Evin


Evin neresi? İşte burası, şu olduğun yer. Yağmur yağıyor. Evin yağmur. Okuduğun, söylediğin sözler evin. Yedek anahtarı yok, çatısını yağmura karşı sağlam kılan sensin. Kendini yaşamdan sakınan sana, kendini yaşama sun ve gerçek kıl diye bir ev. Evinde bir evyeye geçmişi çamaşır suyuna yatırmışsın ama işler pek öyle yürümüyor. Hayata duyduğun merakla penceresini tıklatmışsın evinin. İçeriden sen bakıyorsun dışarıdan sen. Yağmur sen, yağmurda ıslanan pantolon, kazak sen ve onları kurutan soba sen. Bir gün, her şeyi olmak o evin fazla gelir ve yalnızca dış kapının mandalı olmak istersin ama kendi başına bir ev olmak şahanedir çünkü bu şekilde, işten dönerken kola almayı asla unutmayan bir babaya benzersin. Tüm derdine rağmen iyi ki o eterik göklerden düştün. Bayan Peregrin'in, uçan balon gibi uçup gitmesin diye demir ayakkabılar giyen kızıydın. Şimdi evini bir daha bırakma, yücelerden yücelerden konuşma diye sana bir beden, bir bahçe ve müzik verdik. Adi şeyleri seveceksin, sıradan konuları kolaylıkla konuşabilecek ve mecburiyeti istikrarla karıştıracaksın. Gerçek bir insan olmak zormuş demeyesin diye başka insanlar koyduk yanına. Onları evinde misafir edeceksin ve onlar kendi evlerini arar ve bulurlarken konuşmadan durmaya tahammül edeceksin.

bırakmak


Ben yıllar önce bu şarkıyı söylemeyi bırakmışım. Siz neleri bıraktınız? Bisiklet sürmeyi, uçurtma uçurmayı? Sevdiğiniz insanlara daha yakından bakabilmek için, sevdikleriniz tarafından dalga geçilmemek için, âşık olduğunuz şeyleri? İnsan olduğumuz için, en çok insanlarla birlikteyken var olduğumuzu hissettiğimiz için, onlar için bir şeyden, o gülünç sevgilerinizden vazgeçmek öyle doğal öyle gerekli geldi değil mi? Aynaya dans ederken şarkı söylerken “yakalandınız”

Geçinebilmek için, sizi asıl hayatta tutan şeyleri, şiiri?

Sevgiliniz için kitapları?

Ortak alanınız uğruna odanızı, kırmızı koltuğunuzu?

Allahınız için isyanınızı?

El yazınızı, daha çabuk olmak uğruna?

Daha makul olmak, hayat merdivenlerini daha çabuk çıkabilmek uğruna aşkı?

Hastaneden daha çabuk çıkabilmek uğruna yaşama sevincini?

Anne olmak için çocukluğunuzu? Oysa çocukluğunuz çocuğunuza daha çok lazımdı belki.

Çamaşır asarken de şarkı söyleyebilirdiniz. Kocanızla sohbet edebilmek için gitarınızı, annenize annelik edebilmek için edebiyatı, romanı? 

Her yerinizi sarmış bir bitki gibi, sözcükler, büyü, renkler, müzik. Ekmeğinizi kazanmanız gerekiyordu, o yüzden futbolu, bagetlerinizi, o yüzden kolaj yapmayı, o yüzden cadı şapkanızı, karaoke mikrofonunuzu bıraktınız. Yanınızda taşısaydınız ya topunuzu. Belki biri daha vardı alışveriş merkezi görünümlü ofisinizde, okulunuzda, devam etseydiniz. Devam etseydiniz. Kalbinizde onun mumu yansaydı. Açıktan konuşamadığınız aşklarınızı kendinizle sohbet etseydiniz, sesinizi kaydetseydiniz, tırnaklarınızı dişlerinizi bunun için uzatıp, hep hatırlayabilseydiniz, birini bulurdunuz belki bulurdunuz ve her gün onunla konuşarak canlı tutardınız o çiçeği. Benden size abla tavsiyesi. Sevdiğiniz, size yaşadığınızı hissettiren hiçbir şeye kıçınızı dönüp gitmeyin. Yoksa, acı dolu, bommmmboş bir hayatınız olur.

sarmaşık

 Stadyuma kadar yürüdüm. Alışveriş merkezine kadar yürüdüm. Eğer yarın yürürsem kendime çiçekçiden çiçek alır öyle dönerim. Ama çiçekçi o saatte açık olur mu?

Akşam Ayşe, balkabağına bir Hello Kitty yüzü oydu. Çıkan kabak çekirdeklerini kurusunlar diye gazeteye serdim. Balkabağı çok güzel kokuyor.

Yaldızlı bir fincanda çayımı içtim. C’nin Do, D’nin Re olduğunu öğrendim. 

Serenay bana kalp kalbe karşıdır çiçeği gönderdi. Notunu okurken, çiçeği açarken acaba nasıl, acaba kim ve neden. Kat kat sarılmış balonlu ambalaj, kağıt, bant. Yaprakları küçük kalplere benziyor ve upuzun saçlar gibi uzanıyorlar. Birkaç hafta önce kendime bir sarmaşık almıştım. O da hızla büyüyor. Sarmaşıklar çok umut veren canlılar değil mi? Hep yeni bir bebek dal, bebek yaprak, eski yapraklardan taze bir renkte. Nazlanmıyor ve bir yolunu buluyor.

Keşke bilmenin bir yolu olsaydı, benim yüzlerimden biri, bir başkasının aynasında duruyor, çiçekli, kelebekli bir aynada, nasıl görünüyorum,  bana dair neyi hatırlıyor? Herkese yetemezdim belki kimseye yetmedim de, yine de bir şeyler olmuş, yine de oradaymışım. Bu duyguyu, biri için var’dım, bana günaydın diyen biri vardı. Gerçekten var olduğunu her insan, keşke bir anketi olsa, kaç saatte, dakikada, ayda bir hissediyor? Belki en yoğun olarak bunu aşkta yaşadığımız için tutunup kalıyoruz aşk konusuna. Aşkta hem tanrıda, hem ana babada, hem bedenimizde istediğimiz o ışıltının, o var olma tınısının tohumu olduğu için mi? Çabucak büyüyor, elde olmadan, bir gece hesapta yokken, işte bu sarmaşıklar gibi, nazsız, kararlı, hangi dala, hangi yukarısına veya aşağısına dolanacağını bilerek, sormadan, izin istemeden. Keşke daha çok ve her gün her an daha çok histe, anda ve eylemde bu olsa veya zaten olduğunu biz de görsek, ah görülüyormuşum, sesim zaten varmış ve dinleniyormuş, O zaman bile yok, sanmam, aşka yine düşerdik, boşverin, birinin yerine başka bir şey koymaya boşuna çalışıyoruz.

 Söyleyecek ne kadar çok şarkı var.

Gran Torino

Bazı şeylere cevap bulmuş olmam hoşuma gidiyor. Örneğin, leopar desenli bir şey bana yakışır mı veya alt kirpiklerimize bir şey sürmeli miyiz? Veya ben artık nahif biri değil miyim?

Kötülüğüme bir kavrayış yolculuğu, bir manevra, bir kazı yaparak onunla konuşmaya çabalıyorum. Konuşuyorum, nasıl yapalım da bu acıyı çekmeyelim ve başkasına acı vermeyelim diye. Bu beni hemen iyi biri yapmıyor ama olsun.

Sevmek ve sevilmek çok güzel olduğu için veya insanların yüzüne vurmak istemiyorum, onun için, yolunu da çok bilmiyorum direk söylemekten başka. ta ki son ana kadar, bardağım çabuk taşmıyor, bardağımın başında da beklemiyorum açıkçası. Bazen şöyle demek istiyorum asıl naif sizsiniz. Bir kayanın üstünde oturup bakıyorum size. Kayanın yosunlarını yolarak bakıyorum. Aynı yollarınızın yanınıza hep kâr kalacağına inanmanız dolayısıyla, öğrenmiyorsunuz ve sizin öğrenmeyişiniz başkalarına acı veriyor.

Bana gelince, belki de onlardan daha matah değilim. Yıllar önce bana tamamen başka bir şeyden dolayı kızan bir arkadaşım bana şöyle demişti. Bloga gidip seni hiç tanımayan insanlara çok iyi biriymişsin gibi yazıyorsun. Gerçekten de öyle yapıyorum Başakcım diyememiştim. Şimdi diyeyim. Buraya gelip elbette senin değil kendimin iyi biri olduğunu vurgulamayı seviyordum. Hem insan genelde böyle bir varlık olduğu için hem de neden biliyor musun? Benim galiba buradan başka derleyip toparlayabildiğim bir hayatım yoktu ve umuyorum ki şimdi var. O yüzden burada da, orada da iyi, kötü, güzel, çirkin ve her şey olabilirim ve bunun bedelini ödeyebilirim.

Son zamanlarda Jamie cullum’dan gran Torino’yu dinliyor, mavi bir mum ve ejderha kanı adında bir tütsü yakarak yazıyorum.  Başımıza gelenlerin hepsinin bir değil beş değil beş bin sebebi olabilir. Bugün atölye grubunda Ayşenur o filmden bahsedince (what the bleep do we know) aklıma geldi. Ne biliyoruz ki? Bu soru beni hep sevdiğim insanlara döndürüyordu bazen kendi mutsuzluğum pahasına. “Ne biliyoruz ki?”

Elektrik kesildi. Elektrik kesildiğinde dünyanın anında sessizleşmesini o kadar seviyorum ki.

Ormanda gezen bir kadınla ilgili bir şarkı yazmıştım. Yazdığım şarkılar marşa benziyor veya ninniye. Bu arada spotifyda şarkı yayınlamanın ne kadar kolay olduğuna inanamazsınız. Sadece bir hafta bekliyorsunuz. Bence herkes kendi şarkısını yazıp direk yayınlamalı. Ama en son bunu bir kitap için söylediğimde herkes yazar ne var ki dediğimde bu sefer beni fazla hafife almışlardı. Hani İngeborg bachmann diyordu ya insanlar birbirlerini küçük küçük zaten her gün öldürüyorlar savaşa gerek bile yok. Bir arkadaşım bana şöyle demişti. kitabını kimse almazsa öğrencilerimize zorla satarız okulda. Ama ben bunun üzerinde durmayacak kadar efendi biriydim. 

Buraya çöp dökmeye gelmiş gibi oldum bugün, o öyle demişti bu böyle demişti diye. Bırakın biraz da ben anlatayım. Efendi biri olmanın insanı kanser yapabileceğini babamdan biliyorum ve bence gabor matenin de bu konuda söyleyecek çok sözü vardır. Bu durup dururken ortaya çıkan travmalara ve travmacılara başlayacağım artık. Şaka şaka. Hepsiyle başa çıkacağım kendim ve gelecek nesillerimiz için. Sonra buraya gelip hepinizi iyileştireceğim merak etmeyin.

Koroda bir ses

 

Ben yaşlanıyorum ve bu, hiç Şeyma Subaşı gibi vücudum olmadan direk yaşlanmak üzücü de olsa, biraz hoşuma gidiyor. Çünkü ben dediğim şeyin rengi belirginleşiyor, donuk mumu eriyor. Eskiden beri başkalarının bende ne bulduğunu anlayamazdım artık anlayabilmeye başladım. Sevilmeyecek biri değilmişim, tercihinizi takdir ediyorum.

Değişirken, içeri doğru sokulduğum her bir saniye buna değermiş. Tabii aklımın bir yerinde bugün arkadaşımın anlattığı gibi keşke ben de hentbol takımı kurabilseydim ve böyle yalnızca durgun işlerle uğraşmasaydım, evet kendime bayılmıyordum ama şeyler delice temas etmiyor artık. Sahteliği sezinlemek için bir kulak daha takıldı sanki. Bir gözlük numarası daha eklendi ve bir şeyler temas ettiğinde, bu gerçek hareketlere ve kararlara dönüşüyor. Öyle havadan edebi bir ruhsallığa, ruhbanlığa sanki dudak büküyorum.

Hepimizi daha çok sevebilmeye başladığım da bir gerçek. Anlayacağınız üzere ben buraya her gelişimde bir buçuk metre daha uzamış oluyorum. Şaka. Sadece bunları epey inceliyorum. Ne oluyorum, ne oluyoruz diye. Anlayabileceğim yanlarına eğiliyor eğiliyor ve anlamadığımda suya bir taş atıyorum.

Sevgi'nin gönderdiği bir alıntıda, "Daha iyi insan olmak" diyordu. "Yazmanın amacı bu olmalı." Bu tabi tartışılıyor ama bence de yazmanın değil her şeyin amacı bu olmalı. Ne kadar gerçek olur bilmem ama yaşamak dururken yazmak istemiyorum artık. Sabah erken kalkmak ve koltuk bakmak için ailemle İkeaya gidebilmek istiyorum. Bitcoin yükselince mutlu olmak istiyorum. Buraya gelince de bitcoinden bahsetmek istiyorum. Hayır belki o kadar değil ama cadı şapkası almak için paraya ihtiyacımız var ve ben kafama o şapkayı takarken ayağım yere de bassın istiyorum.

Bende pek çok şeyin müzikle ilgisi var. Koronun ilk buluşmasında Masis hoca şuna benzer bir şey dedi. Koroda şarkı söyleyebilmek için önce birey olmak gerekir. Ne çok duvar ne çok kapı var, yazı dışında. Rüyamda bir şarkı sesi duyuyordum. Tüylerim diken diken oldu, gözlerim doldu. Kilise korolarında söylenen klasik şarkılardandı. Evimden çıktım. Yakındaki alışveriş merkezinden geliyordu. Oraya yürüdüm. Alışveriş merkezinin ortasına yürüdüm ve orada kuyruklu bir piyano ve üç kişi vardı. Biri söylemiyor, duruyordu. Piyano kendi kendine çalıyor ve siyah bir adamla bir genç kız söylüyordu. Benim kocaman bir koro sesi olarak duyduğum şey bu iki kişiden çıkan sesti. Bazen işte o iki kişi yeter gibi geliyor bir koro olmaya. ve bir şeyleri yüceltmek, birine hayran, birine teselli olmak istiyorum söz söylerken. Aman ne büyük hedefler diye kendime de dudak büküyorum bazen ama bu, zaman zaman kaybettiğim ve sanırım benim özümü oluşturan şeylerden biri.

SANATÇININ YOLU KİTABI 6 HAFTALIK BAŞLANGIÇ ATÖLYESİ

Sizi, eğitimcilik ve danışmanlık birikimine, mizah yeteneği ve hayalgücüne çok güvendiğim arkadaşım Ayşenur Yılmaz'ın atölyesine davet ediyorum. Ben de orada olacağım. 


"Julia Cameron; yaratıcı hayaller ve özlemler ilahi bir kaynaktan gelir diyor ve ekliyor: “Sizin vasıtanızla kendisi ifade etmek isteyen bir yaratıcı enerji vardır, bunu aklınızda tutun. Çalışmanızı veya kendinizi yargılamayın.Bunları sonra çözümlersiniz. Tanrı’nın sizinle çalışmasına izin verin.”

Sanatçının yolu kitabının elimdeki baskısının kapağında 11 milyon baskı yazıyor. Bu kitap yazıldığından beri insanlar bu kitabı okumuşlar, ilham almışlar ve uygulamışlar. Hala da okumaya ve üzerinde çalışmaya devam ediyoruz. Julia’nın ilham veren sınıflarından birine katılma fırsatımız olmadı ama işte buradayız ve kendimiz ve birbirimiz için bu yolu beraber yürümeye başlıyoruz. Hedefimiz doğada ve evrende zaten var olan tasarım ve sanatla bağ kurmak ve sonra da kendi yürüyeceğimiz yolla buluşmak. 

Kitap aslında 12 haftalık bir atölyeyi içeriyor. Biz ilk yapacağımız buluşmada bu yolun bizim ilham alabileceğimiz bir yol olup olmadığını; temel araçlarını,yöntemlerini ve belli başlı alıştırmalarını konuşacağız. İlk buluşmadan sonra yola devam etmek isteyenlerle kitabın ilk 6 haftasını yine 6 haftalık bir süreçte çalışacağız. Buluşmalar online ve zoom üzerinden gerçekleşecek. İlk buluşma 31 Ekim 2021 Pazar akşamı saat 20.00 da ve sonraki buluşmalar da takip eden haftadan itibaren yine Pazar akşamları aynı saatte olacak.

Julianın deyimiyle bu süreç başkalarının yaşamlarına,umutlarına,hayallerine ve planlarına oransız bir şekilde aktararak çar çur ettiğimiz yaratıcı enerjimizin kendi içimize geri çekilme süreci. İşte bu çekilme süreci de kendi içinde bir öz oluşturdukça kendi sınırlarımızı,hayallerimizi ve özgün hedeflerimizi belirtmede ve sanatımızı ortaya koymada güç ve esneklik kazanırız.

6 haftalık atölyenin ücreti 200 tl. Ücretleri ilk buluşmadan sonra atölyeye devam etmeye karar verdiğinizde gönderebilirsiniz. İlk buluşmaya ve atölyeye kayıt için aysenur.a@hotmail.com adresine katılmak istiyorum bilgisi ve telefon numaranızı da içeren bir mail atmanız yeterli. 

Son sözler yine Julia’dan: “Bazıları üne kavuşacak,ama çalışan herkes şereflenecek.”

Depresyon

Duvarlarda Ayşenin resimleri, sarı ışık iki tane, hayır dört. Ekim akşamlarına bir koro, bir orman okulu, bir sanatçının yolu, sığacak. Ben, şarkı söylemeye başladım yeniden. Ahmet ön bahçeye bir şeyler ekiyor ve kompost yapıyor. Etta James’ten At last’i söylemeyi öğreniyorum.

Herkes depresyondan çıksın istiyorum. Depresyondan çıksınlar. O kadar acı veriyor ki bu bana. Bu, yuvasındayken yuvasında olduğunu bilmeme hali. Sığmama, kendini dışlama, suçlama, içine gömülme hali. Bütün gerçekliğin eğilip bükülmesi. Duygusal bir güdüklük, yetişkin olmak ama kendine ve kimseye yetmemek. Depresyonu tam ifade eden kelime bence ıstırap. Görünür bir sebebi olmayan ve dışarıdan bazen anlaşılamayabilen bir ıstırap. Hayata karışamama, uymama, çok basit şeyleri yapamama ıstırabı. Birliktelik iyi gelecekken insandan kaçmak, dışarı çıkmak iyi gelecekken evde kalmak. Neyin iyi geleceğini bildiği halde yapamadığı için suçlanmak. Çık yürü işte, diyenlere, çıkıp nasıl yüründüğünü unuttum ben, ya da o kadar çirkinim ki insan içine çıkmaya hakkım yok diyerek evde kalmak.

Boş yere çekilen bir acı bu. Maya Angelou diyordu ki, dünyada acı çekmenin bir amaca hizmet ettiğine inanmam mümkün değil. Birine açılmak korkusunu yenemediği için uzatılan bir acı. Kimse suçlu değil ama tek bir adım atacaksa bunu, yardım edecek birilerine doğru atmak gerekiyor. Yoksa bir günün diğeriyle aynı olmaması için hiçbir sebep yok. Hiçbir şey değişmiyor. Hayat koşulları değişse bile insanın içi sevinemiyor. Ruhu orada kalıyor. Gün geçtikçe, üstüne örtüler atıldıkça küflenen bir yara var orada. Üstü örtüldü diye iyileşmeyecek. Büyük ihtimalle daha kötüye gidecek. Gerekirse defalarca terapist değiştirerek ve evet aynı hikayeleri baştan, farklı mizaçta farklı ekolde ve eğitimde uzmanlara anlatarak da olsa, en doğrusunu bulana kadar, insan ömrü buna değer. Hayat onu gerçekten yaşayabildiğimizde o kadar lezzetli ki iyileşmek için atılan her adıma değer. En çok düşmüş, en kaybetmiş, en “günahkar”, kendinden umudunu kesmiş insan bile bu çabalara değer. İnsanın kendi kalbine, ruhuna, aklına yapacağı yatırım en değerlisi.

Sonra bitmiş kitaplar, dostluklar, çökmüş yürüyüş yolları kapanıyor ve yenileri açılıyor, yeni haline en uygun olanları geliyor. Çok başka bir lezzetle.

Eylül'de her şey başlar

 


Her şey Eylül’de başlar. Ya da bana öyle geliyor. 

Rüzgar başlar. Uzaklardan gelen sesleri daha net duymaya başlarsın. Rahat bir nefes alırsın. Eğlenmek zorunda değilsin. Gezmek zorunda değilsin. Serinlemek, sulara atlamak, bavul toplamak bavul açmak zorunda değilsin. Bahçeye her çıktığında başkalarıyla karşılaşmadan durabilirsin. Soğuğa tahammülü en yüksek olan dışarıda kalır. Bugün yürüdüm. Işık güzeldi. 

Dün kargoda paketi verdiğim adam kolumdaki dövmeye bakıp gerçek mi, dedi. Evet dedim. Bir kolunda kral tacı, bir kolunda kum saati dövmesi vardı. Sizin de varmış, dedim. Bu dövmeleri yapan kişi artık yaşamıyor dedi. O intihar ettikten sonra ben bir daha dövme yaptırmadım. Bir de sohbetlerde bu konu oluyor. Kime yaptırdığın. Bu konu açılıyor çünkü hem o bir sanat eseri hem de o kişiyle, dövmenin büyüklüğüne göre değişmekle beraber, vakit geçiriyorsun ve normal insan iletişiminin ötesinde bir şey paylaşıyorsun. Bir doktora kendini teslim etmen gibi. Yıllarca insanların kuaförleriyle kurdukları bağı anlamamıştım. Bunu dövme yaptırınca anladım. Evet, ondan başkasına gitmek istemiyorsun. Sana bakım yaptı. Sen ona güvendin ve bu güveni boşa çıkarmadı, belki bu.

Dövme bir zaman darlığını hatırlatıyor. Bunu bilmiyordum. Kısacık bir zamanda insanların hayatlarının bir yanına dair bilgi alabiliyorsun. İnsanlarla dövmeler üzerinden hemen tanışıp, hemen bir hikaye duyabiliyorsun. Oğullarının adını öğreniyorsun, bir sonraki dövmenin ne olacağını öğreniyorsun. Bazen hikayesini anlatıyorlar. İnsanların daha adını bilmezken bir hikayelerini bilir hale geliyorsun. Bana sorulduğunda bazen sadece bunu sevdim diyorum bazen uzun uzun anlatmak istiyorum. Kişiye göre değişiyor galiba.

Bir şeylerin birbirine eklenme biçimlerini takip edecek kadar dikkat ettiğimde hayat zevkli geliyor. Yalnız olmasaydım yazmazdım, yazmasaydım çeşitli hayal kırıklıklarına uğramazdım, sonra bu yaratıcılık buluşmalarını açmazdım, açmasaydım Benay’la tanışmazdım, Benay’la tanışmasaydım doğru düzgün şarkı söylemeyi ne çok istediğimi hatırlamazdım. Bazı adımlarım o kadar manasız o kadar uzun yol gibi geliyor ki, bazen de hayat zaten bundan ibaret gibi. Dolambaçlı bir şekilde, bu kadar geç ve bu kadar güç olmalı mıydı, aşk için diyorlar, iş için diyorlar, para için diyorlar, çocuk için diyorlar. Bu kadar uzun sürmeli miydi? Kendimce büyük talihsizlikler yaşadım. Şimdi bunlara şükrediyorum diyecek kadar da olgunlaşmış sayılmam ama hayat ne zaman güzeldi hatırlayacak kadar gözümün önü açıldı. Ne zaman güzelmiş biliyor musunuz? Tüm aksilikler ve kötülükler üst üste yığılmamışken, ya da bir kısmı dağıldığında, bir tane arkadaşınız varken, yataktan kalkabiliyorken.

Koşu yolunun turuncu halısından yükselen yanık plastik kokusu, işte depeche mode’dan goodbye, işte how deep is the ocean derken, sakıncalı ama faydalı arkadaşlar, tıpkı benim gibi öfkeli, nazik bir biçimde yelloz, sanatçı ruhlu, koca küpeli veya mor başörtülü ve çatal dilli ve ayağı yere sağlam basan ve saçma sapan şeylere pabuç bırakmayan kadınlar ve kırk yaşımın rüküş simleri hepsini topladım yürüyorum.

 18 Eylülde bu buluşma tekrarlanıyor ve söylemek adet olduğu için değil gerçekten olduğum için heyecanlıyım ve beni en canlı hissettiren şeylerden biri bu toplantılar. O kadar değişiyorum güzelleşiyorum güçleniyorum ki kadınlar arasında. Katılan insanlar nasıl da tam denk geliyor birbirine, bana ve birbirlerine dost oluyor, yıllardır tekke zaviye ve türbelerde aradığım bu ruhu kendi davetim olan bir zoom toplantısıyla bulmaya başlamam bana ironik geliyor. Madem yok icat edeyim. Madem her kulüpten dışlanıyorum kendi kulübümü kurayım. Herkes yapsın bunu, bunu öyle çok istiyorum ki. Olmayanı yazmak, en çok özlediğini uydurup icat etmek, herkes bunu yapsa, yalnızlık kalmasa ve insanlar yalnızlık hissinden ölmese...

Âna Dön Hülya!

 

Ben instagramda içsel yolculukları neden takip ediyorum ki?

Nefes alırsak, vermeyi de becerirsek, meditasyon da yapar ve ailemizi de dizdirirsek ve mbsr eğitimlerine katılırsak olacak gibi. Armağan ekonomisiyle iş yapan ama armağan edilen parayı beğenmeyen şamanlardan tutun da yazdığı spiritüel kitabı pazarlamak için yardım platformları açanlara. Sonunda da, sana ne? diyorum. Yani muhakkak kıskanıyor olmalıyım.

Belki değişmenin, gelişmenin, her ne ise onun bu kadar çok zaman almasına öfkeliyim. Bu kadar çok zaman almadan her şeyin halledilmesine de öfkeliyim gerçi. Ooo bu çok zaman alır, siz kendinizi kandırıyorsunuz, diyenlere de öfkeliyim ayrıca. Bu işlere bunca paralar dökülmesine de öfkeliyim. Önceden mahallenin hocasına giderdik bir ipe veya suya dua okur üflerdi, iyileşirdik. Şimdi Joe Dispenzanın aynı placebo etkisini anlatan eğitimine 300 dolar vererek katılıyoruz. Hayatını plazada geçirmiş, bir yıldır aynı hırsa yogaya yönelmiş ve kafası çok değişmemiş ama aydınlanmış gibi yapan ve millete akıl veren yogacılara öfkeliyim. Dini sohbetler veren ablaların bile bundan para kazanmak zorunda kalışlarına, kapitalizmin bu kadar ileri gitmesine ve buna artık kişisel çözümler üretemeyişimize öfkeliyim.

Her gün aslında aynı yazıyı yazdığının farkında olmayan ve sürekli öfkeyi hissetmen normal, diyen  kadına öfkeliyim. Her yerine estetik ameliyat yaptırmış ve incecik vücudu olan bir kadının beden olumlamasına cüret edebilmesine öfkeliyim. Bazen şahsıma öfkeliyim. Aaa ama ben şanslı biriyim dedikçe şanslı birine dönüşecek olduğumu  söyleyen ve başımıza taş yağsa bizi suçlayan esther hicks’e ve sülalesine öfkeliyim. Hayat dersi vermemek ve dinlemek için neler mümkün? Bence Access bars’ta bu cümleyi de öğretsinler. Belki  uzun  terapilere ihtiyacı olduğunu düşündüğüm insanların bizlere öğretiler yazıyor olmalarına ve binlerce insanın da gerçek bir analiste değil ikiyüz lira buraya, elli lira şuraya derken sonra kredi çekerek inzivalara katılmak zorunda hissetmelerine öfkeliyim.

Bazı şeyleri ne kadar sündürürsek sündürelim, uzun uzun yazacak, 60 saat dersini yapacak, sertifika verecek kadar sündüremiyoruz. Buna öfkeliyim. Eğer yazabilseydim yazardım ve insanlığın sorunlarını kökten çözebilirdim. 

Buna şimdi kendini sevmemek derlerse kesin öyledir bilemem. Aa aslında öfkelendiğin şey senin gölgendir’e öfkeliyim. Gerçekten bazen anneme filan değil basbayağı öfkelendiğim şeye öfkelenme hakkımın kalmamış olmasına ve her duygunun didik didik analiz edilmesine öfkeliyim. Herkesin travmalarına kendi travmalarıma öfkeliyim. Travma diye bir şey yok diye haykırasım geliyor artık. Bitti tamam, hepiniz evinize yuvanıza dönün, Hepiniz iyisiniz, harikasınız ve iyileştiniz. İnsanları önce tek tek travmatize olduklarına ikna edip sonra da travmalarını meydanlarda anlattırarak ekmek kazanmak kimin fikriydi bilmiyorum ama gerçekten bravo, işe yaradı, yarıyor. Aslında tek ihtiyacımız bir arkadaş belki, belki de iyi bir doktor. 

İnsanların yaşamasına izin vermek, arada bir yazmak, şarkı söylemek, gidip bir resim yapmak, dolmalık biber patlatmak ve soğan kavurmak istiyorum. Evimi köşe bucak temizleyebilsem. Saçlarım yağlanmadan yıkayabilsem. Ama durduk yere, konik tütsü ararken buluyorum kendimi. Kilo vermek için subliminal kayıtları dinlerken buluyorum. Lütfen Allahın yolundan saparsan böyle olur işte demeyin sevgili mümin kardeşlerim. Sizleri de o gruplarda görüyorum sizin de maşallahınız var.

Kızım bir arkadaşının evine gittiğinde gördüğü şu manzarayı anlatmıştı. Tuvaletten çıkmış koridordan geçiyormuş. Arkadaşının annesi yatak odasının aynasında kendine bakıp kendini tokatlıyormuş, her tokatta şu cümleyi söyleyerek “Âna dön Hülya!” Bir insanın bu hale gelmiş olmasına öfkeliyim.

Ölmeden önce ölmeyi savunan da, mandala yapan da, Allaha vereceğimiz hesapları bize nazikçe, bizi dinden soğutmadan hatırlatan da, ben de ve görümceniz de. Karşımda konuşmak istediğimde sadece açık, hikayesini yüz yüzeyken de anlatabilen, anlatmak istemiyorum da diyebilen gerçek, merhametli insanlar olması çok güzel ve artık ölmeden önce ölmek istemiyorum çok pardon hayatımın 35 senesi ölmeden önce ölerek geçti. Ölmeden önce izin verilirse ve izin verirsem yaşamak istiyorum.

 

Yeni Bir Buluşma

Yine buluşuyoruz❤️ 

Programda neler var? 

1. Nasıl iyi yazılır değil
neden yazmalıyım üzerine düşünmek (ya da  yazmayı neden bırakmamalıyım)
2. Yaratıcılık ve yazı egzersizleri yapmak, paylaşmak istersen okumak
3. Hikayeni önce kendine anlatmak için yazmak
4. Başka kadınlarla bir toplulukta konuşmak, dinlenilmek

Maya Angelou'dan hayat dersleri eşliğinde modern bir altın günü gibi düşünün ama altınsız😐

Cesaret

 


Cesaretim, kaynağını  bazen sevgiden ama çoğunlukla baskı ve korkudan alıyor. Kaybetme korkusu, küçük düşme korkusu, utanma korkusu, parasız kalma, işsiz kalma korkusu.  Büyük korkuların içinde cesur olma şansı var. Artık daha fazla korkamaz, daha fazla kaygılanamaz ve daha fazla köşeye sıkışmış hale gelemezsin. Orada kükremeye başlayamayabilirsin ama bir dakika beyefendi dersin ve senin kükremen de budur. Bu kükreme, yani bu cesaret pek çok şekil alabilir. Bazen dişlerini bazen gülümseyişini gösterirsin, sevmeye, sanat yapmaya veya başlarım böyle işe, demeye cesaret edersin. Hayatın güzel bir kısmı orada, yaşanmamış duruyordur ve cesaret o yaşanmamış olasılığı gerçek kılabilir.

Kendi cesaretimi düşünüyorum. Varlığımın ancak rahmet yağdırırsam, çiçekler dağıtırsam bir anlamı var demeden aşağıda değil, yukarıda değil, içinde hayatın, gördüğümü artık görmezden gelmeden, burada olmak. Bu benim için bir cesaret. Sıradan biri olmak. Ayşenur’un dediği gibi, Bim kataloğu inceleyen biri olmak. 

Sırtımı birine dayayabilmek benim için cesaret. Sevmeye ve sevilmeye kendimi bırakmak cesaret.

Kendi yanımda durabilmek cesaret. Kendi karşımdaymış gibi algıladığım şeylerin yakınına gidip bakmak cesaret.

Ailem için ve kendi haklarımı teslim edebilmem için değişme çabam, kazılmak isteneni kazıp, parlamak isteyeni parlatma çabam da cesaret. 

dame paz y dame guerra*

Buraya nasıl geldiğini bilmeyen adam buradan çıkamaz diyor Maya Angelou. Ben çok istedim belki,  bunda bir sakınca da yoktu aslında bir yere kadar. Belki istememekteydi sır, belki sınırlardaydı bilmiyorum.

Ağaçlara bakmayı severim. Ağaçlardan bahsettikçe onları kendime çağırırım. Ağzımda yanık bir tat var, içim, ciğerlerim, midemden keskin yanık bir his geçiyor. Ağaçlar her şeydir. Çamur ve kurumuş yapraklar üzerinde yuvarlanamayacağım bir dünya düşünemem. İstediğim kadar düşünemeyeyim, insan her şeye var, insan her şeye alışır, insan karşı olduğunun yanında bile durabilir gün gelir. İnsana güven olmaz, ağaca da, yazıya da ama bir şeye güven olur. Her şeyin bitip başlayacağına. İyi günler gelecek ve kötü günler. Bu hiç şaşmaz. Mesela buralar önceden denizmiş. Mesela milyon yıllık deniz kestaneleri topluyorsun bugün dağlardan.

İnsanın halısı uçar ve bu yalnızca inanarak olur. Öyleyse neden bırakır ki insan inandığını? Toprakları kapatılmış Kızılderililer gibi çadırımın önünde oturup duman üflüyor ve uzaklara bakarak vazgeçiyordum sanki. Çünkü ancak böyle tahammül edilir demiş olabilirim, "biz savaşçı bir ırk değiliz."

Yıldızlara bakıp sayıklıyordum. Uyuşmamam ve uyumamam gerekiyordu ama çok yoruldum ve nasıl canlanırım unutmuştum ve hiç halim kalmamıştı. Ayaklarımı yere vurarak ellerimi silkeleyerek miydi? Soğuk suyun altında biraz durmak mıydı?  Okumak, diller öğrenmek ve yazmak mıydı, olmuyordu veya göz kapaklarıma küçük mandallar takmak?

 Herkes bir müzisyen işte. Uyanık ve beraber çalmayı özledim. Sesimizi duyamazsak iyi çalamayız biz birbirimizin monitörüyüz birbirimizin tırnakları birbirimizin dişleriyiz. 

Evet direnmek de yaşama dahil. Kendi dünyasına dişini geçirmek de yaşama dahil ve daha azı gibi görüneni alıp çekilmek de, burası bana ait demek de yaşama dahil. belki de bir şeyler yerine başka bir nimete talip olmak gerekiyordu belki buraya oradan geldim. bilmiyorum bilmiyorum gerçekten bunu ancak milyon yıl sonra bilebilirim ama içimden durup durup tekrar direnmek geliyor şimdi -kaybetme eşiklerini aştım. Düşüp düşüp tekrar doğrulmak geliyor.

*bana barış ver, bana savaş ver

Değer

 


 Saçların dokunulmak ister, yumuşacık, sabırla, acıtılmadan taranmak. Bedenin çitilenmeden yakılmadan, donmadan yıkanmak ister. Ayakların yürümek gitmek dans etmek ister. Ellerin yapmak ister, karıştırmak dökmek yoğurmak yazmak taşımak kazımak kazmak oynamak dizmek bozmak. Yanağın sevilmek ister. Elinin dışını hafifçe sürersen yanağına anlarsın. Gözlerin bakmak ister, böyle beslenir ve ona daha çok besin veren bir şey daha vardır. Başkalarının da ona bakması. Varsın ve varlığının bir anlamı var. Sevilmeye layıksın, güvendesin.

Bu duruşların, bu kalkamayışların sebebi, temassızlıklar veya aşırı temaslar da olabilir.

Kendini temizlemeye, beslemeye değersin

Kendinle mücadeleye de kendini bir beşikte sallamaya da değersin

Somurtmaya ve oynamaya

Kasılmaya ve dans etmeye

Gerilmeye ve gevşemeye

Hayatı fazla ciddiye ve fazla hafife almaya

Çabasızlığa  ve gayrete

Yaşamanın içini doldurmaya, sahneyi kaplamaya değersin

Nar Günlükleri Yazı Buluşmaları



Yeni yazı buluşması 6 Ağustos Cuma günü başlıyor ve 7 hafta Cuma günleri buluşarak sürüyor. Saat 21.00-22.00 arası.

Her hafta bir veya iki yazı konusu getiriyorum. Bedenimizde ve ruhumuzdaki güzellikler, beslendiğimiz kaynaklar, ilhamlarımız ve süper güçlerimizden bahsediyor, bolca kendimizi övüyor ve hayatımızı kutluyoruz. Kutlamayı herkes kendi dininde, kendi dilinde yapıyor.
Yazdıklarınızı paylaşma ve okuma zorunluluğunuz yok. Amacımız edebi parçalar üretmekten çok (ama güzel metinler de çıkıyor), hayatımızda tutunabileceğimiz iyi şeylere karşı gözümüzü açık tutma egzersizleri yapmak. Yazma özgürlüğü ve izninden de bahsettiğimiz sıcak, destekleyen bir ortamı birlikte kuruyoruz.

Program ücreti toplam 280 tl

İki kişilik burs kontenjanı var. 

İletişim🌱 hilalkaran24@gmail.com



Fotoğraf: Justin Kauffman / Unsplash

Yalnız kuş

Tuzluydu. Geçtiğin yıllarla ilgili söyleyebileceğim şey buydu. Neden yaşıyorsun biliyor musun? Telefonun ucunda bir ses olmak için. Günün birinde nasılsın diye bir mesaj atarlarsa iyiyim sen nasılsın diyebilen bir ses olmak. Herkes cevap vermez biliyorsun, biliyorlar. İşte sen bu dünyada bunun için varsın. Günaydın diyene günaydın demiyorlar bazen, oysa sen dersin. Yalnızlığın bazen o kadar büyük o kadar gerçek, o kadar çaresi olmayan bir yalnızlık gibi gelir ki sana, hani dersin, herkesin bir kimsesi var da, benim neden yok. Sonra pencereden sızan güneşten bile teselli bulabilirsin. Herkes bulamaz. Sen var olan güzelliği derinin içine sünger gibi çekip ve sonra umutsuzluk anında sıkıp suyunu çıkararak ağzına damlatır ve susuzluğunu giderirsin ve odadaki herkesinkini de. Galiba senin umutsuzluğunu ve yalnızlığını bu yüzden ciddiye almıyor, gamsız diyorlar sana. Fazla hassas olduğundan böyle, diyorlar. Yoksa bal gibi de yaşıyor ve her şeyi halleder, istese ama istemiyor. Ağlayıp sızlanıyor diyorlar diye şimdi sustun. Annesi asla gelmeyen bebeklerin sustuğu gibi ve hallettin bu meseleyi de bravo. Bu yüzden severler seni biraz da, vazgeçebildiğin için. Kimsenin canını sıkmaz, koltuğundan kaldırmaz kimseyi, rahatsız etmezsin.

Kimsenin olmadığı zamanlarda günışığın var. Pencereden sızan güneşten medet ummak değil de, teselli bulmak yaptığın. Bak diyorsun kendine bu güneş bu açıdan buraya benim için gelmiş olmalı. Başkalarının sana nahiflik dediği ve hem salaklığın hem en büyük gücün bu incecik tesellilerin senin için hayata bağlı halatlar olması. Onların her şeyi var, onların kocaman aileleri, dedikodularını yapabilen ve yapabilecekleri akrabaları var. Senin sırtını dayayabileceğin bir dağın yok senin sadece acaba tazminatımı öderler mi diye düşünerek yokuş yukarı yürürken koyu kırmızı bir gül gördüğünde kokuyor mu ki deyip ona eğilebilecek kadar gücün var.

Bu incecik gücün, neyine yeter bilmiyorum söz de veremem ama görüp kokladığın ve tadına baktığın, fark edilmeyen yosunları taşlarda sen anlarsın, çöp kutusunun kenarından sarkan poşete tutunmuş uğur böceği gibi şeyleri de, sen bunlarsın demek değil de, sen bunlardansın, sen bu halktansın, bir gölün dibinden yukarı uzanan bir bitki gibi, örümceklerin sadece doğru yerden bakınca görünen o tek başına ışıltılı ağları gibi ve bilirsin ki örümcek ağlarını  birleştirdiklerinde dünyanın en sağlam iplerini yapıyorlar çelikten daha sağlam. Bir mağarada düşen bir damla sesi gibi ufak ve ürperten bir yankı gibi veya pek uçmayan bir kuş gibi, sadece kanatlarını açtığında yüzlerce renkli gözü olan.

Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil ama dağılsan düşün ki o dünya dağılır, hayvan ve bitki kardeşlerin hissederler, çünkü onları çok fazla sevdin ve hepsini kalbinde taşıdığın için dayandın. Bir ailen olduğu için değil bir ailen olmasına rağmen dayandın. Ayılarla kurtlarla güllerle yosunlar ve üzerliklerle sevdiğin dağınık, elinden tutmayan, elinden tutulduğunu hissetmediğin bir dünyaya dayandın. Şimdi de bu dünyada birinin veya bir şeyin senin tanıklığına veya sadece durmana ihtiyacı var. Sessizliğin bile çok şeydi. Dayanmak için tek bir küçük şeyi işaret olarak görmeye hazır, gözünü açmış bekleyen biri için.

Ben Bir Gün

 


Ben bir gün, bir sonbahar günü kıyıda bir kayığın dibinde dağ çileği satan bir kadından dağ çileği aldım

Bir gün soğukta karanlıkta ışıkları yanan tek dükkanda kahve içtim

Bir gün yağmurda yürürken sevdiğimin koluna girdim

Ben bir gün bir bebek doğurdum ve onu sevmeyi öğrendim

Ben bir gün bir söğüt ağacı altında oturdum ve bir şarkı dinledim

Bir gün benim de tam hayal ettiğim gibi arkadaşlarım oldu.

Ben bir gün bir şarkı yazdım

Bir gün bir atın üzerinde dörtnala koştum

Bir gün herkesin de bir şekilde öylece yarım yamalak hem çok hem az hem yalnız hem birlikte olduğunu anladım. Kırılıp dökülmeden sünger gibi hamur gibi dere gibi yaşayıp gidebilirdim artık

Bir gün evimde çiçek besleyebilmeye başladım. Artık ölmüyorlardı

Bir gün yazamıyordum. Onun yerine çiçek resimleri yaptım

Ben bir gün paraşütle atladım ve havada asılı kaldım. O günden beri uykumda olur, kazada olur, hastalıkla olur ama heyecanlar ararken ölmek, saçma olur dedim, ölmekten korktuğumdan değil de, o kadar da bayılmadığım bir şeyi sırf herkes yapıyor ve yapılmalı diye yaparken ölmekten korktuğumdan.

Bir gün kendi yanımda değildim belki, başkaları vardı,

Bir gün kendimin de orada olduğunu gördüm

Bir gün o kadını geriye baka baka sevdim,

Bir gün bir baktım ben kendi içime oturmuşum duruyorum


"Ben bir gün"ü, Dilşad'ın (1deligibi.blogspot.com) Nar Günlükleri'nde bize okuduğu aynı adlı bir yazıdan ilhamla yazdım. 

görsel: fidancilar.com

İşe Yarar Bir Şey


  •  Karga resmi yapan çocuk. Tren tuvaletindeki karga resminin altını rujuyla çizen kadının resmi tamamlaması. Sanatçılar diğer sanatçıları severler. Onları korumak isterler, onlardan çekinirler, onlardan etkilenirler, onlara kendi sanatlarıyla cevaplar vermek isterler.
  •  Kendi kitabını yayınlatmak hem bir utanç hem bir direniş gibi. Kötü bir başlangıç gibi ama bir başlangıç. Belki başka türlü hiç başlamayacak bir şeyin başlangıcı, avuntu.
  • Bir şey yazdığında onu kimin bulacağını aklında neyin kalacağını en çok neyi seveceğini asla bilemezsin.
  • İyilik nerede? Birini yaşatmada mı, öldürmede mi? Yoksa kararını çoktan vermiş birinin karşısında bir saat daha oturup şiir konuşmakta mı?
  •  Avukatlık mı daha işe yarar, şairlik mi?
  • Hemşire olarak hayatları kurtarmak mı, hemşire olarak bir insanın nasıl öldürüleceğini bilmek mi iyiliktir? Çello çalarak gürültü yaparak mı iyilik etmiş olursunuz yoksa birinin penceresinin önünden geçip ona yaşamanın sevincini hatırlatarak mı?
  • Şair hayatı pencereden izliyor. O yüzden de pencere kenarında yatan felçli bir adamın pencereden bakıp nelerin hasretini çektiğini, perdeleri kapatmak isteyebileceğini anlayabilir. Şair biraz felçli biridir. Arkadaş toplantılarına gidemiyor, gerçek işlerle uğraşamıyor, belli bir mesafeden merak duyuyor, içine girerse kırılıp parça parça olur, soru soruyor, röportajlar yapıyor karşısına çıkan herkesle ve bir kamera gibi izliyor izliyor izliyor. Hayat üzerine meditasyon yapıyor ama hayatın az bir kısmını yaşıyor. Yaşadığını da malzemeye çeviriyor. Bu yüzden samimiyetsizlikle suçlanıyor, yeterince insan olmamakla. Ama o “insan” olamadığı için şairlik yapıyor zaten. Şairlik tanıklık etmektir, işte bu felçli adamın kim olduğuna, son sözlerine, ölümüne, kızın onu öldürmesine. Zaten katılımcı olduğunda, tıpkı Canan’a yardım teklif ettiği zamandaki gibi terslenebiliyor, üzerine vazife olmayan bir şeye burnunu sokmuş gibi yadırganıyor, püskürtülüyor. Şair, insanlar arasında gerçek bir insan gibi duramıyor, durunca yaşamayı öğrenebilir ama yalnızca yaşamaya kaptırırsa yazamaz, gerçek hayat, içinde hem yaşanılacak hem de yaşanılan anda anlam verilecek ve sözcüklere dökülebilecek kadar kolay değil. Birinin pencereden izlemesi lazım, işte şair de bu kişi.
  •  Avukat olarak çoğu insanın onayını almak mümkün ama şair olursan, 1. şair olduğunu gizlemek zorunda hissedersin çünkü ciddiye alınacak veya kendini tanımlayabileceğin bir meslek değil 2. Birileri, en çok da şairler, seni köşeye sıkıştıracak, güzel yazıyor olduğunda, en çok da güzel yazıyor olduğunda bu kez, neden herkes gibi senin de çıkıp hayatı yaşamadığın sorgulanacak. Değer mi bunlara, bunlara değer mi?
  • Aynı dili konuşan biri mutlaka vardır. Bir karga gördüğünde, senin gördüğün kargaları da içine alan bir hikaye anlatacak. Ona Cortazar’dan Sarı Çiçek dediğinde hikaye ne kadar uzarsa uzasın merak edip dinleyecek biri olacak.

Yaşadım

Bilgisayarım o kadar geç açılıyor ki, sonunda yazacaklarımı unutup veya onlardan vazgeçip gidesim geliyor. Beklerken, zaten o kadar da önemli bir şey yazmayacaktım galiba diyorum. İnsanın başkaları okusun diye yazması bana her seferinde tuhaf geliyor, sonra da gelmiyor çünkü aklıma yatıyor. En önemlisi, beni bir kişi okuyor, bunu onun için yazıyorum. Ben yazıyorum o bana şarkı gönderiyor veya bir gökkuşağı. Ben kendi gökkuşağımı bulamam mı? Pekala bulurum ama bir insan bir başka insanın gökkuşağını da görmek ister.

Geçen gün kitaplığı taşırken devrildi ve neredeyse altında kalıyordum. Onca sözcüğüm, onca kanım içimde, onca şarkımla düşünün ki ölüp gidecektim. Ama bir insanın kendisine yaşadım diyebilmesi önemli geliyor. Yaşadım, sevdim ve onlar için elimden geleni yaptım demek isterim. Yaşadım diyebilmem için, o güneş veya rüzgar kızımın saçlarında ışırken ben oradaydım, bunları gördüm ve başkalarına da gösterdim, demek isterim.

Yıllar önce bir hocamın neden edebiyatla uğraşırız? sorusuna türlü cevaplar verirken, hepsini kabul etmişti de bir tek şu cümleyi reddetmişti: Güzelliği göstermek için. Edebiyatı bunun için yapmayız demişti ve bundan o kadar emindi ki, hani biri çok fazla emin olunca sen daha az emin olmaya başlarsın ya güzel şeyleri göstermek için belki kişisel gelişim filan yazarız diye düşünmeye başladım. Yıllar geçti. Hayatın ne kadar yaşamaya değer olduğunu anlatmak için de yazarsın. Ben de şimdi eminim, alın bakalım.

Bazen bir an, var olan tek an olabildiğinde, sağdan soldan kırpılmış ve başka günlere geçişi engellenmiş tek bir gün gibi durduğunda, hayat öyle güzeldir ki, onu herkese göstermek istersin. Vazgeçmiştik, vazgeçmemeliyiz demek için. Çünkü sen de çok güzelsin ve benim sana ihtiyacım var, bu çayırların, buzulların, bu halkların ve bu küçük kızların sana ihtiyacı var ve sen olmadan olmaz, bunu diyebilmek için adının “edebiyat” olması gerekmez. Kim tutuyorsa bunun mührünü, basmayıversin benim yazdığım sayfaya. Yazmak başkasına merhaba demenin en rahatsızlık vermeyen yolu olabilir, ben ona merhaba diyorum. Her yazdığın bir diğerinin aynısıymış gibi gelse de, selam selamdır.

Başkasına rahatsızlık vermeden yaşamak üzere yetiştirilmiş bir çocuktum, buna uzun zaman  içerledim, gerçi gürültü yapmanın lezzetini de tatmasam belki hala içerlerdim – kimseyi dürtmeden, kimsenin kulağına hoparlör dayamadan yaşamak, zor bir işmiş anlayabiliyorum. İşte böyle zamanlar için, işte en çok hani o diyor ya –içime içime ağladım- içime içime ağladığım ve sevindiğim ve sorduğum her şeyi rengarenk bir kuş gibi kanatlarını açsın, uçsun diye yazmak. 


Fotoğraf: David Clode

Neden Yazmamıştım, Neden Yazmalıyım?



 Yazı yazarken rahatsız edilmekten hoşlanmadığım için ve son yıllarda sık sık rahatsız edildiğim için yazmanın bendeki en son etkisi buydu: öfke. Konuşamayacak, anlatamayacağım o halde hiç başlamayayım. Konuşursam, doğru bildiğimi söylersem birileri beni güçlü birilerine şikayet edip birilerinden olmakla suçlarsa ne yaparım. Oysa şimdi toz kir iyice suyun dibine çökünce kimin kim olduğunu biliyoruz.

Komşuların sesleri, bir şey isteyen, bir sorumluluğu hatırlatan birileri, sonra bunlarla yüklenip bastıran ağır bir bıkkınlık ve uyku. Üzerine alınanlar, üzerine alınması gerektiği ve hakkındaki gerçeği kendi dışında bilen biri daha olduğu için saldırganlaşan ama aranızda ermişler gibi dolaşan doğa ve hak aşığı, nezih muhitlerde gönlü bol, herkese yardım eli uzatan zorba mümin hanımefendiler. Sizden bahsediyorum gibi geliyorsa sizden bahsediyorumdur. Sizden iyi bahsedilmesini istiyorsanız insanların canını yakmamanız gerekir.

Bir anda mızraklarının ucuna ayetleri geçiren, bir anda ihanete uğramış, şaşkın, aaa meğer onlar da onlardanmış diye aptal ayağına yatan şimdi zengin olmuş Müslüman hanımefendiler, sizden de bahsediyorum. Birilerine sırtını dayayarak, birilerini sırtından uçurumlara iterken güçlenen, her konuda haklı mümin kadınlar sizden bahsediyorum. Filistin’e ağlayan, ağlamayanı kınayan ama aynı apartmandaki komşusu evinden ve işinden atıldığında kapısını penceresini sıkı sıkı kapatan mümin kadınlar, sizden bahsediyorum.

Bugün bir korkuya teslim olmadan yazacağım, isterseniz kediniz ishal olsun, isterseniz penceremin önünde bağıra bağıra konuşun, bana çok komik bir video izletmek isteyin, isterseniz sende oklava var mıydı diye mesaj atın ve isterseniz canlarım, ben şifremi unuttum diye arayın, ya da dünyayı yıkın, ben yazımı yazacağım.

Bana email atıp durup dururken neye inandığımı neye inanmadığımı sorabilirsiniz. Bana böyle şeyler soruyorsanız büyük ihtimalle aynı tanrıya inanmıyoruzdur (evet tanrı küçük harfle). Sizin bana "iyi niyetle" söyleyeceğiniz şeylere engel olamam ama benden duyacaklarınız konusunda artık kendime de engel olmayacağım. (Buna adınızla beraber mesajlarınızı yayınlamak da dahil.)

Şimdi sizin yaptığınız ama benim imzalamadığım anlaşmamız şöyleydi. Ben size iyi gelen yazılar yazacaktım, siz biraz ağlayacak ve sonra biraz arınmış hissedecek, sonra da tekrar kötü olduğunuzda tekrar okuyacaktınız. Ama ben ağladığımda hayıııır sen bizim kanaat önderimizsin sen yoldan çıkamazsın diye bana sardırıp hayatınızda kötü giden şeylerden beni sorumlu tutacaktınız öyle mi?

Tamam, şimdi tam da istediğiniz şey olacağım. Hayatınızı kurtaracağım. Hayatınızı gerçek manada kurtarabilmek için önemli bedeller ödedim. Bu bedeli ödediğim için o kadar kızgınım ki bundan sonra sizin canınızı da biraz yakacağım. Sizin iyiliğinizi istediğimi, nafile namazlarınızı eda ediyor musunuz, tırnağınıza oje mi sürüyorsunuz bunların hepsini görüyorum ve bir kenara yazıyorum dediğimde değil bakın nasıl anlarsınız. 

Kendinizin ve bütün insan kardeşlerinizin refahı ve iyiliğini isteyin. Kıskançlığınız varsa bununla uzun uzun oturup bunun ardını anlamaya gayret edin. Sonunda hem elinizin dilinizin uzandığı tüm insanlar hem siz rahat edersiniz, hem de boş yere hasta olmazsınız. Hayattan tat almak istiyorsanız hayatı başkalarına zehir etmemelisiniz. Hayattan tat almak istiyorsanız, kendinize yaşama izni ve hakkı vermelisiniz. Özünüzde iyi ve güzelsiniz, bunu sakın unutmayın. Anneniz babanız ne derse desin. İyisiniz ve güzelsiniz. Hakkı gözetin, herkesin hakkını, yalnız sizinkileri değil ve yalnız başkasınınkileri de değil. Ağzınızı eğe büke, canım benim, kuzucum filan diyerek söylersem herkesin canına okuyabilirim sorun olmaz demeyin. Üslup da önemli diye sahte ve gerzek olmayın. Doğruyu dosdoğru söyleyin. Koşullar uygun değilse bir süre susun. Her zaman konuşmanız gerekmez. 

Hak haktır. Müslüman'ın da, Alevinin de, Kürdün de, Yahudinin de, Ermeninin de hakkı insan hakkıdır. Cinsel azınlıkların da hakkı haktır. Kadının da hakkı, çocuğun da, hayvanın da, ağacın da hakkı haktır. Hak yemeyin. Hata yaptıysanız geri dönüp hata yaptığınızı kabul edin ve ifade edin. Ölmezsiniz. İnsanlarla birlikte yükselirsiniz. İnsanların üzerinde yükselen kimsenin mutlu ve huzurlu olduğu görülmemiş. İyiliğinizi de iktidar ve kibirinize araç yapmayın. Özgün olun, cesur olun, cesur olmanın yollarını öğrenin. Bir de kendinizi sadece bir canlı, bir varlık olarak ve "başarmamış" çocuk, bebek halinizle sevmeyi öğrenin. O zaman işte, elinizden, belinizden, dilinizden emin olmaya başlar dünya. Ancak onu sevebildiğinizde, bir şey olmaya gerçekten başlayabilirsiniz.

Ben sizin naif, kırılgan, doğa kızı, yeşilin kızı Anne’iniz ve anne cafenizim. İstersem o olurum, istemezsem başka biri, istersem rol yaparım ve inanın rol yaparsam ruhunuz bile duymaz. En iyisi insanları yukarılara koymayın, hayranlıklarınızı abartmayın. En iyisi kendinizi de yukarılara koymayın. İnsan olduğunuzu kendinize yedirebilin. Yükseklerden yücelerden düşün, gönüllü olarak düşmeseniz bile eğer düşürülürseniz bilin ki bunda hayır var. İnsan olmak gerçekten zordur ve insan olmayı kendinize öğretmek, asıl yüce olan budur. Bundan sonra beni dinlerseniz kurtulursunuz. Bundan sonra, eskiden olduğumdan daha da mübarek bir insan olacağımı sanırım anladınız.

Anlamadığınız çok fazla şey olacak. Meditasyon yapın, rüyaya yatın, tefe'ül yapın cevap belirecektir. Bazı şakalar yaptım. İnşallah hangilerinin şaka olduğunu bulabilirsiniz. Bundan sonra da kendisiyle oturmaya tahammülü olmayan lütfen buraya oturmaya gelmesin. 

Fotoğraf: Kyle Glenn

Nar Günlüklerinde Ne Oluyor?


Günlük sıkılmaz, yargılamaz, dayanması zor olanı senin adına taşır

Biz burada veya başka bir yerde yazmak istedikçe sırtımızı bir ağaca dayayıp zaten yazacağız. Yazmak öyle ucuz öyle kolay bir eşlikçi ki, bunun için herhangi bir etkinliğe katılmanıza gerek de yok. 

Bu kadınların bir mutfak masasında buluşması. Birlikte ve yalnız yazması.

Kurabiyemizi pişiriyor, bir mum yakıyor veya sevdiğimiz bir şarkıyı çalıyoruz

Ya da canımız nerede, nasıl çekiyorsa oradayız. Yalnızca bir kalem ve bir defter yetiyor.

İçimizdeki asıl tohumu kendi gözümüzün ve gönlümüzün önüne çıkarmak için yazıyoruz

Tozu silmek, örümcek ağını kaldırmak için 

Dünyayı varlığımızla tam olarak doldurmak için 

Pinyataya vurur gibi yazıyoruz

Acele etmiyoruz, uslu değiliz, kimseyi memnun etmeye çalışmıyoruz ve izin almadan yazıyoruz. Yazdıkça, konuştukça, yoğurdukça ve tohumu buldukça gayet iyi ve yolumuzda olduğumuzu görüyoruz.

Nar günlüklerinde, üzerine çalışılmış, düşünülmüş 7 haftalık bir plan var. Okudum, çevirdim, yazdım, biraz terzilik yaptım. Biraz da nar inceledim. 

Bu, günlük yazmanın yalnızca kendi bedenimizin, dünyanın ve cevherimizin güzelliğini anlayıp ortaya çıkarmayı hedefleyen bir çeşidi. Eksiğimizi gediğimizi, travmamızı çok bulduk, teşekkürler. Bu yalnızca vahşi, orman meyveli yanlarımızı bulma ve kutlama günlüğü. Çünkü yaralarımız bize merhamet kazandırabilir ama en iyi yanımızı gördükçe güçleniriz, dünyaya hizmetimizi de buradan yaparız.

Ben bu çerçevede yazma soruları ortaya koyuyorum, dileyen başka bir şey de yazabiliyor. 

Ayrıntılar bir önceki postta

Fotoğraf: David İskender

Ben kimdim peki? Ben Hilal. Hacettepe Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü mezunuyum. Sola Unitas'ta Koçluk eğitimi, Odtü'de iki ayrı dönem yaratıcı yazarlık eğitimi ve dünyanın çeşitli üniversitelerinden uzaktan eğitimle yazının sanat terapisi aracı olarak kullanılmasına dair dersler aldım. Pennebaker ve Ira Progoff'un çalışmalarını inceledim. 13 yaşımdan beri günlük, 28 yaşımdan beri blog yazıyor, yazının fonksiyonları ve yaratıcılık üzerine okuyor, düşünüyorum. 

Birlikte yazıyoruz

 Ben kendim için kendime gizli gizli yazmayı hep çok sevdim. Şimdi, kendine yazan başkalarıyla buluşmayı istiyorum. Daha önce bir email atölye şeklinde yaptığımız bu çalışmayı şimdi online ve canlı hale getirerek yeniden buluşuyoruz. Kendiniz için yazdığınız hiçbir şeyi paylaşmak zorunda olmadığınızı bilerek buyrun gelin.





Yalnızlık, Sah D'Simone, Puding

Bugün Dilşad sordu, yalnızlığı sevmek nasıl bir şey? Yalnızlıkta kendimin çocuğu gibi olmayı hissediyorum mesela. Müziği kendim seçtiğimi. Kendime kulak vermeyi seviyorum. Belki içimde yalnızca ben yokum. Kendimde her şeyi seyretmek belki beni böyle yapan. Kendimle bağlantıda olmak, beni kendine sadık kalmak, kendisiyle arasını bozmamak adına biraz fazla dürüst veya tahammülsüz yapabiliyor. Yapmacık şeyler yapmadan yaşamaya çalışıyorum. Bazen kaba bir şekilde düşüncemi söylediğim oluyor, bunu inceltmeyi öğrenmeye çalışıyorum hala. 

 Gün içinde insanlara sunabileceğim her şeyi, gün doğmadan yola çıkan çiftçiler gibi ayaklarımda çizmelerim, suyun içine eğilerek, kendime bakarak buluyorum. Ben kendi kendimin aynası olarak büyüdüm. Bu kimi zaman çok güvenilir bir ayna değil ama eğer bütün bir günü insan içinde geçirdiysem pilim bitmiş olur çünkü yamuk da olsa tek bir ayna, yüz tane farklı ben yansıtan yüz tane aynadan daha net gelir. Eksikse de delirtici değil, eksikse de yıkıcı değil. Gerçi insan kendi kendini içten oyarak da yıkabilir, bu da var. Ama benim gibiler, kendilerinin hem yıkıcısı hem yaratıcısı olabiliyorlar belki de. Dopdolu zihnim ve kalbimle elimden geleni yaptım, özüme en yakın aynayı bulabilmek için.

Yalnızlığımı pek çok şeye bağladım geçmişte. Kaygıya en çok. Ama sınır çizmekte zorlanmayı ve başkalarının hakkımda ne düşüneceğini bıraktıktan sonra bile insanlar arasında olmak üç saatten fazla kendim olarak sağlıkla kalabildiğim bir şey değil. Galiba yıllar içinde kendime oturuyorum, kendimden ayrı değil, tek bir şey olduğumu ama düşüncelerimin onları düşündüğüm anda farkına varmayı öğrendikçe aslında kendimle bir dost olacak ayrı bir kendim bile olmadığını, ben olduğumu anlıyorum. İnsanın tek başına oturması büyük cesaret bence. Ben artık tek başımayken hortlayabilecek hiç bir şeyden korkmayacak kadar hortlatıp temizlemiş hissediyorum bazı konuları. Düşmanlığımı da, karanlığımı da, kıskançlığımı da, utancımı, ezikliğimi vesairemi de mikroskopla inceleye inceleye şaşkınlığım kalmadı. Benden geriye yalnızca sevmek kaldı. Sevecek ayrı bir kendim varsa eğer onu seviyorum. Seviyorum değil belki her yanını ama onu anlıyorum, yer yer hak veriyorum, yer yer onu başka bir yere salamuraya yatırıyorum ama bir tür huzur getiriyor varlığımı hissetmek bana. Varlığımı kutlamayı hak etmem gerekmiyor galiba artık. Varlığım kendiliğinden güzel ve var. Dünyaya sunacağım her şey gönlümden gelen, bana sevinç veren şeyler olmalı.

Yani yalnızlık benim için, her şey önce karanlıkta, toprakta büyür, gibi bir his. Orada çatlamazsan  güç bulup kafanı yüzeye uzatamazsın demek. Benim için yalnızlık gücünü idrak etmek, suyunu toplamak biriktirmek büyümek.

Son günlerde. Sah D’Simone’a taktım. Insight timer’da meditasyonlarını dinliyorum. Böyle çevresini aydınlatarak delirmek her kula nasip olmaz. Brezilyalı bu kardeşime olmuş. Acısına dokunuşu, kendindeki öfkeyi görüşü, karanlığını anlama çabası, dansı, insanlığa hizmeti beni büyülüyor.  Düştüğünü görmediğim kimsenin ayağa kalkmasına saygı duyamıyorum artık herhalde. Bir de çok zengin bir sözcük dağarcığı var. Ezberlenmiş spiritüel terminolojiye yanaşmadan konuşuyor.

Evet ne yiyor ne içiyorum. Canım dondurma istedi akşam ama yemedim. Okulda çikolatalı puding vardı. İki gün üstüste antibiyotik olsun diye ikişer diş sarımsağı suyla yuttum. Yaşlanıyorum.

Mozaik pasta, Hibrid ve Oryantal Dans

 Rose geçen hafta veya bu haftasonu solo şarkı çıkarmış, çocuklar hemen ezberlemişler. On the Ground’u açtım, birlikte söylediler. Blackpink’ten nefret eden bir grup vardı. Neden Blackpink dinliyoruz diye isyan ettiler. Bilmiyorum. Birinin sevmediği bir şey mutlaka bulunuyor.

İngilizce Matematik derslerine girdiğim için Pi gününün beni de ilgilendirdiğini düşünerek bana Pi günüyle ilgili bir sayfa yazı ve Pi gününüz kutlu olsun yazan bir kart verdiler.

Cem Balçıkanlı’nın, Bertrand Rusell’dan alıntıladığı sözü okudum. "Mesleği çocuk eğitimi olan biri bu işi günde en çok iki saat yapmalı ve geri kalan saatlerini çocuklardan uzakta geçirmelidir." Cem hoca da diyor ki yorgunluk sinir bozar. Sinirleri bozulan öğretmen kendini hangi kurama göre yetiştirmiş olursa olsun bu bozukluk bir yerden patlak verecektir. Aşırı çalışan ve yorgun öğretmenlerin çocuklara yakınlık göstermesi olanaksız.

Dilşad’la Cumartesi sabahı yoga yaptık. O kadar iyi geldi ki. Ben bir yoga insanı değilim ama bu da zaten bir tür dans gibiydi ve Dilşad çok tatlı sert komik bir kızkardeş gibi davranıyordu. Gerçek bir hoca. Ben çocukken köyde bir evde toplandığımız zaman Zeynep abla bize oryantal dans öğretmişti. Aslında eskiden burun kıvırdığımız altın günleri filan bu işe yarıyordu. Kadınlar bir araya gelip oynarlardı, biri mutlaka oryantalde en iyi olurdu. Bir de çok gülerlerdi. Şimdi dişil enerji, kurtlarla koşan kadın çemberi diye gittiğimiz topluluklar eskiden mahallede oluyordu. Bugünlerde o günleri hatırlıyorum. Bunu bana Dilşad hatırlattı. Aynı sıcaklıkla.

Cumartesi günleri Instagramda onunla canlı yayın yapıyoruz. Bu küçüklüğümüzde oynadığımız radyo programcılığına benziyor. Ses çıkarmak çok güzel. Bu hafta Kaybolan Bağlar kitabını andım. Sesimize ses bularak kendimizi buluyoruz diye konuştuk. İnsan insanın aynası. Kendini tek başına oturarak bulamıyorsun, biraz oturmak biraz açılmak. İnsanların birbirine iyi gelebildiği, kolay unuttuğumuz bir gerçek.

Yarın yedilere can, could, be able to anlatacağım. Gramer anlatmayı sevmiyorum. Onlara şunu soracağım. Geçmişte bir şeyi başaramadığınız ve üzüldüğünüz bir anınızı düşünün. O olayı hem can, hem could, hem be able to ile tüm zamanlarda yapabilir olduğunuzu söyleyin. Hahah böylece onlara theta healing gibi bir şey yapmış olacağım.

İkindi kahvaltısında mozaik pasta vardı yiyemedim. Kendime vişneli browni aldım Allah affetsin. 

Hibridcilik yoruyor. Kafalar karışık ve yer yer gidik. Gün bitiminde fiziksel olarak bitmiş olmak. Bu ara su içmeye ve uyumaya doyamıyorum. Ağırlıklı battaniye almıştım Ahmet’e. Çalıp çalıp uyuyurum. Bebek gibi sarıyorum kendimi ona. Evde çiçek besleyebilmeye başladım. Maşallah maşallah. Devetabanı ve bir tür çöl bitkisi ve Benjamin. Bunları Sevgi başlattı. Bana getirdiği hava bitkisiyle. O da hala yaşıyor ve şaşırıyorum. Neden şaşırıyorum ki yaşamak çok güzel. Denedim gerçekten güzel.

19 Şubat

 Bahçede karlar var. Çocuklar bugün kar beklediler, bir ara bazı yerlere yağdı ama çabuk durdu. Sabah ders arasında bahçeye çıkıp çatıdan sarkan buzun ardında ışıyan güneşin fotoğrafını çektim. Hava çok soğuktu.  Yael naim’in Coward şarkısını Hakan’ın twitterında görüp birkaç kere dinledim. Flashmob versiyonu tüylerimi diken diken etti. 

Kendime 200 yapraklı büyük mor bir defter aldım. Bunu sadece kafamı boşaltmak için kullanıyorum. Sayfaların kenarına bir kutu çizip ana fikirleri oraya yazıyorum.

 Şimdi mutfak masasındayım. Mutfakta bulaşık makinesi sesi, kombi sesi, çaydanlık sesi. Buradan salonun penceresi görünüyor ve oradan da yanıp sönen büfe ışıkları. Bir de çay içiyorum tabii ki. Masamda post-itlerde ödevler yazıyor. Saat dokuz olmadan onları yazacağım. Cemre ödevini yaptı, K12ye yaz. 502nin kelime ödevini ver. Berrak, kamerası niye kapalı? Speaking quizini pzt değil cts yap. Evet bu dönem Cumartesi çalışacağız. İnşallah bana bir speaking veya creative writing sınıfı gelir. Gerçi veteran bir öğretmen olarak artık ders kitabını eğip bükmenin yollarını buluyorum. Kitapta hiç boşluk doldurmadan onları  kitaptaki konular hakkında saatlerce konuşturabilirim. Sene sonunda veliler bu kitaba boşuna mı üçbin lira verdik demesin diye elbette gerekenleri yapıyorum.

Maya Angelou okuyor, Maya Angelou defteri yapıyorum. Röportajları ve şiirleri. Röportajları daha güzel. Bu kadar çok şey yaşayan bir insanla pek karşılaşmadım, sanki bir hayatın içinde beş ayrı insanın hayatını yaşamış. Maya Angelou dersleri vermek istiyorum.

Yarın sabaha, böğürtlenli krep yapacağım. Ama marketler kapalı. Belki buzluktaki vişneyi kullanırım, vişneyle de olur mu ki? Bu akşam fillerimi boyayabilirim. Kağıt hamurundan filler yapıyorum.

Olanları Unutma Kılavuzu



Guy Winch, dön dolaş aynı şeyleri kafasına takan insanlara, kendilerini bir filmdelermiş gibi uzaktan izlemelerini öneriyor. Diyelim ki, penceremizden içeriyi gözetliyoruz, yürürken kendimize helikopterden bakıyoruz, çöplerimizi karıştırıyor, telefonlarımızı dinliyor mesajlarımızı okuyoruz. 

Mesela olmaması gereken şeyler olmuş. Normalde yapmayacağımız şeyler yapmışız. Birilerini suçluyoruz veya kendimizi. Ama gelip gidip, bu hallere düşecek insan olmadığımıza dönüyoruz. Nasıl da küçük düştük, nasıl da gururumuzla oynadılara dönüyoruz. Ama bu filmi açınca, kendimize acımak yerine merhamet etmeyi de deneyebiliriz diyor. Bazı şeyleri kendisine itiraf edemiyor diyebiliriz; o da nihayetinde bir insan, bile bile yanıldı diyebiliriz veya kötü insanlarla karşılaşmış, hayat zaten herkese zor, bazı şeyler elinde değilmiş. Bunlar herkesin başına gelebilir bak şurada bir teselli varmış, şurada başka bir kapı varmış onu görse ya, diyebiliriz.

İnsan, kritik bazı sahneleri uzaktan izlerken kendisini daha iyi çözebiliyor. Ne zaman “fazla kaptırmış” olduğunu, neyi ihmalden, neyi çocukluk ederek yaptığını ve hikayenin bütününü görüyor. Bazen ne kadar çok çabalamış ve aslında kendini tam da filmin neresinde yarı yolda bırakmış veya neden insanlara bu kadar kızmış?


İnsan, filmini izlerken başkalarını da anlamaya başlıyor. Bu bizim olduğu kadar onların da filmi olduğu için, onların da ulaşmaya çalıştıkları yerler, iyileştiremedikleri yaralar var. Bu motivasyonlarıyla -bizim filmimiz olduğuna göre muhakkak bizden daha az şey bildiklerini varsayıyoruz – bizi cehenneme götüren yolları iyi niyetleriyle yapmış olabiliyorlar. Haklı değiller, sütten çıkmış ak kaşık da değiller ama/bu yüzden merhamete bizden daha az ihtiyaçları var değil. Bazen kesinlikle onlar suçlu, bazen yalnızca biz, bazen suçu paylaşıyoruz.

Başka alıştırmalar da var. En çok takıldığınız konunuzu saptamakla başlayabilirsiniz diyor. Sonra da onları düşünürken kendinizi yakalayıp dikkatinizi başka yöne çekin. Kendinizi onu düşünmemeye zorlamanız işe yaramıyor. Yalnızca daha iyi hissettirecek bir şeye yönelmeniz gerekiyor. Her insanın, dikkatini dağıtabileceği uğraşlar vardır. Doktor diyor ki, bu sosyallik olur, bulmaca olur, oyun, sinema olur, hepsini deneyip en çok işe yarayanları seçin ve kafanız yine o favori konunuza döndüğünde onunla savaşmak veya onu konuşmak yerine dikkatinizi dağıtın. Bu bir yol.



Diğer bir yol da anlam bulmak, diyor. Başınıza gelenler saçma sapan şeyler ama bir işe yarayacak olsaydı hangi işe yaramış olurdu? Artık neyi iyi öğrendim diyorsunuz ve sizi nasıl bir yol bekliyor?


Bir de diyor, konularınızı konuştuğunuz belli bir kişi varsa ona insaf edin artık! Bu kişi sizi ve bu konunuzu kaç aydır, kaç yıldır dinliyor? Bu tek taraflı bir ilişki mi yoksa o da size böyle konulardan bahsedebiliyor mu? Yorulmuş mudur? Birlikte hem ağlayıp hem de gülebildiğiniz bir ilişkiniz var mı yoksa çoğunlukla ağlıyor musunuz? Daha hafif şeylerden bahsedebiliyor musunuz?

Konuş konuş çözemiyorsanız, kendinizden, gelecekten ümidinizi kesiyorsanız ve insanları usandırıyorsanız Guy Winch'in tavsiyeleri böyle. Duygusal İlk Yardım kitabında başka öneriler de bulabilirsiniz. 

fotoğraflar: Marc Riboud

Çocuklara Ne Öğretmeli?

 


Bugün bahçede otururken yan komşunun kızı İpek (4) geldi. Biraz sohbet ettikten sonra eve girip dolaşmak istedi. Evde Ayşe’nin pilli oyuncak mikserini bulup kek yapmaya karar verdi. Bir kaba biraz un ve su koydum. Sonra masada bir kasenin içinde ayıklanmış narları gördü,  nar da koyucam ama önce ezmem gerek, dedi. Ona bir havan verdim. Bunları alıp bahçeye döndük. Kek hamurunu karıştırdı, narları havanda ezip suyunu hamura kattı. Sonra aromayı artırmak istedi ve mandalinaları ezip ekledi, en sonunda bahçeden biraz çimen koparıp onu da koydu. Çocuklar her şeyden her şey yapabilir. Ben de küçükken böyleydim, her şeyi karıştırıp iksirler, kokular yapmaya çalışırdım. Büyüyünce de çok değişmedim gerçi.

Bizim çocuklar Junior MUN’de başka ülkelerin sorunlarına İngilizce çözümler üretiyorlar. Bazıları, bana neden Bangladeş geldiii diye ağlıyormuş ama bunlar istisna. Düşünüyorum çocuklara neler öğretmeliyiz. Bence özellikle sessiz ve “tuhaf” çocuklara, saçmalamakla beraber saçmalamanın arkasında durmak bir erdem olarak öğretilebilir. Ama bir yandan da felsefe, kendinin ve başkasının bilgisine ve fikrine meydan okumak ve söylenen sözle yetinmeyip üstüne sözler eklemek de öğretilmeli. Ben Ayşe’ye küçüklüğünden beri sanat ortamları hazırladım. Daha doğrusu, her şey ortada, elinin altında ham malzeme olarak vardı.  Sanat seven bir çocuk oldu. Ben Ayşe 10 yaşına filan geldiğinde öğrendim, meğer çevre 3. öğretmenmiş ve bizimki bir sanat ortamıymış. Eğitimiyle de desteklenince 10 yaşında ilk karma sergisine katıldı böylece.

Ama yine o 7 yaşındayken öğrendiğim bir başka şey, duygu okumayı bilmediğimdi. Bunları hayatın içinde, büyürken, gün be gün öğrenmek yerine kitaplarla, eğitimlerle, pratiklerle öğrenmek o kadar zorladı ki. Duygu okuryazarı olmak, aslında bir insanın hayatındaki en temel becerilerden biriymiş. Akademik başarının, sosyal ilişkilerinizin yürümesinin temelini oluşturuyor. Size bakım verenlerin yüz ifadeleri, beden dilleri, en önemlisi size hissettirdikleri, duygularınız onaylanıyor muydu, ağlamanıza şefkatli bir karşılık bulabiliyor muydunuz, kayıplarınızın yasını tutma izni verilmiş mi, sizi gördüğüne sevinen insanlarla mı büyüdünüz, fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarınız karşılandı mı? Enerjisi, insan duygusu muhakkak hissedilen bir şey ve bakım verenden çocuğa geçiyor. Duygular söz konusu olduğunda babalar da annelerle aynı derecede yaralayıcı veya koruyucu, öğretici olabiliyor, diye yazmış John Gottman.

Duygular konusu bence zor ama güzel bir konu. Duyguların isimlerini bilmek, saymak, bunları konuşmak, konuşanları dinlemek ve bir şey yapamasak bile onları duymak, başkasının içini, hayat kaygısını, hayalini merak etmeyi bir kendini geliştirme alıştırması halinde yapmak önemliymiş. Empati dediğimiz şey aslında ortak insanlıkta buluşmak, evet aslında hepimizin bir iç çocuğu olduğunu ve kimi zaman yetişkinlerle değil insanların iç çocuklarıyla muhatap olduğumuzu keşfetmek. Benim içimi dinginleştiren, biraz kendimden çıkmak, başka iç çocuklar gördüğümde kendi iç çocuğum kadar onun da saçmalama ve uyduruk kekler yapma hakkını teslim etmek. Kendimi duygulu biri olarak tanımlayabilecekken, aslında hep böyle tanımlanırken, duygulardan ve onlarla muhabbet etmekten biraz uzak duran, kendi gerçek duygularına temas etmemek için “duygulanımlar” etrafında güvenli ve sanatsal şekilde dolaşan birine dönüşmüş olabileceğimi de bu sayede öğreniyorum.

Şiddetsiz İletişim kitapları veya internet sitesinde duygu ve ihtiyaç listeleri var. Şimdi değişik isimlerle farklı markalar ve akreditasyonlar altında anılsa da duygusal zeka hep vardı ve adı ne olursa olsun duygusal zekayı geliştirmeye çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Kendimizi bilmek, insanlığı anlamak, gerçekten sevmek, gerçekten birbirimize ve kendimize yoldaş olabilmek için.

Govinda

 


Tozun içinden çıkmıştın. Turuncuya boyanmış gökyüzünden, sistemlerden gelmiştin. Omuzlarını biraz açsan, diyordu bir ses. Biraz dudağını kırmızıya boyasan diyordu. Ne diyorsun diye başını salladın, sanki parmak arası terlik alıyordun bir mola yerinden. Pembe mi mor mu? Oysa dünyayı yerinden oynatıyordun. Ben senin depreminde, yangınında yoktum. Sen de benimkinde. O yüzden bir camın arkasından soruldukça fikrim, banane ve bize ne, senin hayatın ve senin kalbin diyordum.

Uzun yıllardır içimde bir fil oturuyor Melahat. Bunu sana diyorum çünkü onun yavrusu da senin içinde. Dünyamda bir yerler kıpır kıpır ama sanki hep yanlış yerler. Herkesin içinde herkes ve her şey vardır diyordun. Dünya, dostum Govinda, diye başlayan bir cümlede.

“Dünya dostum Govinda, mükemmellikten yoksun ya da mükemmellik yolunda ağır ağır ilerliyor değildir; hayır her an mükemmeldir o, tüm günahlar bağışlanmayı, tüm küçük çocuklar yaşlıyı, tüm bebekler ölümü, tüm ölenler sonsuz yaşamı kendi içinde taşır. Hiç kimse bir başkasının yürüdüğü yolda ne kadar ilerlemiş olduğunu göremez, haydutların ve zar atıp kumar oynayanların içinde bekleyen bir Buddha, Brahmanların içinde bekleyen bir haydut vardır.”

 Susamıştım, başım ağrımıştı, sen sarhoştun. Komidinin üzerinde ağrı kesicilerim vardı. Başımı omzuna dayadım. Kimse hatırlamazsa Melahat, komodin de, sen de hatırlamazsan, ben hatırlayacağım.

 Senin de böyle bir halin oldu mu? Tabii olmuştur. Çıplak ayakla gezdin günlerce, mutlaka olmuştur. Doğum sancınız var dediler de, hiç sancı hissetmediğin, anlamadan yaşadığın oldu mu, senin de bir kızın oldu mu, balkonlardan bağırmak gelen şarkıların, kar yağmak diye çevirdin mi snow’u. Sana da her şeyin gülünmeyecek kadar ciddi geldiği oldu mu? Senin de hiç çok öfkeli olduğun ve bunu koyacak yer bulamayıp mümin kulların kalbine koyduğun oldu mu?

Çocuğum doğduğunda yoktun, aşık olurken, aşıklar olurken yoktun, elimden tutardın olsaydın biliyorum, alnımdan öper, aferin derdin, aferin kızıma, go girl! Der miydin?

Sevilmemiş olmanın yası ne zaman biter, tutulup tutulup terhis edileceği bir zamanı var mı? Bu ne bitmez yasmış Melahat? Hangi çeşmenin başında hangi gelmez suyun sakasıymışız* böyle daha kaç kış bekleyeceğiz biz?

Hayrına lokma dökeceğim artık, ağzımız tatlansın. Sen baharatlı, festivalli, devetabanlı elbisenden, paçuli kokusundan bir tablo yapmışsın, başucuma asmışsın, hep olmuşsun gibi, lohusa şerbetimi yapmışsın, misafirlerimi ağırlamışsın, Canımın yandığını söylediğimde bitti geçti gitti dememiş, süpürmemişsin gözyaşımı, ağla gülüm demişsin. Hazır başlamışken hepsine ağla. 

Oh üstüne bir güzel hindistan cevizi ve tarçın da dökeceğim o lokmaların.

Sevdiğim şarkıları söyleyeceğim karantinaaaa, 

hem evet var içimdeee hem hayır hem şeeeer. 

Buhurdanlık peşinde ziyan ederiiiiz akılsız başımızıııı.

Tek bir şey değiliz değil mi Melahat, biz kendimizin Meryem anası, Fatma anası, Godivasıyız. Bir pembe noktayız tarihte. İnsan, görülünce renklenirmiş, görülmezse siyah beyaz kalırmış. Biz gerçek olduk ya Melahat. Saka olmasak da olur.

Evin

Evin neresi? İşte burası, şu olduğun yer. Yağmur yağıyor. Evin yağmur. Okuduğun, söylediğin sözler evin. Yedek anahtarı yok, çatısını yağmur...