31 12 2010

Kıskançlık İçin Filtreler


İnsani bir duygu evet kıskançlık. Yumuşatılabilir, doğru bir hedefe kanalize edilebilirse, güzel şeylere vesile olabilecek ve özünde harekete geçirebilirliği en güçlü olan duygulardan biri. Annelerde çok belirgin ve keskin bir durum ama. Hem de değersiz ayrıntılarda. Ferber daha doğru olabilir mi? Hmm sonuçta işe yaramış mı yaramış... Ben yapamadım. Kıskan. O rutin yapmış kıskan. Ama bu da çok rahat anne, oluruna bırakmış, kıskan. Şu kadar uğraşıyorum ancak bu kadar oluyor, oysa hiç çabalamadan her istediği oluveriyor, kıskan. Çocuğu kuzu gibi, kıskan. Hamilelikte az kilo almış kıskan. Çok kilo almış ama takmamış, mutlu, kıskan. Huzurlu görünüyor uzaktan bakınca. Çocukla iletişimini kıskan, eşiyle ilişkisini, güzel evini, rengarenk çocuk odasını kıskan. Aynılarını edinebiliyorsan, koş gecikme. Fotoğrafını çekmeyi unutma. Her kıskanan, kıskanılmaya da heves eder çünkü. Yakalayamayacağın her bir nimet içinse acı bir tat ver dünyaya. 



İnsan kıskandığı zaman Allah'a darılıyor bir anlamda. Şöyle diyor sanki: "Bunu ben hak etmiştim, neden ona verdin?" Bu bakışta bozukluk var. 
Çünkü kimin hangi nimete ne kadar kavuşması gerektiğine karar verme hakkını nereden bulduk? Öyle bir yetki var mı? O zaman kimin neye layık olduğunu Rabbinden daha iyi mi değerlendirmeye soyunmuş insan? Her zaman çalışan mı "pekiyi" alıyor? Yo. Demek başka bir iş var. Ona kalsa herkese hak ettiğini kendince dağıtacak herhalde. Bu bir. Bu olmaz. Çünkü bize bırakılsaydı hep hep kendimize isteyenlerimiz daha çok olurdu. 


İkincisi,  çalışmıyor, çabalamıyor, boş işlerle uğraşıyor, kendi çözümlerini bulmaya çalışmıyor, havadan gelsin istiyor, sözde talip olduğu nimetlere giden yolların hiç birine çıkmamış, biletini almamış, çantası hazır değil, hiç birine baş koymamış ve hiç bir taşın altında onun eli yok? "Çalış senin de olur" diye boşuna yazmıyorlar kamyonlara ama düzeltmeliler. "Çalış, senin de olabilir." Belki. Allah, rızkı, ömrü, vakti, sevmeyi, sevilmeyi, dilediğine hesapsız da verir, verir ama biraz da çabalayınca biz... Havadan geleni yok mudur dersek, vardır, azdır ve tehlikelidir. 


Üçüncüsü, her gördüğü nimeti, nimet sahibi için hayırlı sanmak yanılgısına düşüyor. Oysa o nimet onu şükre mi, isyana mı götürecek, bilmiyoruz. Bazı güzel şeyler var ki sahibinin başına gelebilecek en ağır sınav o. Kimi insanlar, her şeyin çok ve fazla iyi oluşuyla, kimileri de fazla kötü oluşuyla imtihan oluyor ve birincinin daha da zor olduğuna dair rivayetler var. O nimetin bir zekatı varsa, o kişi onun zekatını verebilecek mi? Ben şahsen vaktimin zekatını veremiyorum, zorlanıyorum. Evde çocuğumla oturuyorum diye çok güzel görünüyorsa oradan, vaktimi neye vakfettiğimi ve edemediğimi bilmediğinizdendir. O nimetle gelen sınavlar verilebilecek mi? O nimet dünya için gayet güzelken, insanın ahiretini bozabilecek olabilir mi? Örneğin Allah bir kuluna, başının bile ağrımadığı müthiş sağlıklı bir ömür veriyor ama o kişi için ne düşünüyor gerçekte, bilemiyoruz. Bazı kimselerin önünde dünya açılır, açılır, ama hiç birimiz bunun iyi bir şey mi, kötü bir şey mi olduğunu dışarıdan bakınca göremeyiz. Sonsuzluk zamanlarına tanık olmamız lazım. Her bilgiye vakıf olsaydık, aklımız başımızdan uçardı.


Dördüncüsü, sadece nimetlere gözümüzü diktiğimiz için, o kişinin sınandığı, zayıf kaldığı taraflara kör olma durumu. Biz sadece onun gece deliksiz uyuyan bebeğine odaklanıyoruz. Görmemize izin verilen kısmı o kadar. Oysa o kişi, maddi açıdan zor durumda ve deliksiz uykusunda filan değil. Deliksiz uyku nimetini görmüyor. Olmasa da olabilir. Yeter ki iyi bir işi olsun. Ya da mesela birinin sadece işiyle ailesini ne kadar güzel dengelediğini görüyoruz, oysa ciddi sağlık sorunlarıyla uğraşıyor. Allah hiç kimseye mükemmel bir hayat vermiyor. Verse de o işin içinde başka bir iş oluyor belki. Benim sınavlarım seninkinden çok farklı. Evliliği çok iyi gidiyor ama tüm ailesi ona sırt çevirmiş. Böyle zor seçenekler sunulsaydı her seferinde, seçebilir miydik? Hadi diyelim seçtik, yaptığımız tercihlerden hiç gıkımız çıkmadan mutlu olup yaşayıp gidebilir miydik? Bence gidelim. Dışarıdan gördüğümüze aldanmayalım. Hangi nimetin hangi amaçla ve hangi bedelle verildiğini iyi düşünmek lazım. Akıllı olalım. Bir şeyin nimet olması için onun ille de başkasında olmayan özel bir şey olması gerekmez. Kıskanılmak istemeyelim. Kıskanılmayı dilemek de bir hastalık. Kıskandığımızda da oturup düşünelim. Bizdeki bir şeyi de şu anda başka biri delicesine istiyor olabilir çünkü.


Allah dünyaya değer vermez ki, onu sakınsın. İyi insan, kötü insan, akıllı insan, çalışkan insan, tembel insan, sorumsuz insan, cimri insan demeden verir veya kısar. Her iyi huyluya iyi şeyler verileceği gibi bir garantiyi kim veriyor? Her cömert olana bol kazanç verileceğini kim söyledi? Her iyi şoföre bir araba mı verilmesi lazımdı pardon? Değersiz olana değil, asıl değerli olana talip olup kişinin kendi değerini öyle yükseltmesi lazım. Azıyla yetinmeyelim. "Daha fazlasını iste"yelim.




Yeni yılımız eski yılımızdan daha güzel olsun. Çocuklarımız gülsün, sağlıklı olsun.

30 12 2010

Ne Güzel Anneler Var: Bir Kar Masalı

Üç güzel insan birleşip bir güzel kitap yazdı. 
Biri nefis, şiir gibi, hatta şiir bir hikaye yazdı,
Biri çok güzel resimler yaptı, (Küpeli'yi bulabileceğimiz bir yer var mı? Şipşirin!)
Biriyse kitabı teknolojiyle buluşturarak alanında bir ilki gerçekleştirdi. 
Çok sevgiyle yapılmış, çok duygu katılmış, çok emek verilmiş değerli bir kitap bu. 
Hem de bedava, hem de kendi çocukları ve bizim çocuklarımız için...
Buyrun okuyun:
                                Bir Kar Masalı

26 12 2010

Mezuniyet

Bir anı. Bir kaç sene önce, bazı öğrencilerim, çok fena bir iş yaparak disiplin kurulunu epey meşgul ettiler. Uzun ve sancılı bir dönem sonunda kimseye bir şey olmadı ama hepimiz çok üzüldük. Onları korumakla, hatalarının bedelini ödemelerini istemek arasında kaldığım oldu. Ona da üzüldüm. 
Sonra zaman geçti. Yarı üzgün, yarı ümitli, biraz kızgın, biraz merhametli. Aramız limoni. Mezun olacaklardı o yıl. Mezuniyet töreni için epey plan ve organize işler yaptık. 
Mezuniyet töreni günü heyecanlıydık. Sınıf öğretmenleri olmuş ve ilk kez bir sınıfı ilk seneden alıp son seneye getirmiştim. Tanımış, sevmiş, onların heyecanına katılmış, onlar çabalarken elimi omuzlarına koymuş, ihtiyaç anında kırılan cam olmuş, konuşmak istediklerinde dinlemiştim. Büyümüşlerdi. Şaşırtmışlardı. 
Mezun ettiğim ilk sınıf olacakları için pek bir süslendim pek bir özendim. Programın benden habersiz planlanan bir yerinde, bir öğrenci gitarıyla sahneye çıktı. "Bu şarkıyı Hilal hocamıza armağan ediyoruz" Sesi titreyerek o aralar çok sevdiğim bir şarkıyı söylemeye başladı. Evet bir ara en sevdiğim Türkçe şarkının ne olduğunu sormuştu birisi, onu hatırladım. Sonra diğerleri de şarkıya katıldı. İlk defa şarkı armağan ediyor öğrenciler bana. Aman nasıl sevinçliyim! Hababam sınıfında Mahmut Hoca filan sandım kendimi bir an. Öyle bir saadet, öyle bir içimde çağlayanlar çağladı. Sonra biraz ağlaştık. Bugün bu şarkıya rast geldim bir yerde, bir hoş oldum... 



Okula dönmeme az kaldığı için şu aralar kendimi gaza getirecek şeyler yazabilirim, uyarmadı demeyin.

21 12 2010

Sarp'a Dair

Sarp'ı bugün öğrendim. En azından hakkında bir şeyler yazmak istedim ama yazamadım. Ne kadar büyük bir sınav, ne büyük bir mücadele... Sarp'ın en iyi şartlara kavuşmasını ve ailesine destek olmayı çok istiyorum. Mücadelelerinde onlara destek olursak, işin bir ucundan biz de tutarsak ne güzel olur. Bir anneye, hem de çocuğuyla ilgili bir yardım, ne büyük bir yardım. Lütfen bloglarınızda onlardan bahsederek, daha çok insanın destek olmasına yardım edin. Sağdaki "Sarp'a dair" butonunu sitenize ekleyerek ailesinin Sarp için kurduğu sitesine link verebilirsiniz. 
Sarp'ın İnternet Sitesi
Sarp, Ailesi ve Hastalığı Hakkında Kısa Bilgi
Sarp ve ailesi, Ankara'da yaşıyor ve bu Pazar günü Sarp için bir kermes düzenleniyor. Katılamayacak olsak bile bilet alabiliriz. Biletler 5 tl. Şu adresten başvurabiliriz: bilgi@sarpadair.org 

16 12 2010

Aşure

Allah teselliler gönderiyor. Üzülürken, başını okşayan bir el gibi “üzülme” diyor, “Ben hallederim, Bana bırak”. “Sen bu hayatına ve dünyana taşıyamayacağı yükü yükletme.” Nasıl diyor biliyor musunuz? Kapı çalıyor, komşunun küçük oğlu Uğur, elinde bir tabak aşure… “Annem gönderdi” diyor. Teşekkür ediyorsunuz. “Selam söyle” diyorsunuz. İçeri giriyor, bir kaşık alıyorsunuz. İçinde sıcacık tarçın tadı. Yerken niyeyse gözleriniz doluyor. Bazı yemeklere malzeme listesindekilerden daha fazla şeyler katılır. “Yiyene şifa olsun” denir mesela. Bir kap aşure, ihtiyaç sahibi için pek çok şeydir. Kalbiniz genişliyor. Nasıl oluyor, nasıl yapılıyor, hiç bilmiyorum… Ama oluyor.

15 12 2010

Mutluluk Defteri, Şükür Defteri

Özlem hatırlatmış, biraz Şükür Defteri'nden bahsedeyim. Şükür Defteri, aslında bir kitap adı. Blog yazmaya başladığım günlerde şükür yazıları yazmam için bana ilham vermişti. Şükür Defteri ve Mucizeler etiketiyle, kişisel şükür sebeplerimi yazmaya başlamıştım. Çok da iyi geliyordu. Ama bir kaç yazıdan sonra fark ettim ki, ben o gün için örneğin böbrek hastası olmadığıma veya bebeğimin sağlıklı olduğuna şükrederken, bu yazılarla karşılaşacak bir böbrek hastasının veya bebeği sağlıklı olmayan bir annenin üzülebileceğini düşünerek, şükrederken kişisel durumlardan bahsetmeyeyim diye düşündüm. Blogda değil ama evdeki bir defterde yazmayı sürdürdüm. 

Bizim evde böyle bir sürü defterler var, her biri ayrı bir şey için. Bir gün anlatmak istiyorum size hepsini. Ayşe doğduktan sonra hemen her gün bir cümle yazmaya özen gösterdim. Hiç yazmadığım günler de oldu. Ama o defter hep iyi geldi. Moralim bozukken açıp baktım. Her şeyin bir dönem üst üste kötü gittiği zamanlar olur ya, o zamanlarda hayatımızla ilgili genellemeleri daha çok yaparız. "Çok yorgunum, hep yorgunum. Enerjim yok. Kendime vakit ayıramıyorum. Zaten ben hiç... Zaten sen hiç..." gibi şeyler söylemeye yatkın oluruz ve kalan güzelliği de biz kaçırırız. O zamanlarda açtım defterimi ve baktım. Hayır hiç de öyle olmadığını gördüm. Sonra insan şükür okuya okuya şükreder hale yeniden geliyor. O işe de yaradı.

Allah'ın verdiği, en azından benim fark edebildiğim nimetleri, hediyeleri, emanetleri yazdım. Hoşuma giden şeyleri, kadir kıymet bilmez yanımın aleyhine kanıt olsun diye yazdım. Mesela sinemaya gidince yazdım. Hatta biletlerini yapıştırdım. Kitap okuyunca yazdım. Çay içince yazdım. Kar yağınca yazdım. Mercimek çorbası yapınca yazdım. Bir alışveriş merkezinde güzel bir ibadethane gördüğümde yazdım. Güzel bir şeyler konuştuğumuzda yazdım. Okuduğum, dinlediğim iyi haberleri yazdım. Dünyada ve evde iyi şeyler daha çok oluyor inancımı sürdürebilmek için. Sağlığı yazdım.

İlk tuttuğum defterde yalnızca tek bir cümle yazıyordum. Aşka Fırsat Ver'i izledikten sonra rengarenk başka bir defter hazırladım. Bizim ev çıkartma ve renkli kağıtlar bakımından bir kırtasiye veya hobi dükkanına benziyor, artık biliyorsunuz. Onları çıkardım. Sonra küçücük bir defteri bunlarla Ayşe uyuduktan sonra süsledim. Bir kaç saat sürdü. Sonra da rengarenk kalemlerle yazmaya başladım. Şükredecek ne geliyorsa aklıma, o günün güzelliği neyse. Aslında bir çanta miminde bahsetmiştim o eski defterden. Bakın şurada.
Aslında düşünüyorum, geçmişe baktığımda o gün için hiç şükredilmeyecek gibi gelen çok mutsuz ve çok hüsran dolu bir olayın yıllar sonraki bağlantısı öyle mucizevi bir hayra çıkıyor ki, geçmişe dönük de bir şükür defteri tutulmalı belki. İyi ki o kazayı yapmışım, iyi ki o gün dişim ağrımış, iyi ki askere gitmek için o yılı beklemiş... Çok şükür bol bol şükür Allah'ım demeli. Acıların tatlıya döndüğünü anlamak için uzun yıllar bekleyip gözlerimizi ovuşturup bir daha bakmamız gerekebiliyor.

Diğer bloglardan şükürle ilgili güzel yazılar için buyrun:

Topluma Karışan, Nefsiyle Yarışan, Sıradan Bir Vatandaş Olarak



Bu blogdaki Şükür Defteri ve Mucizeler yazılarından bazıları için buyrun:

13 12 2010

Hz. Muhammed, Çocuklara Nasıl Davranırdı?

"Çocukların oyunlarına melekler katılırmış. 
Bize de o daireye katılmak için çocuklarla oynamak kalırmış..."*


Peygamberimiz Çocuklara Nasıl Davranırdı? adlı kitabı, bundan üç-dört sene önce bir ilköğretim okulunda çalışırken okumuştum. Anne olduktan sonra bir kez daha okuma ihtiyacı hissettim. Faydalandığım noktaları paylaşmam gerektiğini düşündüm:
  • Bir çocuk onun elini tuttuğunda, çocuk bırakıncaya kadar bırakmıyormuş.
  • Çocuklara onları sevdiğini sık sık söylüyormuş: "Sizi çok seviyorum!" Çünkü çocuklar, sevildiklerine inanmaz, hep görmek ve duymak isterler.
  • Torunları bir gün evden uzaklaşır ve kaybolurlar. Herkes onları aramaya çıkar. Bir dağın eteklerinde bulunurlar. Herkes kadar çocuklar da çok korkmuştur. Çocuklara "burada ne işiniz var?" bile demez. Ellerini çocukların yüzlerine sürer ve onların korkusunu giderecek şeyler söyler: "Anam babamsınız. Allah katında ne kadar değerlisiniz."
  • Çocukları "güzel, güzel" diye sevmiş. Bizim kültürümüzde ise nazar değmesinden korkulduğu için çocuklar "çirkin" diye seviliyor, Ayşe'yi görmeye gelen hemen herkes çirkin dediğinde bu adetten haberim olmadığı için anlam verememiştim. Ne güzel yaratılmış diyerek övmek lazım herhalde.
  • Evde misafir varken bile çocukları ihmal etmiyor, onlara sarılıyor öpüyormuş. 
  • "Çocuğu olan onunla çocuklaşsın" demiş.
  • Ezanla alay eden bir çocuk görüyor ve "bir ezan da bana oku" demiş. Yanlışlarını düzelttikten sonra sırtını sıvazlayıp "mübarek olsun" demiş. Alay etmesinin yanlış olduğunu söylememiş o sırada, dikkat ve ilgiye ihtiyacı olan çocuklara nasıl yapılırsa öyle yapmış. Çocuğa "sen varsın" demiş tavrıyla. O çocuk büyüdüğünde  Medine'de yıllarca müezzinlik yapmış.
  • Kucağına aldığı çocuklar bazen üzerine çişini yaptığında, çocuğu almaya çalışan ebeveynleri durdurarak "Çocuğu korkutmayın, bitmesini bekleyin" dermiş.
  • Dil öğrenimini teşvik etmiş.
  • "Allah, öpücüğe varıncaya kadar her konuda çocuklar arasında adaletli davranmanızı sever" demiş.
  • Hiçbir çocuğu ağlarken kendi haline bırakmamış.
  • Çocukları ağlayan annelere sabrı tavsiye etmiş: "Bir anne, ağlayan çocuğu susuncaya kadar sabrederse, Allah da ona cennette doyuncaya kadar ikramda bulunacak."
  • Çocuklarınızı çok öpün demiş. Melekler öpücükleri sayarlar ve sizin için yazarlar.
  • Hasta çocukları ziyaret eder, ziyaretlerinde bizim gibi anne babalarıyla konuşup oturmak yerine çocuklarla ilgilenip onlarla otururmuş.
  • Çocuklarla oynarken tekerlemeler ve takma isimler kullanırmış. Ama incitici değil gerçeğe uygun (zülüzüneyn-iki kulaklı gibi) isimler takarmış.
  • Çocukların oyuncaklarıyla ilgilenmiş ve oyuncaklarıyla ilgili sorular sormuş. Çocuğun oyuncağına ilgi göstermek, çocuk tarafından kendisiyle ilgilenmek olarak algılanır. (İbrahim Canan)
  • Çocuğa yalan söylenmemeli. "Gel bak sana ne vereceğim?" diyorsan mutlaka bir şey vermelisin, demiş.

9 12 2010

Sen İlk Gördüğüm Günden Bile Güzelsin


Yüksek Sadakat - "Katil ve Maktul"
Yükleyen musicplay. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!



İlk gittiğiniz piknikte hatırladın kendini. Saçların daha mı güzeldi? Çılgınca şeyler yaptınız beraber. İlk beraber gittiniz bir yerlere. İlk kez başka bir hayatla birleştirmek istedin belki hayatını. Çimlerde uzandınız. Kiraz yediniz. Müzikler dinlediniz. Filmlere gittiniz. Ağlamış, gülmüş, heyecan duymuş ve her seferinde daha iyi insanlar* olarak çıktınız o filmlerden. El ele koşabildiniz. El ele kitapçılarda gezebildiniz. Önünüze çıkan elektrik direkleri ve ağaçların ellerinizi ayırmanıza izin vermediniz, kenarından dolandınız belki.


Gelip durduğun yerde, yıllar geçince aradan, birileri "ben ona hala aşığım" demekle "evliliğimiz ölüyor" arasında başka bir yer yok dedi sana. Ya siyahtı ya beyaz. "Biz hala sevgiliyiz" iddiasında olmak fazla iddialı, "hiç heyecanımız kalmadı" demek fazla haksız geldiğinden, bir orta yolu olmalı bunun diye düşündün, düşündün. Her çiftin kendi yazabileceği bir şiiri olmalı. Her çiftin bir mümkün yolu olmalı. Ayşe Arman'ın insafına bırakmamalı evliliğe bakışımızı. Geçmişte veya gelecekte yaşama yeter ki.  Gelecekten bahsederken iki ucunda oturduğun masanın ötesine uzanıp o adamın elini tut ve gözlerine bak. 
Arabanın muayenesiydi, yakıt aidatıydı, küvetten duvara sızan su için tesisatçı çağırma, ucuzluktaki bebek bezlerine yetişme, bebeğinize mevsimlik mont alma gibi günlük meşguliyetin ağırlaşmış kadife perdelerini kaldır, sevdiğin adamın yüzüne bak. Bu kadife perdeleri, incecik ama içeriyi göstermeyen tüllerle değiştir madem dekorasyon işine sardırdın. Bunların tümü, beraber yapabildiğin biri olduğu sürece katlanılır değil mi? 
Kırlaşan saçlarınızı gösteriyorsunuz birbirinize. Öleceksiniz. Herkes gibi siz de. O senden önce ölürse ardından neye pişman olurdun? Ağlama. Duygusal şeyler değil bunlar. Bunlar topraktan yeni çıkmış sıcak patatesler kadar gerçek**
Bundan iki yıl sonra bahçede başka çocuklar oynayıp gürültü yapıyor olacak. Siz belki de su sızdırıp parkeleri yerinden kaldıran ahşap pencere kasaları yüzünden çok sevdiğiniz bir evden taşınmış olacaksınız. Sizin yerinize taşınan yeni evli çift, bebekleri olmasını dileyerek bakacak bu balkondan gökyüzüne. 
Her evliliğin kendi sesi var, müziği. Hatta filmi. Bakalım bu filmden daha iyi insanlar olarak çıkmak mümkün mü her gün. Her. Gün. 
Kendine meydan okumayı seven insanoğluna yeni bir alan. Sen ilk gördüğüm günden bile güzelsin. Hem de öyle. Yaşadıkça birikip güzelleşen her şeye selam ver. Her gün ve her yıl yeni alanlar açıldı, sınandınız. Çoğunu da geçtiniz hem. Bu sözü duymak istediğin kadar, söyleyebilmelisin de. Eğer hala söyleyemiyorsan, bir de düşün ki, her zaman duygular sözcükleri şekillendirmez. Bu sefer de önce sözü söyle. Sonra da acaba neden böyle söyledim diye düşün. Tersten yaşa. Yaşadığınız ne varsa bak, kucakla, kokla ve dokun. Her gün, bir öncekinden daha fazla olsun. Her gün bir öncekinden daha da güzel olsun yaşadıkça. Beraber bir çocuk büyütmeyi isteyecek kadar sevdiniz. İlk günden daha da çok sevmek iddiasında olmak için yapma bunu. Sadece dene. Kendine meydan oku. Söylenenlere. Siyahçılarla beyazcılara. İnanageldiklerine. Gazetelerin hafta sonu eklerine, kadın dergilerine meydan oku.


*Yusuf Atılgan, Aylak Adam
**Şiir hocam Ayça Germen'den bir inci
***Başlık, Yüksek Sadakat'in, yazıyla hiç ilgisi olmayan Katil/Maktül şarkısından

7 12 2010

Ebeveynlik Tarzları / Koruyucu Psikoloji

Son zamanlarda olan güzel şeylerden biri, Koruyucu Psikoloji kitabını bulmamdı. Kitapta bir test vardı: Ebeveyn Tutumunuzu Belirleyin diye. Dergi testlerine benzemiyor (onları da yapmadan duramam gerçi) bilimsel bu. Arada bir birinin tezi için hazırladığı anketleri doldurmayı da severim ama sonucu bize bildirmedikleri için her seferinde üzülürüm. İşte kitaptaki o testi yaptım. 81 tane soru vardı. Bazıları gerçekten şaşırtmacalı. Doğru cevap olduğuna kanaat getirdiğim en sağlıklı seçeneği seçip hile yapmaya çalıştığım da oldu (yani kimse kötü anne olduğu ortaya çıksın istemez di mi?) ama puanları hesaplarken bir baktım ki zekice hazırlamışlar, puanım düşmüş:) Sonunda puan yorumları ve kategori yorumları var. Dört tip ebeveyn tutumu varmış. Bu gruplar daha çok, çocukların hissettiklerine verdiğimiz tepkilere göre oluşturulmuş anladığım kadarıyla. Yani çocuğumuzun ağlamasıyla, öfkesiyle-kriziyle, üzüntüsüyle nasıl başa çıkıyoruz, çıkabiliyor muyuz, çıkmamız gerekiyor mu, daha çok bunlara yönelik sorular vardı. Tutumlar şöyle: 1. Çocuğun duygularını hiçe sayan, 2. eleştiren 3. aşırı serbest 4. duygusal rehber ebeveyn... Tutumun açıklaması ve çocuk üzerindeki etkileri de anlatılıyor. Bu dördü dışında başka neler olabilir aklıma bir şey gelmedi ama şöyle söyleyeyim, bu kitabı okurken insan, hatalarını net bir şekilde görüyor ama ümitsizliğe de kapılmıyor. Yani pek çok hatanın telafisini hemen bugün başlayacağınız kararlı bir değişimle yapabileceğinizi de görüyorsunuz. Kemal Sayar zaten ne kadar sakin. Mesela Tracy Hogg'un disiplin kısımlarını okuduğumda çok korkmuştum. Onun bana verdiği geç kalmışlık, telaş ve yetersizlik duygusu elimi kolumu bağladı ve neresinden başlayacağım ki zaten çok geç kalmışız eyvah vah! Ben istiyorum ki hatalarım varsa ferah ferah düzeltme imkanım olsun. Ya da en baştan başlıyorsam hemen gözümü korkutmasınlar. "Bugün ağladığında eline o kalemi verirsen yarın başına çook fena şeyler gelecek" gibi aslında her davranışımızın sonucuyla bizi adım atmaya korkutan tarzı sevmiyorum. Paralize oluyor insan. "Evet sonucu şu olacak dikkat, ama şöyle yaparsanız olmayabilir de ve lütfen sakin olunuz, seviniz seviliniz ve de dünya kimseye kalmaz" mesajlı kitaplar bulursanız bana yollayabilirsiniz. Ben de karşılığında size Harvey Karp'ın mağara adamlı kitabını yollarım. Seviyorsanız.


Kitaptan genel anlamda çok faydalanıyorum ama en sevdiğim kısımlar, problemli ebeveyn çocuk ilişkileri, anne-baba-çocuk arasındaki sınırın yok olması, anne-baba-çocuk arasında kurulan bağlar, türleri ve farklılıkları. Bu bölümlerde insan, kendi ebeveynleriyle ilişkilerini de iyice irdeleme fırsatı buluyor, kendini ve arkadaşlarını da analiz edebiliyor. Sevdim gerçekten. Ama analiz etmekle kalmıyor aslında. Bazı ideallerim netleşti ve ayrıca bana çok doğal gelen şu şu şeylerin aslında pek sağlıklı olmadığını anladım. Yine ebeveyn-çocuk bağları bölümünde Yabancı Ortamı Deneyi diye bir deneyden bahsediliyor. Çocuk, annesiyle beraber yabancı bir ortama alınıyor. Yabancı insanlar arasında ve yeni oyuncakları incelerken annesini nasıl bir güvenlik kaynağı olarak kullandığı gözlemleniyor. Sonra anne dışarı alınıyor. Anne giderken verdiği tepkilere, annenin yokluğunda nasıl sakinleştiğine ve anne geri döndüğünde verdiği tepkilere göre anneyle çocuk arasında nasıl bir bağ olduğunu saptıyorlar. Bu konuda başka bir şey okumadığım için de ilginç gelmiş olabilir ve çıkarılan sonuçlar elbette her araştırmada olduğu gibi sorgulanmalı ama etkilendim. 


Resim: Akiko Hayashi'den, çocuğu tek başına bakkala gönderme temalı illüstrasyon. Bu güzel insanın resimlediği kitaplar lütfen Türkçe'ye çevrilsin. Kucağımızı açtık bekliyoruz. 

6 12 2010

Anne Café Böyle Bir Yer


Kızımla sohbet ettiğimiz, sokak kedilerine baktığımız, gözleme yiyip çay içtiğimiz bir yer. Pirinç Han / Ankara
Tıklayın Chris Rea'dan Blue Café gelsin.

3 12 2010

Güzelleşiyoruz: Sade ve Tembel Kadının Güzellik Ödevleri

Sade giyinmekle salıvermek arasında bir çizgi var. Kendine yakışan bir şey giymekle, kendine yakışan şeyleri satın almak için delice bir arzu duymak arasında da. Kilo vermeye çalışmakla, madonna gibi kalacağım ömrü billah diye kendini şaşırmak arasında da. "Kocam beğensin yeter" diye yola çıkıp "Ben dönyanın en gözel garısıyam" diye dolaşmaya başlamak an meselesi. Ben kendime en uygun olabilecek, yani yapmam mümkün görünen küçük adımları yazdım. Ölçüyü-dengeyi tutturdum mu bilemiyorum ama uygulamak isteyen olursa buyursun. 
  1. Yarın sabahtan itibaren saçlarımızı hep topladığımız şekilden farklı toplayacağız. Kendinizi aşabilirseniz tokanızı bile değiştirin! 
  2. Yarından itibaren, evde oturanlar, sabah ilk iş, en rahat ettikleri kıyafeti değil, belki rahatsız oldukları ama içinde daha özenli olduklarını hissettikleri kıyafeti giyecekler.
  3. Kilo sorunu olanlar, eski kıyafetleri arasında bir zamanlar en yakışanları ortaya çıkarıp deneyip üzülecekler. O kıyafeti dolabımıza asacağız ve her Cuma günü bir kere giymeye çalışıp aynaya bakıp çıkaracağız. Cuma gününü seçmemin özel nedeni: Cuma günleri daha mutlu olduğumuz günlerdir. Kendimizi fazla hırpalamayalım diye.
  4. Her gün sadece (en az) 10 dakika egzersiz yapacağız. En sevdiklerimizi seçiyoruz.
  5. Şu anki kilomuz neyse ona uygun bir alt ve bir üst olmak üzere pahalı olmayan (kilo vereceğiz ya) ama üzerimizde iyi duran derli toplu bir şey alacağız. Lütfen tek bir şey alın. Delirmeyin.
  6. Veee karnımızı içeri çekip (ama popomuzu dışarı çıkarmadan) "Ben dünyanın en güzel kadınıyım" diye evin içinde gezeceğiz. Bakın aynen şöyle:
Ve olmuyorsa bir de böyle, Turkish Pretty Woman:) Bu videoları ayrıca inceleyip hakkında yazmak lazım.


Konunun başlangıcı için tıklayın

Bu yazı da Müjgan'a hediye olsun.

2 12 2010

Frida Kahlo'dan Hallice


Korkmayın diye uğraştım da Frida'nın en güzel göründüğü hallerinden birini buldum (inşaallah salma hayek değildir:). Bu güzel kişi, kaşlarını almaz, bıyık bırakırmış. Nedenleri:
1. Sanırım başına ardarda gelen felaketler ve kültür-siyaset-sanat "camiasının renkli siması" olmak arasında vakit bulamamış olacak.
2. "İdeal kadın"la, güzellik anlayışıyla dalgasını geçmek. Olabilir.
Bir zamanlar dünyamızda bu haliyle yaşamış olması içime hep su serpmiştir. İstenen bir şey değil ama birinin denemiş olması güzel.

Frida Kahlo'dan yola çıkarak şöyle bir kadından bahsediyoruz:
1. Hayatında hiç kaş/bıyık aldırmamış.
2. Güzellik salonuna toplasan iki kere gitmiş, yol gitmeye vakti yok. Manikür hiç yapılmamış.
3. Hayatında hiç saç boyatmamış.
4. Kombin yapmayı bilmiyor.
5. Makyaj yapmıyor. Vaktini ona vakfedemiyor (tenezzül etmediğinden değil, hep daha başka bir şey galip geldiğinden) ve teknik bilgisi yok. Neye ne zaman ağlayacağı belli olmayabiliyor, akmasın rimeli. Hem, zamanında gelişmemiş bir ilgi ve beceri alanı. Bir yerlerde bir Avon kataloğuna denk gelirse makyaj malzemesi sipariş edip çocuk gibi evde makyaj yapıp gezdiği de oluyor. 
6. Hayatında bir iki kere topuklu ayakkabıyla dışarıda yürümüş.
7. Bir kere ceketli filan takım elbise giymiş. Ceketsizi de var mı?
8. Hiç bi kere little black dress giymemiş.
Iyyy, nasıl kadın bu diyecek olursanız, öyle bir kadın işte. Frida Kahlo, onun yanında iyi bile kaldı. Ben kendisini tanıyorum. Şimdi ben doğumdan sonra biraz değiştim. Biraz daha dikkat etmeli diye düşünmeye başladım. Hem, 
1. Altyapımı çok iyi değerlendiremeyenler "doğumdan sonra salıverdiğimi" sanmasın diye, 
2. Hem de sanırım anne olunca biraz da ileride "bu çocuğun veli toplantılarına filan katılacağız şöyle bir çeki düzen verelim kendimize" durumu oldu. 
Yani değiştim derken artık ceketi daha sık giyebilirim. O kadar değiştim. Kombin de yapar gibi görüyorum kendimi ama gerek var mı emin değilim. Hiç antrenmanım yok o konuda. Çünkü lcw'nin erkek reyonunda ancak bulabildiğim ekstra large bir kot pantolonla bir yıla yakındır gezmekteyim. Kocam alacak oluyor, yeni bir şey alamıyorum. Dur bi zayıflıycam ben, bir ay sonra bol gelecek bir şeyler almayalım. Bu durum da bir yıldır sürüyor. Nasıl hayal gördüğümü hesap edin. Ve evet, ben de bazen pek çok fani hemcinsim gibi istiyorum ki biri beni alışverişe götürsün, ben giyeyim giyeyim çıkayım deneme kabininden, arkada pretty woman yeah yeah yeah! O arkadaş bana baksın, bazılarına ı ıh desin hayır anlamında başını sallayarak, en sonunda hı hı desin oldu anlamında. Öyle eğlenelim, arada komik bir iki kıyafet de pretty womanlığın şanındandır, giyelim. Mor gece elbisesi üzerine çilek gibi bir şapka filan da deneyip kikirdeyerek tamamlayayım o kısmı. Sonra maniküre pediküre götürsün, saçımı kendi kuaförüne yaptırsın, makyaj da yaptırsın. Ve bu arada yolumuza çıkan herkes ama herkes bir çirkin ördeğin nasıl bir kuğuya dönüştüğünü nezaket ve hayranlıkta el ele verip izlesin. 
Ama sonra aslıma dönüyorum. Öyle olmuyor o işler. Daha sancılı oluyor. Deneme kabininde aklımdan geçenler: 
1. Pantolonumu kirletip yere değdirmeden çıkarabilecek miyim?
2. Şu giymeye çalıştığım şeyin düğmesi kopar veya bir yeri yırtılırsa almak zorunda kaldığımda üzülecek miyim?
3. Kabinleri gören bir kamera var mı?
4. Bu şey, ayakkabılarımı çıkarmadan deneyebileceğim bir şey mi? Olsa iyi olur. Üşeniyorum.
5. Bu denediğim şey üzerime olursa gerçekten alacak mıyım?
6. Daha hızlı giyinip soyunamadığım için dışarıda sıra bekleyen arkadaşların kul hakkına giriyor muyum?
7. Buna ihtiyacım var mı?

Evet hepsini her seferinde olmasa da soruyorum ve kendim için yaptığım alışverişlerde bunalıyorum. Demek ruhuma aykırı diyor ve çıkıyorum. Yalan söylüyorlar. Pretty Woman diye bir şey yok.
Ama devamı var daha...


Bu yazı Nihan'a armağan olsun.