Milföy ve Güneş


Herkesin içinde yenilmeyecek milföyü birbirimizin yanında yemeye başlayınca. O zaman başlamış olabilir mi gerçek hayat? Yabancılara o dişlerle gülümseyebilince.

Kendini melek sananlar için, göklerden düşmekle. Gözlerden de tabii. Öyle öyle insan oluyor belki insan. 

Siz peygamber veya evliyaullah değilsiniz demek istedim o günler caddelerde. Günah işleyesiniz diye demiyorum bunu. İşliyorsunuz diye diyorum demek istedim. Sizi şu huyunuzla da bu yanınızla da sevenleri eleye eleye, mağaranızdan dönünce evinizde kimi buldunuz? Peki mağarasından dönen kimler sizi buldu evinde?

Hayattan alacaklıydım gibi geliyordu. Ama dişimi de tırnağımı da takacağım herhangi bir çentik bulamıyordum. Kaybettiğim fincanımın peşine düşüyordum bunlar yerine ve terasa çıkıp çay içiyordum. Hayattan alacağını düşünmek insanın canını yakıyor, onun için hayatımın bendeki hatrının çokluğunu düşünmeye çalışıyorum. Bir sürü yürüyüş gölde kaldı, boyalar, kağıtlar, şarkılar, kelimeler, parmak uçlarım, masanın altında plastik bir kutuda.

Yeni ve güzel hiçbir şeye dokunmadım uzunca bir süre. Eskilere sadece, yaralarımızı, benim, onların, sarmak için. Peşinizden gelmeye ne kadar hevesliydim değil mi? Kervanınızın ipini bırakıp yoldan çıktım. Bana olan sevginizin bir türlü içime sinmeyişine anlam verdim.

Affedilmeyi özledim, ne olur diye yalvarmayı, o kadar sevmeyi özledim, kadifeye alnımı sürmeyi, ağaçların kabuklarına dokunmayı, toprağa vişne çekirdeklerine ayağımı basmayı, hayatın uyuşturan ağrısını içimde duydum, yaşamaya devam etmek istedim, ağlamayı özledim. Okunmuş su içmeyi.

Bir toz bulutundan kelimeler dökülürdü, kelimeleri özledim. 

Dişlerimin arasında birikti söyledikleriniz. Hani diyordu ya şarkıda. Terzinin ağzındaki iğne sessizliği.

Annem olmasını özledim babamın. Kardeşimi. Onaltı yaşıma kadar sevildiğim yanım her ne idiyse, kim isem onu özledim. Koptuğu yerden bağlanan pamuk iplikliğini. Sen yeni mi doğdun dediler bana, bu kadar mı bilmiyorsun hayatı. Ama mesela bu tarafımı özlemedim, bilmememi veya bilmezden gelmemi. 

bir cennet yok sanıyordum, vardı. Suyun üstüne zulümat yağmıştı sadece. Geceleri yağar. 

Duvarda beliren rutubet, yosuna dönüştü, bir tanecik duvarım yıkıldı, gözlerimin gözleri açıldı*, tüm camlarda görebilirsiniz beni. 

Bu kadar çok görünmemiştim gizlenirken,
herkes anlıyor muymuş, duvarların yarısı cam ve her yerde aynı şarkı, metal bir kutuda giderken dinlediğimiz. Dağılmış bir kız grubunun, sonsuzluğa dair şarkısı. Hiçbir şey sonsuz değilken, güneş gibi sonsuz olalım dileyen bu cahil kızlar, her şey gibi yaşlanırken, hayat neden hala bu kadar güzel geliyor ki. İnsanın bütün ayarları bozuluyor da, yaşamaya ayarlı ayarları sanki yerinde duruyor.

Beni öldürmeyen güçlendirmedi.
Yorgunum da dargınım da ama ayağımın dibine bir çizgi çizdim tebeşirle. İşte buraya kadar geldim. Parçalarımı sonra toplarım diyerek uyudum uyandım battaniyemi sürüyerek, yürümeyi bırakmadım. Rüyalarımı yazmayı da. Vecdsiz geçen yıllarınız olduysa sizin de son bulsun.

Dünya soğur, akşam serinlerken, benim sensiz sevinecek bir şeyim yok.** Dedim. Kime dedim bilmiyorum ama içimde pembe bir yumak gibi tuttuğum, sevmişi, kaybetmişi, kirlenmişi aldım düştüğü yerden, öpüp alnıma koysam kutsal bir şeyin hatırına iyi olurum gibi geldi. Benim elimde olmamasını istiyorum, elimde olanların. Yükten nasıl kurtulunur diye yol yordam anlatmayı değil yükü insanca paylaşmayı özledim. Ben öğretmen olmayı neden istemiyordum hatırladım. Yalnızca huzur bulmak istiyordum. 

* I thank god for most this amazing day / e. e. Cummings 
**birhan keskin
Sol and Luna 


Yorumlar