Kanserli hastaları ziyarete gelen sigara içicilerinin odayı terk ettikten sonra yaptıkları ilk şey, farkında olmadan bir sigara yakmaktır."
İrade yoluyla sigarayı bırakmak da benim için hayaldi çünkü iradeyle bırakmak demek, sürekli kendinize bir şeylerden mahrum olduğunuzu hatırlatmak demekti. Oysa sigarayı bırakmak için ihtiyacım olan şey, aslında hiçbir şeyden mahrum kalmayacağımı kabul etmekti. Sigarayla bağdaştırdığım ne varsa (keyif, neşe, dostluk, özgürlük) aslında sigarasız hayatta vardı. 
Aslında kitapta da, dvd'de de çok çarpıcı örnekler var. Öyle olmasaydı zaten bırakmam mümkün olmazdı. Allen Carr'ın Türkiye'de de ofisi varmış. Orada terapi alarak da bırakanlar olduğunu duydum. Sigarayı acı çekmeden, kendinize nikotin sakızları ve bantlarıyla işkence yapmadan bırakmak istiyorsanız, Allen Carr'ı tavsiye ediyorum. Ben eğer kendime engel olmasam bu yazının tamamı kitaptan alıntılarla dolacaktı. Yasal olarak mümkün olmadığı için gerisini size bıraktım. Sigarayı ancak, o da belki, hamile olduğumu öğrendikten sonra bırakabileceğimi düşünürdüm. Oysa fark ettim ki ben sigarayı hamilelikten 6 ay önce bırakmışım. Hem de hiç özlemeden, acı çekmeden, bir iki kilo dışında kilo almadan, özgürlüğün, temizliğin, rahatlığın tadını çıkara çıkara... Dediğim gibi iki şeye borçluyum bunu: Çok dua ettim ve Allen Carr. Umarım, herkese faydası olur.


Resim: El yapımı kartların olduğu bir siteden bulmuştum, kime ait bilmiyorum.

5.02.2010

Sigarayı Nasıl Bıraktım? - Giriş




Kapalı alanlarda sigara yasağı 19 Mayıs 2008'de başlamış. Oysa bana hala çok yeni gibi geliyor. Yasak ilk başladığında sigara içiyordum. Sigaranın hayatımdaki anlamını hep sorgulardım ama canımı acıta acıta sorgulamam, sigara yasağının başlamasıyla beraber başladı. 
Sigara benim için gençliğin, heyecanın, neşenin, üzüntünün, maceranın, eğlencenin, kederin, pek çok ama pek çok şeyin simgesiydi. Arada bir rahatsızlık verdiği olurdu. Ama arkadaşımdı o benim, satmak olmazdı. Faranjitler, gece öksürük nöbetleri, koşamamak, merdiven çıkınca kendinden geçmek, herkeste olan rahatsızlıklar işte. Bende de vardı ama... Olmazdı yarı yolda bırakmak. 
Ahmet hiç sigara içmedi. Sigara içmeyen biriyle yaşamak çok zordur. Karşı taraf için de öyle. Hem de mutfakta filan çekinerek içmezdim. Her yer benimdi. 
En son sigara içtiğimde herkesin hayret ettiği ve gıcık olduğu bir tür tiryakiydim. Günde 1,5 ve 2 paket arası yer yutar cinsten.
Tüm duman avcılarını döndüre döndüre pataklamaya hevesliydim. Gerçi hala da sevmem onları. Hayatında hiç sigara içmemiş, dolayısıyla sigarayı bırakmamış birinin duman avcısı olması, bu sıfatı acısız ve haksız yoldan kendine yapıştırması bana adil gelmiyor. Elinde pankartlarla yürü yürü nereye kadar? Çoluk çocuğu tak peşine, bilmiş bilmiş konuşmalar, sigara içenlerden nefret etmeler... Hepsi gülünç çabalar... Sigarayla da savaşılmaz, içenle de... Sigara içenlere gidip "kendini düşünmüyorsan çocukları düşün", "kanser olacaksın", "başkalarını zehirlemeye ne hakkın var?" vıdı vıdı konuşanlar hala, yine söyleyeceğim, bende pataklama isteği uyandırıyor. 
Sonra o yasak başladı işte. Ben çok acı çektim. Yani sigarasız bir hayat bilmiyorsun ki. Hep elinde. Hep yanında çay. Her yemekten sonra içmişsin. Her güldüğünde, her ağladığında, her normal durumda, her anormal durumda, bir yere girmeden, bir yerden çıkmadan, yolda yürürken, otobüse binmeden, otobüsten inince, gazete-kitap okurken, okumazken, konuşurken (ellerini nereye koyar insan sigara olmadan bilmiyorsun)... Bir uyurken düşmüş sanki elimden, bir de ders anlatırken, bir de otobüse binince o kadar. Sigarasız bir hayatın olmamış ki hiç.
Yasak başlayınca hayata küstüm. Siyasetten anlamam, siyasetle ilgilenmem, tarih bilmem cahilim. Hükümetlere kızıp köpüren insanlara hiç yakın hissetmedim kendimi. Ama hayatımda ilk kez çok kızdım. 
Non stop oruç tutuyor gibi hissediyordum sigarasız. Tabi her fırsatta dışarılara kaçıp içmiyor muydum, içiyordum ama ben bu kadar aşağılanmayı hak etmiyordum. Kapkaranlık ve korkunç kazan dairesinde içtiğim bir kaç sigaradan sonra kendime öyle acıdım ki, durumumla oturup konuşmak zorunda kaldım. Aptal kafa aptal kafa aptal!!:))
Nerede yanındaki çay arkadaşın? Nerede bacak bacak üstüne atıp kahkahayla tüttürmeler, nerede sigara içtiğin arkadaşların? Resmen dağıldı herkes. Bizi bize bağlayan bağımızmış sigara. Tüm tiryakiler olarak içine düştüğümüz bu aşağılayıcı durumu hatırlatan birbirimizden de tiksindik. Mesela kazan dairesinde başka biriyle karşılaştığımızda sanki oraya iki kürek kömür atmaya gitmişiz ya da kazanların derecesini kontrol edecekmişiz gibi öyle bir bakıp geri döndük:)
İnternette diğer içiciler neler yazmış diye gecelerce aradım. Forumlara girdim. Hayatımda ilk kez örgütlenme ihtiyacı hissettim. Yaa bir yerde işin ucu bana da dokundu. Hadi bakalım bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı seni! Tüm içiciler bir olsak diye hayaller kurdum, akşamları haberleri izlemeye başladım. Röportajlarda, "İyi oldu aslında", "Sigarayı bırakıcam" diyenlere içimden sövdüm: " Hayır, bu kadar kolay pes ettiremezlerr! Gelin kardeşler, vazgeçmeyin hemen nolurr!" "Birlik olursak onları bu hatadan döndürebiliriz." 
Ama herkes terk etti beni. Kime sorsam "Artık daha az içiyorum, iyi oldu sanki" diyordu. İçim kan ağlıyordu. Yapayalnızdım. Kimsesizdim. Öylece kalakalmıştım. Elimden tutan yoktu. Ahmet çok memnundu.


devam edecek